Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir İncesu

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

Yılları biriktiren bir kitap ‘Oyalı Mendil’

ca67e36d.jpgKadir İncesu

 

B. Fahrettin Fidan tam bir kitap kurduymuş deyim yerindeyse... Daha ilkokul öğrencisiyken simit alması için verilen harçlıklarını harcamaz kitaba yatırırmış. Bu yüzden çok azar işitmiş, dayak yemiş birlikte yaşadıklarından... 60 yaşını geçtiği günlerde ise aynı azarı eşinden işitiyor... Evin içinde nereye baksanız kitap dolu çünkü... Hatta büfelerdeki tabak bardakları çıkarıp yerlerine de kitaplarını koymuş... Eşinin durumunu düşünün artık... Kitaplarını da en az çocuklarını ve eşini sevdiği kadar seviyor.

“Evde işim olmadığında, bir dolap önüne geçip kitaplarımı seyrederdim. Sonra birden içim kabarır, onları birer birer elime alıp okşardım. Tozlarını üflerdim. Adeta sevişirdim onlarla. Rafı boşaltıp hepsini tek tek elden geçirdikten sonra yeniden yerlerine koyardım.” (Haksız mıyım Ama ?, S. 92)

 

Didinmem neye yarar?

 

B. Fahrettin Fidan, Yalın Ses Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı “Oyalı Mendil”de yazma nedenini şöyle açıklıyor: “... Ben yıllarca insanımı yüreğime doldurduysam, onunla, en azından duygularımı, sorularımın açılımını paylaşmam gerek. İyi kötü, az-çok edindiğim deneyimlerimi aktaramazsam, benim onca didinmem neye yarar.”

“Yoksa Hasta mı Oldum” adlı öyküde son birkaç aydır kendisine oldukça sıkıntılar yaşatan hastalığından söz ederken yapmak istediklerini de ayrıntılı olarak anlatıyor... Gerçekleşen düşünceleri mutluluğuna mutluluk katarken gelecek için daha da emin adımlar atmasına yardımcı oluyor. Başkaları tarafından amatörce olarak değerlendirilen şiirlerini de kitaplaştırmak istediğini anlatıyor açık yüreklilikle: “... Onlar benim duygularımı yansıtıyorlar. Onlarda benim sevinç, mutluluk, acı ve gözyaşlarım saklı. Onlar bence, benim çocuklarım.”

 

50 yıl önce İstanbul

 

B. Fahrettin Fidan yaklaşık 50 yıl öncesinin Kartal’ını, Kadıköy’ünü kısaca İstanbul’u anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği köşkü, köşkün odalarını paylaştığı teyzesi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarını, arkadaşlarını, okulunu, hiçbir zaman vazgeçmediği kitaplarını, bin bir güçlükle bulduğu işini, ilk görüşte beğenip evlendiği eşi Türkan’ı, çocuklarını, dostlarını, yıllardır hayallerini süsleyen Yalın Ses adlı dergisini anlatıyor. Bu öyküler sadece Fahrettin Fidan’ın yaşamından kesitler sunmuyor. İstanbul’u da anlatıyor. İster anı niyetine, ister öykü niyetine okuyun beğeneceğinizden kuşkum yok... Fahrettin Fidan’ın yüreğinin seslerini dinleyeceksiniz yazılarında, geç de olsa...

B. Fahrettin Fidan ile gecikmiş ilk kitabı “Oyalı Mendil”i konuştuk...

 

İlk kitabınız için neden bu kadar geciktiniz?

 

Hiçbir zaman uzun yazmayı sevemedim. Daha ortaokul sıralarındayken kendimce şiir adını verdiğim dizeler karalıyordum. Lise yıllarına geldiğimizde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz rahmetli Tahir Nejat Gencan beyin itelemesiyle düzyazıya başladım. O yaz ve kompozisyon derslerinde yazdıklarımı ve diğer yazılarımı da sakladım. Sonraki yıllarda, gemilerde çalışırken de günlük tuttum ve yazılarımı çoğalttım. Zaman zaman dergilere yolladım. Kimse oralı olmadı. Birkaç arkadaş bir araya gelip “en azından kendi yazdıklarımızı yayınlarız” düşüncesiyle Yalın Ses Yayıncılığı kurduk. Amaçlarımızdan biri, bizler itelendiğimiz için, bize başvuracak gençlerimize elverdiğince sahip çıkmaktı.

Bazı düşüncelerimizi uygulayabildik. Bu arada arkama baktığımda geride 61 yıl kalmıştı. Ama olsun. Nice insanlar var ki benim yapabildiğim kadarını da yapamıyorlar.

 

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

 

Bu arada etkilendiğim kişilerin başında kuşkusuz öğretmenim rahmetli Tahit Nejat Gencan Bey gelir. Çünkü onunla adeta baba - oğul gibiydik. Benim yol gösterimciydi. Bir gün hiç unutmam bana çıkışıvermişti. “Bak Oya Baydar adlı bir hanım kızımız ilk kitabını çıkardı. Sen hâlâ oturuyorsun!..”

Benim elimde değildi. Çünkü birikim gerekirdi. Benim birikimim yoktu. Olsa bile neyle ortaya çıkaracaktım. Kısaca mümkün değildi. Sonra ben çok tembeldim. Öyle çala kalem yazmayı beceremiyordum.

Sürdürecek miyim? Tabii evet. Hatta şiirlerimi kitaplaştırmayı da düşünüyorum. Ben yaşadığım kadar daha yaşamayacağım ki. Bu yüzden insanıma ne verebilirsem, ne bırakabilirsem benim sevincim olur.

Kimi insan vardır insanlara şarkılarla seslenir, kimileri şiirler yazar, bazıları söylevler verir, ben yazmaya çalışıyorum. İnsanıma bir şeyler vermem gerekir. Onlarla paylaşmam gerekir. Almak güzel fakat vermek daha da güzel…

 

Sadece kitap için değil bu gecikme... Bir süre önce bazı genç arkadaşlarınızla Yalın Ses adlı bir de dergi çıkardınız...

Evet bu işe önce dergi ile atıldık. Altı arkadaş gönül birliği yapmıştık. Yaşam koşulları insanları öylesine zorladı ki bu arkadaşlarımız hemen pes ettiler. Benim de fazla dayanacak gücüm yoktu. Dergiye kazanmayı bırakın giderleri karşılayacak oranda bile ilan alamadık, dergimizi düzenli dağıtıp gelir sağlayamadık. 4 sayı sonra da durmak zorunda kaldık. Üzgünüm. Bize güvenenlere özür borcum var.

Sonra, biz yayınevini kurduk ama benim fazla bir katkım olamadı zira 2005 yılından bu yana akciğer kanseriyle boğuşuyorum.

Şimdi 61 yaşımı bitirmek üzereyim.

 

“Oyalı Mendil”i basılmış olarak ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

 

Bir yıldır hastalığımla boğuşuyorum. Bazen karamsarlığa kapılsam bile asla teslim olmadım. Teslim olmaya da niyetim yok. Kitabımı elime aldığım günlerde ışınlanıyordum. Beni oldukça bitkin düşürüyordu. Bu sıkıntılar içindeyken duyduğum sevinci düşünebiliyor musunuz? Birçok kimsenin “Aaa vah, vah!” diye baktığı günlerde kucağımda tamamı kendi emeğim olan kitabım, benim çocuğum. Bu yaşına değin doğru dürüst bir şeye sahip olamamış bir kimsenin sevincini varın siz hayal edin!..

Bu kitap ile okura vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bu kitapta yer alan öykülerimin her satırında benden bir parça vardır. Hiçbiri uydurma değildir. Yani bir tür anılar demeti, öyle diyelim. Bundan sonraki çalışmalarımda da beni bulacaksınız.

İnsan ömründe 60 yıl az bir zaman değildir. Bunca yılda kişi olumlu - olumsuz birçok deneyim kazanır. Bu deneyimleri başkalarına aktarmayıp kendiyle birlikte gömmek, doğrusu hiçte hoş olmasa gerek. İnsanı seven ona bir şeyler vermelidir bence.

 

“Ben O Duayı Bilmiyorum” adlı öykünüzde annenizin ölümünü anlatıyorsunuz...

 

Bilirsiniz insanın en değerli yakını annesidir. Hele benim gibi babasını çok küçük yaşta yitirmiş, onu da annesinde özdeşleştirmiş biri için anne çok daha önemlidir. Bir de onun yıllar süren ama aslında hiçbir şey yapılamayan hastalığıyla uğraşmak zorunda olmak anlatılması mümkün olmayan bir iştir. Düşünün ki onunla birlikte yıllarca hastalığını yaşadım, onun her gün biraz daha göçüp gitmesini gözledim. Çok zordu çok…

 

“Bir Yapraktan Diğerine” adlı öykünüzün son cümlesinde, “Aslında İstanbul’da değişen bir şey yok. Yıllar önce ne ise yine aynı. Çevrenize şöyle bir bakarsanız geçmiş gözlerinizin önüne geliverir” diyorsunuz? Gerçekten değişen bir şeyler yok mu?

 

Bana göre İstanbul hep aynı. Neden derseniz, İstanbul o zamanlar da karmakarışık ve kalabalıktı yine öyle, o zamanlar da yerlere sümkürüp tükürüyorlardı yine öyle, yine o zamanlardaki gibi her yer çöplük, insanlar yine birbirine karşı saygısız, yine birbirlerini sevmiyor, birbirlerinin gözlerini oyuyorlar.

 

 

4 Mayıs 2006 Evrensel

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1 yorum yazılmıştır

Yazan:ReSANLI | Tarih: 10/10/2007
Konu: tebrikler

yazarımıza ve bütün kitap sevdalılarına...

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »