Memecikleri mekşûf kalmıştı...
18/10/2006 · Kategori: Deneme
Memecikleri mekşûf kalmıştı...
20'li yılların başında en şen, en şuh hikâyelerin neşr olunduğu Bin Bir Buse dergisi, Irvin Cemil Schick'in sunuşuyla kitap oldu
RK, 30/09/2005
ÖZLEM KÜÇÜK
Annenizden, büyükannenizden onların zamanındaki aşkların 'bambaşka' olduğunu, her şeyin şimdiki gibi 'açıkta' yaşanmadığını kaç kez duydunuz? Yolda el ele gezen ya da öpüşen bir çift gördüklerinde 'bizim zamanımızda' ile başlayan cümleler kurmazlar mı? Kurarlar. "Deden beni muhallebiciye gitmeye razı edebilmek için bile on gün evin kapısından ayrılmadı" demezler mi? Derler. Bin Bir Buse'yi okuduktan sonra aslında 'o zamanların' 'şimdikinden' hiç de farklı olmadığını öğreniyoruz.
Bin Bir Buse, 1923-24 yıllarında İstanbul'da çıkarılan 'erotik' bir dergi. İşte bu derginin vakti zamanında yayımlanan on altı sayısı aynı adlı kitapta toplandı. Olaylar 1920'lerin İstanbul'unda geçince okunan hikâyelerin erotikliği ne kadar önemli emin değilim. Fakat gerçek şu ki okunanlar erotik hikâyeden ziyade o dönemin şu ana kadar pek de gün yüzü görmemiş, üstü örtülü bir tarafını açığa çıkartıyor ve belki de cinselliğe verilen önemin, yaşanış şeklinin çok da farklı olmadığını görüyoruz.
Sehercik
Hikâyeler her ne kadar 1920'lerin İstanbul'unda geçiyorsa da dergi çok da yabancı değil. Erotik bir dergiye yaraşır şekilde hikâyelere yumuşak girişler yapılıp genellikle kahramanımız tanıtılıyor: "Bir kadın henüz kırkını geçmeden yani otuz altı, otuz yedi yaşlarında iken günün birinde adi bir tramvay kazasıyla dul kalıvermek ne fec'i bir şeydir, değil mi?.. İşte zavallı Seherciğin başına gelen bir felaket!.. (Dulsan hafifmeşrep ve bir o kadar da seksisindir) Fakat Seher dediğimiz vakit, ba-husus yaşının kırka o kadar yaklaştığını görüp şöyle hafif telakki ederseniz pek büyük hata eder ve çok aldanırsınız... Seher sade ismiyle seherdir. Fakat onu her gören, kendinden bahsederken mutlak bizim gibi (biz yani Seher fanatikleri) 'Sehercik' demeye meyl-i kalb duyar, ona o kadarcık olsun irtibat arzusu hisseder. Sehercik ufak tefekliğine rağmen müşekkel (şekli yerinde, düzgün) ve şekilleri zengin ve calib-i iştiha (istah çeken) bir yavrudur. Omuzlar, göğüs, bel, kalçalar, bacaklar... Yani bir kadını erkekler için en muazzez bir mevcudiyete is'ad eden en iştahâ-âver servetlerle mücehhezdir..." Seherciğimizin başına gelenleri çok beğenmiş ve severek okumuş olacağız ki hemen bir sonraki sayıda Seherciğin Başına Gelenler-II'ye yer verilmiş.
Hikâyelerin isimleri de erotik olduklarının ipucunu verir cinsten değil genellikle. Münebbihli Saat (çalar saat), safvet-i Hissiyat (duyguların saflığı), Vecd-i Mutlak (mutlak heyecan), Ahiretliğe Mücazat (besleme kız), Temâşâ-yı Hüsn (güzelliği seyretme) Cünûn-engiz bir Garibe (çıldırtan bir gariplik), İtfâ-yı Hârik (yangın söndürme) gibi isimleri anlayabilmek için kitabın arkasında küçük bir sözlüğe yer verilmiş. Fakat yine de alışık olduğumuz türden isimler de var: Ferhunde'nin Dudakları, Kocanın Terbiyesi, Müjgan'ın Kedisi, Bana Meydan Okuma, Her Şeyin Bir Kolayı Var, Telefonda...
Aşk Dersi
Hikâyeler genellikle ders verici bir sonla ya da komik bitirilmiş:
Üç haftadan beri kadınlar arasında bi-nihaye muvaffakiyatıyla meşhur olan Ferid Hazım Bey, Dilber İclal Hanımefendi'yi takib etmektedir. İclal Hanımefendi o zamana kadar bütün meftunlarının takibatına mukavemet etmiş, aleyhinde deveran eden tek tük rivayetlere rağmen, zevcinden başka hiç bir erkeğe teslim-i irade etmemiştir.
Fakat Ferid Hazım, gayr-ı kabil-i mukavemet (Dergide erkekler çoğunlukla gayr-ı kabli-i mukavemet yani dayanılması imkânsız olarak nitelendiriliyor. Bir anlamda hanımefendiler teslim-i irade etmişse çok da haksız değiller demek isteniyor.) olduğu hakkındaki şöhretinin tesiriyle onu teslime mecbur edeceğine emindi. Ba-husus, son hafta hanımefendinin zevci bir ticaret işi için İzmir'e gitmiş, o genç kadın tabiî yalnızlık buhranıyla lerzan, ve bi-mukavemet kalmıştır. (Kadınlar kocalarını iş seyahati için şehir dışına gittiklerinde aldatıyor zira yalnızlıktan titrek ve çaresiz kalıyorlar.)
Sahne bir Şişli salonunda, delikanlı ve genç hanımın muhibbelerinden birinin saat beş çayında cereyan ediyor.
Ferid Hazım, salona yeni dahil olan bir misafirin mucib olduğu hareketten bil-istifade kanepesinde yalnız kalmış olan İclal Hanımefendi'nin yanına yaklaşarak: Refakatinize şerefyab olmaya müsaade buyurur musunuz hanımefendi?
İclal Hanım, o zamana kadar türlü tertibat ile her yerde kendisiyle meşgul olan bu delikanlının tekrar tacizinden bizar olmuş gibi teessüfle: Eğer hoşunuza gidiyorsa...
Ferid Hazım kanepenin yanı
başında duran bir alçak pufa yerleşerek: Hoşuma gitmek değil,
zevk ve şükranla minnetdar olacağıma emin olunuz hanımefendi.
Genç kadın lakırdıyı zararsız bir vadide gezdirmek fikriyle: Geceleri ne yapıyorsunuz Hazım Bey? (Konuyu zararsız (!) bir mecraya çekmek için geceleri ne yapıldığı soruluyor.)
Ferid Hazım, her fırsattan istifadede yektâ ve son derece mahir bir cüretle: Sizi düşünüyorum hanımefendi. Sizi düşünüyorum ve acaba nerededirler ve nasıl edip de görmeli? diye ah ve hasret çekiyorum...
Ferid Hazım: Ne derseniz deyiniz, şunu biliniz ki sizi seviyorum, perestiş ediyorum.
Sizi seviyorum, size perestiş ediyorum... Yanıyorum, tutuşuyorum... Bunlar her gün tekrar ettiğiniz bir neşide!
Aman hanımefendi bir erkek, rica ederim, sevdiği kadına hissiyatını başka nasıl ilan eder? Aşkta daima aynı kelimeler tekrar edilir, başka çare yoktur ki...
Aynı kelimeler tekrar edilir ve aynı hareketler yapılır, değil mi?
İşte bunda aldanıyorsunuz hanımefendi. Hareket var, hareket var. Nasıl insanlar birbirine benzemezlerse bunların hareketleri de birbirine benzemez...
Nasıl? Aşkta bütün hareketler daima birbirine benzemezler mi?
İzdivacta belki... Yani kendi hâlinde aile babaları zevcelerini severlerken de babadırlar. Fakat aşkta, serbest, ateşin, muhteriz bir aşkta hiç böyle midir?
İclal billuri bir kahkaha ile mırıldandı: Aman bunu merak ettim, ey nasıl yaparlar?..
Vaad ettiğiniz izahatı istiyorum. Fakat rica ederim, yanlış anlamayınız.
İzahat-ı... Nasıl diyeyim, şifahiyeyi... Bunları bilfiil göstermenizi değil.
Şifahen tariften bir şey anlamayacaksınız ki...
İclal, vicdan-gir bir tebessümle: Kim bilir? Belki nazariyeniz hoşuma gider de...
Ferid Hazım deli gibi sevinerek: Tecrübe mi edersiniz?
Genç kadın muamma-engiz bir tebessümle: Belki!...
Ferid Hazım, gözlerinde ateşin şehvet dalgalarıyla, daha yaklaştı ve alçak bir sesle, şayan-ı perestiş muhatabına aşkın en gizli, en canlı esrarını izaha, kadın denilen zevk ve şehvet aletinin nasıl hareketlerle delice bir gaşy içine sevk edebileceğini, böyle ince ve muhteriz bir kadının nasıl lerzan bırakılacağını en açık ve tafsilatla tarife başladı. Genç kadın evvela pembeleşti, sonra kızardı, daha sonra kıpkırmızı oldu, en nihayet vücudu gayr-ı kabil-i mukavemet bir ra'şe fırtınasıyla harap ve zebun kaldı.
İzahat bittiği zaman İclal'in gözleri derin bir vecd dalgasıyla boğulmuş idi.
Ey, nazarihayatım hoşunuza gitti mi?
Tarifin pek fevkinde...
Ey, tecrübe arzusu hissediyor musunuz?
İclal'in sesi kesilmiş, gözleri kaymış gibi idi: Evet diyebildi.
Ey, ne vakit, aman ne vakit ?
Ne kadar çabuk olursa... Fakat maa-t-teessüf zevcim ancak yarın avdet edecek... Eminim ki kendisi bu tecrübeden son derece memnun olacaktır.
Ferid Hazım mosmor olmuştu: Nasıl, nasıl dedi. Tecrübe onunla mı olacak?
Ya siz ne zannediyordunuz? Elbette onunla...
E, ya ben?
Yalnız siz de hayaliyle mesud olmaya çalışınız... İşte bu kadar!.. Elvermez mi?.. zahmetinizden başkası istifade edecek...
Velhasıl anneannemizden 'Bizim zamanımızda böyle miydi?' mealinden bir lakırdı işitecek olursak nîm-hiddet aksi hücuma geçebileceğimiz bir delilimiz mevcuttur: En şen, en şuh hikâyelerin neşr olunduğu Bin Bir Buse. Yirmi dört sahifelik beher forma beş guruştur, ısrarla isteyiniz.
BİN BİR BUSE 1923-24
İstanbul'undan Erotik Bir Dergi,
Hazırlayan: Ömer Türkoğlu, Kitap Yayınevi, 2005, 266 sayfa, 15 YTL.
Turgut Özakman "Şu Çılgın Türkler"i anlatıyor
Kurtuluşun zorlu yolu 'Şu Çılgın Türkler' ile romana dönüştü...
Turgut Özakman ile söyleşmenin ayrı, hoş bir tadı vardır. Söyleşi sürerken kimi kez beyninizin her iki yakası arasında meydan savaşı olduğu sanısına kapılırsınız, hüzünlenirsiniz, çokça güler ya da gülümsersiniz, ama mutlaka bilgilenirsiniz, bilincinizin boş bırakılmış duvarlarında yeni kapılar açılır. Özakman, 1948'de genç bir yurtsever olarak çıktığı ve 10 gün boyunca yayan yürüdüğü Polatlı'dan Zafer Tepe'ye kadar süren "Kurtuluş"un zorlu yolunu bu kez soluk soluğa geçiyor "Şu Çılgın Türkler" romanıyla. Söyleşimiz de zaten o yol üzerinde kesişti ve yine bilgi çizgisini izledi. Özakman'ın söylediklerini ilgiyle okuyacaksınız.
Işık KANSU
-Şu Çılgın Türkler'e "roman" demişsiniz. Ancak okudukça, kurgusal, öyküsel, düşsel bir metinden çok belgesele yakın, ama roman tadında bir akışla karşılaşıyor okur. Gerçek, niye özellikle kurtuluşu konu alan birçok yapıtta olduğu gibi arka planda değil de tam önde?- Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Alman İmparatorluğu çöktü, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalandı, Rus Çarlığı tarihten silindi. Galip gelen emperyalistler, dünyaya yeni bir biçim vermeye giriştiler. Başlıca hedefleri de Osmanlı devletiydi. Özellikle Boğazlar, petrol, Ortadoğu'nun taksimi, Türklerin bir daha başkaldırmayacak şekilde parçalanıp ezilmesi gibi konularla ilgiliydiler. Anadolu'yu işgal eden silahlı güçlerin sayısı 400 bin kişidir. Buna karşılık dağılmış Osmanlı ordusundan geride ancak 35-40 bin kişi kalmıştır. Galipler, ordunun elindeki silahları toplamaktadır. Halk on yıl sürmüş olan savaşlardan bitkin çıkmıştır. Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, emperyalizmin ileri sürdüğü şartları kabul eder ve kaderine razı olur.Galiplerin şartlarını yalnız Türkler kabul etmez, bu yokluğa ve yoksulluğa rağmen, dört yıl sürecek yeni ve ölesiye bir savaşı göze alır ve zafere ulaşır. Milli Mücadele bu mucizenin adıdır. Olağanüstülüklerle dolu bir dönemdir. Bu dönemi, kolay okunması için bir serüven romanı gibi yazdım. Sevgili gençlerin bu olağanüstülüklere ve şaşırtıcı gelişimlere inanması için de geçerli belgelere gönderme yaptım. Kısacası belgesel değil, belgeli. Bazı kahramanların değil, Milli Mücadele'nin romanını yazmak, o dönemi yaşatmak istedim.Türkiye'yi yönetenler, 20. yüzyılın en önemli birkaç olayından biri, Türkiye Cumhuriyeti'nin ruhu olan bu dönemi iyi bilselerdi, Türkiye bugün bu durumda ve konumda olmazdı.- Önce "Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele", ardından "Kurtuluş ve Kuruluş"un senaryoları, daha sonra iki ciltlik "19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da..." Bu kitaplarınızın her biri de, geniş okumaların, geniş bilgi dağarcığının ve araştırmaların ürünü... Çılgın Türkler de, içte birikmişin romana aktarılması galiba...- Çok uzun yıllardan beri Milli Mücadele ve yakın tarihimizle ilgileniyorum. İyi bir belgeliğim oluştu. Birçok bilgi birikti. Bu birikimi okuyucuların yararına sunmaya çabalıyorum. Çünkü türlü siyasi sebeplerle yakın tarihimizi çarpıtarak yansıtmaya çalışanlar var. Bu sahte tarih yaratmaya kalkışanların yazdıklarını okurken midem bulanıyor. Yalan üzerine kendilerine göre bir tarih kurmaya yelteniyor, Milli Mücadele'yi küçültmeye, önemsizleştirmeye gayret ediyorlar. Bu amaçla da Çanakkale'yi vurguluyorlar. Ama orada da Mustafa Kemal var. Onu silmeye çalışarak değişik bir Çanakkale oluşturuyorlar. Hayret bir şey. Tarihin gözü içine baka baka yalan söylüyor, yalan yazıyorlar.Çanakkale büyük bir olaydır. Ama bir yenilgiyi durduramamıştır. Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz ise emperyalizmin 'hayasızca akınını' durdurmuş, Osmanlı'nın külünden yepyeni ve tam bağımsız bir devlet doğmasını sağlamışlardır.Her mücadele sonuçlarıyla değerlendirilir.
TARİHÇİ TİTİZLİĞİ
- Şu Çılgın Türkler'de kılı kırk yaran tarihçi titizliğiniz sürüyor. Bir işlevi yerine getirme, yani özellikle gençlere o dönemi aktarma sorumluluğu yüzünden özenle seçilmiş bir titizlik mi bu? - Milli Mücadele, yazar hayaline ve yapıntı olaylara ihtiyacı olmayan müthiş bir dönem. Gerçeği izledim.- Tarihçi titizliğinden hiç vazgeçmeden, ama tarihçi soğukluğu ve öğreticiliğinden uzak durarak ve bir yandan da masalsıya kaçmadan yazmak. Zor iş değil mi?- Sevgili Kansu, bu dili bulabilmek yıllarımı aldı.- Gizliden gizliye bir şey duyumsanıyor romanda. Türklerin yaptığı çılgınlığı, bugünkü Türkler niye küçümser ki? Bu "yeniden yapılandırılmış" çılgınlığı neye bağlıyorsunuz?- Aklı başında, vicdanlı, sağlıklı hiç kimse, Milli Mücadele'yi küçümseyemez. Türk tarihinin en büyük olayıdır. Küçümsemeye çalışanlar, Kuvayı Milliye ruhunu öldürmek, Kuvayı Milliye duruşunu silmek istiyorlar. Bu mümkün mü? Şu Çılgın Türkler/ Turgut Özakman/Bilgi Yayınevi/ 747 s.
Cumhuriyet Kitap, 05.05.2005
*********************************
M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası
Çılgın Türk, saldırgan emperyalist!
Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!
İşbirlikçiler, hainler, alçaklar çoğalıyor, kabul, ama idealistler, vatanseverler, erdemli, dürüst insanlar da bir o kadar artış gösteriyor... Nitekim 1990'larda Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, cumhuriyeti konu alan roman verimindeki yükseliş, bu tür yapıtları kaleme alanların yaş ortalamasındaki görece düşüş, bu konuya yönelik ilginin daha da yoğunlaştığını ele vermeye yetiyor bence.Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı konu alan romanlara son olarak Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'i de (Bilgi, 2005) katıldı. Ne var ki yazarın bu sorunsala özgülediği ilk kitap değil Şu Çılgın Türkler... O, gerek bilimsel araştırma-inceleme (Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele vb.), gerek roman (Atatürk Yeniden Samsun'da vb.), gerekse senaryo (Kurtuluş vb.) dallarında şaşırtıcı verimleriyle bizi sarsıp silkelemiş bir değerli yazar. Buna göre sevgili Turgut Özakman, yalnız cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun dönüştürümünde değil, cumhuriyetin bugünlere ulaşmasında da yol ve ufuk açıcı yaklaşımlarıyla topluma katkıda bulunmuş bir ad.Sonda söylemem gerekeni, yazıya girerken dile getirmekte bir sakınca görmüyorum: Turgut Özakman, toplumca gönül borcu duymamız gereken yazarlar arasında önemli bir yere sahip kanımca!Şu Çılgın Türkler'e bir göz atmak bile onun bu alana döktüğü emeği teslim etmeye yetecektir herhalde.
BELGE ROMAN, BELGESEL ROMAN
Özakman, "Önsöz"de, 1948'de Polatlı'dan Dumlupınar Zafertepe'ye yaptıkları on günlük yürüyüşlerini anlatıyor: "... Sakarya siperlerinden aldığımız toprağı Zafertepe'deki anıtın toprağına katacaktık. /.../ Zafertepe'ye 29 Ağustos gecesi vardık, toprakta uyuduk. Sabahleyin on binlerce insan şehirden ve köylerden trenle, otobüsle ve yaya olarak tören alanına aktılar. Burada 30 Ağustos geçit törenine katıldık. (...) / Geçtiğimiz yerler, savaşların olduğu, Yunan işgali görmüş, işgal ve zafer günlerini yaşamış yerlerdi. Savaşa katılmış, tanık olmuş insanlarımız sağdı. Onları dinleye dinleye yürüdük."Turgut Özakman'ın Ulusal Kurtuluş Savaşı'na duyduğu ilginin tutkuya dönüşmesinde bu uzun yürüyüşün payı olsa gerek... Çok sonra bu alanda kalem oynatmaya girişirken, söz konusu heyecanın, duyarlığın rüzgârını da arkasına almış olsa gerek usta yazar.Okurun "bu büyük konuyu, sade ve meraklı bir roman gibi yorulmadan oku(yabilmesi) için" yoğun çaba gösteren Özakman, Şu Çılgın Türkler'de, yazarın "hayal zenginliği"ne gereksinimi olmadığını kanıtlamakla kalmıyor, yanı sıra bütün zamanlarda okunurluğunu koruyabilecek bir "belgesel roman doruğu" koyuyor ortaya."Belgesel roman" sözü üzerinde duralım biraz... Özakman, akışkanlığı göz önünde tutarak dokuyor yapıtını. Bölüm geçişlerinde apaçık gözlenebiliyor bu durum. Dayandığı belgelere, belge roman bakışı kadar belgesel roman kurgusuyla da yaklaşan Özakman'ın söz konusu yapıtı, "tarihsel roman" olarak alınabilir pekâlâ! Nitekim kimi dönüştürümler, soyutlayım düzeyi bunu ele vermeye yetiyor bence."Belge roman"la "belgesel roman" arasında ne fark var peki? Belge roman, belgelere dayanırken kurgu, olayların, kişilerin dışına çıkmadan yapılır. Belgelerin sıralanmasıyla, yerleştirilmesiyle sınırlı kalır bir ölçüde kurgu. Oysa belgesel romanda yazar, bakış açısı yönünde, görece daha özgürdür. Belgelerin dışına taşarak da, yani belgelere dayanmaksızın ama olgusal gerçeklikten kopmadan yer yer ya da kimi bölümcelerde tümden farklı kurgular yapabilir. Belge romanda daha çok belge aktarımının, belgesel romanda ise dönemin, üstelik roman dokusuyla enikonu bütünleşmiş, biçemsel değer kazanmış olarak aktarımının öne çıktığı söylenebilir. Turgut Özakman'ın başarısı, romana eklediği hayali kişilerden mi kaynaklanıyor yalnızca? Düzayak böyle yaklaşmak, doğrusu hafife almak olur konuyu. Özakman'ın çok yaygın olarak bilinen başarılı oyun yazarlığına, bu ölçüde bilinmeyen roman yazarlığı başarısı da eklenmeli ilk önce. Korkma İnsancık Korkma, Romantika yazınımızın önemli romanları arasında sayılabilir bana göre.Özakman, Şu Çılgın Türkler'de oyun, roman, senaryo, araştırma-inceleme tüm türlerde gösterdiği yetkinliği seferber ediyor denebilir. Ayrıca buna çok gelişmiş bir dil-anlatım tekniği eklediği de söylenebilir yazarın. Ama bir önemli etken daha söz konusu bu yetkinlikte bir kitabın ortaya çıkmasında: yazarın tartışılmaz, sarsılmaz yurtseverliği, bu topraklara, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, cumhuriyeti kuranlara gönülden bağlılığı...Yoksa şehit Albay Nâzım'ın atını, bir insanmışçasına tüm duygularıyla yansıtmaya girişmezdi herhalde... Ne dersiniz bir göz atalım mı bu aktarıma?"Her şey bir dakika içinde olup bit(miştir)." "Nâzım Bey'in Emir Çavuşu Eyüp atıl(ır), komutanını kucağına alıp atına bindi(rir), deli gibi sür(er). Yarbay Nâzım'ın (albaylığa yükseltilmiştir) kara gözlü beyaz atı da peşlerine takıl(mıştır). Genç komutan göğsünden ve elinden yaralanmıştı(r)." (178)Herkes koşuşturur ya komutan kurtarılamaz yine de. Nâzım Bey'in cesedi, diğer yaralılarla birlikte trenle Eskişehir'e gönderilir. Özakman, at anlatısını sürdürüyor: "Nâzım'ın beyaz atı da trenin yanında koşmaya başladı. Arazi, trenin yanında koşmasını engelleyince, at bir süre trenden uzağa düşüyor, yol elverince yeniden Nâzım'ın bulunduğu vagonun yanında beliriyordu." (179) Tren Eskişehir'e varır. Yaralılarla birlikte Nâzım Bey de Eskişehir Hastanesine kaldırılır. Ya at?"Beyaz at, karşıdaki boş alanda, gözlerini ümitle hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu." "Nâzım Bey'in cenazesi akşam treniyle Ankara'ya yolcu edilecek, güzel beyaz atı bir daha gören olmayacaktı." (183)Atı, üstelik söylen diliyle dramatik öğe bağlamında ustalıkla romana yerleştirebilmek için Turgut Özakman gibi usta bir yazar olmak gerekiyor! Yalnız at mı? Yazar, insanın yürek tellerini titreten dupduru, sıcacık, içten anlatımıyla pek çok bölümce getiriyor önümüze. Sözgelimi apoletlerini söken Yüzbaşı Faruk (57, 58), Porsuk'un ötesine çekilen birlik (207 vd.) vb. pek çok bölümce, bu yönde belgesel romanın sıkılayıcıları olarak önemli işlev görüyor romanda.Romanın anlattıklarına da bir göz atalım kısaca...
EMPERYALİZMİN SALDIRISI YA DA ÖLÜM KALIM GÜNLERİ
Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler'i iki anadamar yönünde diyalektik olarak bütünlüyor: vahşi emperyalizmin saldırısı, mazlum Türk halkının buna karşı direnişi, karşı koyuşu...Yazar, bu yapılanmayı iki kitap ya da bölümleme biçiminde sunuyor bize: "Birinci Kitap: Yunan Büyük Taarruzu", "İkinci Kitap: Türk Büyük Taarruzu"... Böylece romanı, İnönü Savaşları sonrasından başlatarak 1 Nisan 1921-18 Eylül 1922 arasında kalan yaklaşık on sekiz aylık bir dilimi ya da beş yüz elli günü odaklıyor...Üstelik bunu debisi yoğun, akışı hızlı akarsu gibi öylesine çekici, sürükleyici bir biçemle sunuyor ki yazar, yedi yüz elli sayfalık dev yapıtı neredeyse soluk almadan okuyorsunuz. Hop oturup hop kalkarak, yürek çarpıntılarıyla...Şu Çılgın Türkler, Ankara hükümetinin Dışişleri Bakanlığı'na vekâlet eden Ahmet Muhtar Mollaoğlu'nun İngiltere'ye verdiği sert notayla açılıyor da denebilir: "... Bize Batı emperyalizminin boyunduruğunu kabul ettirmeyi başaramayacaksınız vesselam!" (45)Ankara, emperyalizmin saldırısı karşısında, Anadolu halkıyla birlikte tek başınadır. Bunda "hükümet ve işgal sansürü ile boğuşa boğuşa görevini sürdüren yurtsever basının payı" (75) vardır da Osmanlı yönetiminin yoktur artık, yalnızca bir işbirlikçidir hanedan ya da emperyalizmin maşası. "İstanbul hükümeti de emperyalistler de karşılarında bilinçli bir millet görmek istemiyor"dur. (190)Bu nedenle "yalnız emperyalizmle değil, hain İstanbul yönetimi ve onun uzantılarıyla da mücadele edi(li)yor"dur. (213) "Ankara yeni orduda güvenilir, bilinçli ve dürüst subaylara yer vermekte(dir)," (68) bir tek. Üstelik "Türk ordusu zamanla yarış ediyordu(r)." (176) Kaldı ki ordunun "elde kalması" da (189) büyük önem taşımaktadır. Gerçi "tabansız yedi milletvekili gerçekten Ankara'dan kaçmıştı"r (221) ya Ankara'daki Büyük Millet Meclisi, yine de bütün "kavgacı(lığına), sabırsız(lığına), geveze(liğine), genel olarak tutucu(luğuna) karşın hiç kuşku yok, yurtsever bir Meclis'ti(r)." (199)Turgut Özakman, bu dev yapıtı, bir "polisiye" ya da "macera romanı" havasında örüntülerken şu soruyu getiriyor önümüze: "Ankara gerçekten tarih sahnesinden silinmek üzere miydi, yoksa Türkler bir yeniden doğuşun eşiğinde miydiler? / Zaman gösterecekti." (206)Şu Çılgın Türkler'in "Birinci Kitap"ında yer alan temel sorudur bu. Bu sorunun yanıtı "İkinci Kitap"ta verilecektir. Sakarya'yla, ardından Dumlupınar'la...
"ŞU ÇILGIN TÜRKLER"İ OKUMANIN TAM SIRASI!
Şu Çılgın Türkler, farklı bir roman. Attilâ İlhan'ın Allahın Süngüleri / Reis Paşa adlı romanında görüldüğünce küçücük, minicik, ancak anlamı tam bu ana sinmiş gerçeklikle örtüşen lekelerin açılımıyla başlıyor. Bir çalım senaryo havasında, ama değil! Hızlı, akışkan, yer yer şutlarla dökülen, yer yer de yayılıp dağılan, ne ki hiçbir bölümcesinde derinliğini yitirmeyen bir anlatımla üstelik. Bir yandan gözleriniz doluyor romanı okurken, öte yandan kabına sığamayan sevinçlerle, yürek ferahlatıcı kabarmalarla koşuyorsunuz sayfaların peşinden. Böylesi inişli çıkışlı duygularla okumamak olanaksız romanı!Şu Çılgın Türkler'in pek çok bölümcesi ilköğretimde ders kitaplarına okuma parçası olarak alınabilir. Hayır, yetmez! Kitabın ilköğretimde, liselerde kaynak kitap yapılması zorunlu! Hayır, bu da yetmez! Bana sorarsanız, Şu Çılgın Türkler, yeniden düzenlenerek doğrudan ders kitabı yapılmalı derim... Hem de ilköğretimden başlayarak ta üniversiteye dek tüm eğitim, öğretim kurumlarında...Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Aradan geçen şunca yıl sonra bugünün yeniyetmelerine büyük bir yapıt bırakıyor, çocuk yaşlarından kalan o büyük heyecanlarla... Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!Şimdi sıra okurda, şimdi görev bizde. Okuma yazma bilen herkes bu kitabı okumalı!
Cumhuriyet Kitap, 09.06.2005
06.01.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16
M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası
Heeyt be Orhan Kemal!
Bir gün kapınız çalınsın diye beklemeyin... Siz kalkıp kapısını çalın Orhan Kemal'in!
Orhan Kemal'i sevenler olarak Selim İleri'yle aynı Cemile'yi okumuşuzdur herhalde... Varlık'tan çıkan, bordo zeminde çapraz beyaz çizgili, kırmızı eğik yazılı Cemile'yi (İkinci basım, 1958).Üzerine tarih atmışım 6 ya da 8 Eylül 1963. Çocuk yaştayım henüz... Nasıl da heyecanla, rüzgârlanarak okuduğumu bugün gibi anımsıyorum romanı. Üzerinden bunca yıl geçince yer yer unutmuşum yine de... Epsilon tarafından yayımlanan on ikinci basım Cemile'yi okuyunca anladım bunu. Bu son baskısının bir özelliği var Yüz bin basılmış Cemile. Hangi kitabevine girsem dizi dizi Orhan Kemal'ler, yalnız kitabevleri mi, marketler de öyle... "Heeyt be Orhan Kemal!" dedim kendi kendime. Yayınevi ulaştırmıştı ya umursamadım, girdim bir kitabevinden içeri, gururla Orhan Kemal istedim. Ardından ekledim "İki tane olsun!" Vardım çaldım komşumun kapısını. Yalnızlığıma, yoksunluğuma bakarak arada dumanı tüten çorbalar getiren Nurgül Arslan, bir iyilik simgesi... Şaşkın bana bakıyor. Uzattım Cemile'yi "İnsanlar yeni yılda birbirine armağan almaz mı, ben de size bir Orhan Kemal armağan etmek istiyorum."Sonra geçtim evime, ötekinin kapağını açtım, okumaya koyuldum, çarçabuk da bitirdim. O gece hep Cemile'yle boğuşup durdum... Meğer müzikal olmuş Cemile.
"CEMİLE MÜZİKALİ"
Arkada bir Adana silüeti... Kent durmadan değişiyor... Sahnenin bir yanından develer giriyor, öte yanında bir fabrikanın insan öğüten ortamında çitli makineleri, iplikhanenin, dokumahanenin tezgâhları çalışıyor... Bu arada fabrika önü, Musa'nın avlusu, bu avluya yerleşmiş yoksul aile odaları getiriliyor maketler halinde...Bizler oturmuş, dev bir kadronun sunduğu Cemile müzikalini izliyoruz büyük bir hayranlıkla... Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı gibi... Kimler kimler yok sahnede? Tiyatromuz, sinemamız için bunca katkıda bulunmuş Orhan Kemal'in ünlü yapıtında herkes bir rolü olsun istemiş besbelli... Şarkıcılar kadar operacıları da dinliyoruz. Balecilerin, modern dansçıların dansları karşısındaysa enikonu büyüleniyoruz. Yönetmen, yüzyılın büyük bir siyasal müzikali olarak sahneye koymuş meğer Cemile'yi. Bir basın açıklaması da yapıyor bu arada. "Sinemacılarımız, bu çok güzel romanı görmezden geldiği için, kolları sıvadık, hiç değilse müzikal yapıp halkımıza armağan edelim dedik," diyor. Evet önde fabrika kâtibi Necati'yle işçi Cemile'nin aşkı anlatılıyor, ama arka planda Türkiye'nin sanayileşme süreci, kentleşme olgusu, siyasal dönüşümler, toplumsal altüst oluş, bu aşk öyküsünün çevresinde, buna eklemlenmiş öteki sınıfsal çelişkilerle birlikte sahneye geliyor. Cemile'nin aşkına engel olmak isteyen kötüler, bu aşka yardım etmeye çabalayan iyiler, hep bu çelişki odağında yerleştirilmiş sahneye koyucu tarafından.Sahnenin olağanüstü büyüsü hepimizi kuşatıyor... Gösteri sona erdiğinde hepimiz hep birlikte fırlıyoruz, ayakta alkışlıyoruz Cemile'yi, ona can veren sanatçıları... Bis üzerine bis... Biz alkışlamaktan, onlar selamlamaktan yoruluyor ya, ne kimse oturuyor yerine ne de sahneden çekiliyor... Bu kadar alkışa yürek dayanabilir mi, görkemli son bölümceyi bir kez daha sunuyorlar büyük bir coşkuyla... Ama inanılmaz bir şey oluyor bu arada, Kâtip'i oynayan sanatçı, rolünü bırakıyor, yerine Orhan Kemal geçiyor... Bir alkış, bir alkış, ortalık yıkılacak, kıyamet kopuyor sanki... Fırlıyoruz koltuklarımızdan bir anda, sahneye saldırıyoruz ya adım atmanın olanağı yok... Bu arada yönetmen bağırıp Orhan Kemal'in, seyirciyi tek tek selamlayacağını duyuruyor da oturuyoruz yerlerimize. Oturduğumuz yerden elllerimizi sallıyoruz durmadan...Derken uyanmışım... Hayırdır inşallah, gazetelere saldırıyorum, durduk yerde uydurmuş olamam ya Cemile müzikalini. Baş sayfalarında duyurmuşlardır herhalde bu büyük olayı gazeteler. Ama bunun rüya olduğunu kavramakta gecikmiyorum tabii...Brecht'in, ilk kez 1928'de yayımlanan Üç Kuruşluk Opera'sını (Bak. Bertolt Brecht / Bütün Oyunları, Mitos-Boyut) anımsar mısınız? Cemile, bir açıdan bununla koşutluk kurularak da düzenlenebilir bana göre. Bunun için, Londra'nın yaklaşık üç yüzyıl önceki dilencili yaşamına düğümler atmak gerekmiyor elbette. Orhan Kemal'in yoksul Boşnak kızı Cemile'den kalkarak müthiş bir denge üzerinde kurduğu iktidar kavgası, bunun sınıfsal çelişki temelinde örüntülenmesi Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'da getirmek istedikleriyle sıkı sıkıya örtüşecektir kanımca.
"CEMİLE'NİN ROMAN DEĞERİ"
Gerçekten de yazınımızda ahlaksal değerlerin böylesine zengin dolantılarla enine boyuna tartışıldığı bir roman var mıdır, doğrusu bilmiyorum... Bizde yoksulların aşkına pek karışılmaz, ne ki kız güzelse eğer, o zaman öykü bilegeldiğimiz örüntüsüne kayar çabucak. Her türlü engel çıkarılır bu aşkın önünde... İki yoksulun aşkı, herhangi bir artıdeğer taşımadığı zaman olağandır yalnızca. Kızın güzelliği artıdeğer sayıldığından büyük kavgalara yol açar bu. Bir yandan âşık delikanlı, öte yandan güzel yoksul kıza sahip olmak isteyen çeşitli güçlerin temsilcisi erkekler kıran kırana bir savaşa girişirler aralarında... Önde görünmese bile, genelde patronlar da, bir biçimde, dolaylı eklemlenir bu çatışmaya...Türk yazınının, sinemasının bu çok eski izleği, Orhan Kemal'in elinde bir kez daha biçimleniyor görüldüğünce... Cemile'nin ilk yayımlanışı, 1952... Halit Ziya'nın Aşkı Memnu'sundan elli yıl sonra, günümüzden elli yıl önce Orhan Kemal, Türk roman geleneğinin en yalın örneklerinden birini koyuyor bence yapıtıyla. Brecht, 1920'lerin sonlarına odaklanmıştı Üç Kuruşluk Opera'da. Orhan Kemal ise 1930'ların başlarını anlatıyor bize. Zaten roman, "1934 yılı Eylül sonlarının berrak bir gecesiydi," tümcesiyle başlıyor. Bu tarih önemli. Tüm dünyanın etkilendiği 1929 bunalımının yaşandığı yıllar. Birinci Dünya Savaşı'nın ağır faturası emekçi yığınlara çıkarılmışken ikincisinin hazırlıkları da ekleniyor buna...Bu açıdan bakıldığında Cemile, sıradan bir aşk romanı değil, bir dönem romanı, ötesinde gerçek bir siyasal roman doruğu bence! Siyasal herhangi bir söyleme yaslanmadan, herhangi bir siyasal örgütlenişe sırtını dayamadan, düpedüz bir aşk romanıyla da siyasal roman örneği ortaya konulabileceğini gösteriyor bize Orhan Kemal. Doğrusu ya, bu yanıyla da önemli bir yapıt Cemile. 1950'ler Orhan Kemal'in yazarlığında önemli bir aşamayı vurguluyor zaten. Gerçekten de tüm öyküleri, romanları tarandığında, onun en büyük sıçramayı 1950 başlarında sergilediği görülebiliyor... Cemile bunun ilklerinden. Upuzun bir roman da değil öyle, 160 sayfayı bile bulmuyor. Ama ta o dönemden günümüze, şaşılacak ölçüde sağlam kalmış, dipdiri duruş sergileyen kaç roman anımsarsınız acaba?Cemile'yi günümüze taşıyan, bundan sonraki yıllarda da okur gözünde değerli kılacak yan, roman kahramanlarının yaydığı gerçektenlik duygusundan kaynaklanıyor kuşkusuz. Çünkü öylesine geniş açılı bir bakışa sahip ki Orhan Kemal, kahramanlarını hep içerden bakışla yansıtabiliyor bize. Erkekler kadar kadınları, yoksullar, emekçiler kadar zenginleri, sonradan görmeleri, etnik farklılıklar gösterenleri... Hiçbir kahramanı çizgisel durmuyor yine de, hiçbiri inandırıcılığını yitirmiyor. İşte Cemile'nin gücü buradan geliyor!Yoksa yalınkat okuduğunuzda dümdüz anlatılan bir roman bu. Onlarca sayfa süren, Cemile'nin gündelik yaşantısının anlatıldığı "Musa'nın avlusu" bölümcelerinin yer yer uzun, hatta gereksiz olduğu bile öne sürülebilir bu arada. Zaten hiçbir kurgu oyunu da yok yapıtta. Yok ama kahramanlar, roman evrenine öylesine güç katıyorlar ki, romanın içindeyken sanki canlıymışçasına tutup havaya kaldırıyorlar romanı, olağanüstü bir eylemsellik kazandırıyorlar böylece kitaba. Bunun için Orhan Kemal'in yaptığı tek iş var Yazar olarak hiçbir kahramanını zorlamıyor o, onları kendi istediği yönde evirmeye girişmiyor... Orhan Kemal'in Cemile'deki roman kahramanlarını kendi özyaşamından çıkardığı savlanabilir kolayca. Hangi yazar için geçerli değildir ki bu tür bir öne sürüş? Ne var ki, yazarın bu yönde ortaya koyduğu dönüştürüm değil midir dikkate alınması gereken? Bu açıdan bakıldığında Orhan Kemal, Murtaza'da bütün dünya edebiyatına armağan biçiminde alınabilecek bir roman kahramanını nasıl yarattıysa Cemile'dekileri de işte böyle ortaya çıkardığı savlanabilir kolayca. Onun romanları zamanında bu yanıyla değerlendirilebilseydi eğer, sanırım bu hem Orhan Kemal'in, bundan sonraki gelişimini niteliksel bağlamda çok daha yoğunlaştırıp üst düzeye çıkarabilirdi hem de özellikle toplumcu gerçekçi yazarların, ondaki bu niteliksel değeri kavramalarını sağlardı da belki, kimileyin çizgiselliğe düşmekten alıkoyardı kendilerini.Üstelik o, anlatımcı bir yazar da değil, daha 1950 başlarında anlamlandırmayla örüntülemeye koyulmuş öykülerini, romanlarını.Buradan şu sonuca varıyorum 1950'lerin daha başlarında, bu büyük çıkışı görülmediği için Orhan Kemal'e haksızlık yapılmış. Ötesinde Orhan Kemal'in, 1950 kuşağının açtığı çığıra karşın kendi özgünlüğünü koruyabildiği, bunu tek başına bugünlere ulaştırabildiği de eklenmeli bu değerlendirmeye.
UNUTULMAZ BİR YAZAR ORHAN KEMAL
Kapının zili. Açtım, Nurgül Arslan. Cemile'yi pek beğenmiş, Orhan Kemal'i ilk kez okuyormuş, öteki romanlarını merak etmiş. Kitapçıya gidiyoruz. "Heeyt be Orhan Kemal!" dedim kendi kendime. Nurgül Hanım, şaşkınlıkla baktı yüzüme. Açıkladım "Kitapçıda romanlarını, öykülerini görünce siz de böyle diyebilirsiniz."Biz Nurgül Hanım'la kitapçıya doğru yürürken, Orhan Kemal de bir yerlerden bizi izliyordu sanki... Başında fötrü, ince bıyıkları, takım giysisi, kravatı, siyah pardösüsü... Hayır hayır, bizi izlemiyordu, yanında çıraklığa durduğum ilk ustam Orhan Kemal, aslında kahramanlarının, okurlarının arasında dolaşıyordu yalnızca...Yeni yılın bu ilk günlerinde, dışarıda bir aşk havası mı vardı ne? "Cemile mevsimi bu," dedim birden. Nurgül Arslan, heyecanla atılıp beni yanıtladı "Sizi bilmem, ama benim için öyle!"Adım gibi biliyorum, şimdi öte yakada, bizlerden ne roman kahramanları, öykü kişileri yaratıyor da o, biz ayırdında değiliz bunun... İyi de bırakıp gittiklerinin ayırdında mıyız peki? Bir gün kapınız çalınsın diye beklemeyin... Siz kalkıp kapısını çalın Orhan Kemal'in!
Zafer Doğan'dan bir Mehmet Ali Aybar kitabı
Türkiyeli sosyalist
Zafer Doğan da önce yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışmasında "SSCB'deki büyük çöküşün ardından kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ve bunun için her zamankinden daha sağlıklı bir siyasi ortamın" olduğunu vurgulayıp Aybar'ın bu çerçevede oynadığı "buzkıran" rolünün altını çiziyor.
Alev ATEŞ
Zafer Doğan "Türkiyeli Bir Sosyalist : Mehmet Ali Aybar" başlığını koyduğu çalışmasının bir yerinde Aybar'ın "hürriyetçi sosyalizm" söylemine karşı getirilen eleştirilerin seviyesinin bazen sağlıklı bir tartışma ortamının çok dışına taştığını belirtiyor ve kısa bir örnek de veriyor buna: "Aybar sosyalist davaya sırt çevirmiş bir insandır. Kişiliği hiçbir bakımdan sosyalist bir davaya liderlik edecek yapıda değildir... 'insan için sosyalizm'. Elbet insan için sosyalizm. 'Hayvan için sosyalizm diyen mi var ? Boş laf bu..(vs.vs...) " . 1990'larda yaşananlardan, duvarların çöküşünden, 'karşıdevrimlerin' kesin zaferler kazanmasından sonra, 'tarihin tekerleğinin' tersine de dönebileceğinin anlaşılmasıyla birlikte kimileri sağa savrulurken, kimileri de daha da sağa savrulup 'görün işte demokrasi ve sosyalizm yan yana iç içe olmuyor, yaşasın Stalin ve yöntemleri' diyerek duvarlarına Stalin posterlerini asarken bir grup aklı başında genç bilim insanının sorunun nedenleri üzerindeki araştırmalarını arttırarak sürdürmesi ve tartışmaları Türkiye'de Aybar'ın görüşleri üzerinden yapmanın tartışmaya önemli olanaklar sağladığını kanıtlaması belki de bu sürecin en umut verici tarafı olarak çıkıyor karşımıza. Zafer Doğan da önce yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışmasında "SSCB'deki büyük çöküşün ardından kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ve bunun için her zamankinden daha sağlıklı bir siyasi ortamın" olduğunu vurgulayıp Aybar'ın bu çerçevede oynadığı "buzkıran" rolünün altını çiziyor. Bu doğru bir saptama ancak bu saptamanın yörüngesi yazarı zaman zaman, özellikle kendi öznelliği içinde Aybar'a eleştirel yaklaştığı noktalarda birtakım açmazlara düşürmüyor da değil. Örneğin Aybar'ın "Marksist epistomolojiyi kavrayış" konusunu irdelediği bölümlerde (s.64), gene parti ve "yatay örgütlenme" konusunda örnek olarak verdiği Şili-Allende deneyimine yaklaşımında (s.71) ya da bir siyasi partinin üyelerinin niteliğinin o partinin niteliğini belirlemeyeceği gibi konularda... Aybar'ın Kemalizm konusunda çelişkiler içinde olduğunu söylemesi ya da ATÜT ( Z. Doğan AÜT' ü yeğliyor) değerlendirmesi bence genç akademisyenin Aybar'a yönelttiği eleştirel bakışta nesnel eksiklikleri de beraberinde getiriyor. Örneğin, Osmanlı bürokrasisinin "artı-değeri paylaştırma" hakkının ona sınıf karakteri verip vermemesi tartışmasında Aybar yüzyıllara dayanan bu bürokratik yönetim alışkanlığının Türkiyeli sosyalistlere de çok uygun gelebileceğine ve bu bürokrasinin fiilen "ilerici bir sınıf" olarak sosyalist harekete de damgasını vurma isteğinin önlenemezliğine ısrarla dikkat çeker (SDP Programı). Ancak Zafer Doğan, Aybar'ın "...verdiği cevaplardan çok; sorduğu soruların" önemli ve ufuk açıcı olduğunu açıkça belirtirken galiba bazı sorulara geçmişte verilen sığ yanıtların açmazından henüz kurtulmuş değil. Örneğin "Marx'ın sınıf bilincinin üretildiği ve sürdürüldüğü mekanizmaları ortaya çok açık koymaması nedeniyle, Aybar'ın Marx'a dönerek Lenin'e karşı çıkmasını çok anlamlı bulmamakta. (s.66)" Pozitivizmin Marx'ı ve ardılı olan dünya sosyalistlerini büyük ölçüde etkilediği elbette bilinen ve anlaşılır bir şey. Ama Aybar'ı görüşlerinde ardıllarından ayıran, bu etkinin sadece bir "üretim biçimi ve ortaya çıkardığı ilişkinin" yansımasının ötesinde, yazarın deyimiyle "diğer" ve "son derece karmaşık mekanizmalar"ının da üzerine kafa yormasından kaynaklanır. Burada eski pozitivist anlayışın ötesinde sınıf mücadelesi içinde yeni bir "nesne-özne" ilişkisinin ve yapıya etkisinin tartışılmasını istemesi yatmaktadır. Konu böyle ortaya konulunca, çöken sosyalist sistemde "hayli gelişmiş üretim güçlerinin toplumsal ve siyasal düzeye olan denkliğinin bozulmasının" oynadığı rolü de çözebiliriz.
SOSYALİZMDE BAĞIMSIZLIK SORUNSALI
Aybar'ın ve dönemin sosyalistlerinin özellikle üzerinde durdukları ve birbirlerinden koptukları konu, bağımsızlık kavramının içeriği ve hatta biçimi ile çok yakından ilişkilidir. Nitekim Zafer Doğan da kitabının hemen her bölümünde bu vazgeçilmez bağımsızlık kavramını yerli yerine koyuyor. Bence yapılan diğer araştırmalardan farklı ve ilerde olarak Aybar'ın bu temel karakteristiğini en iyi çözümlediği bölüm Aybar'ın Avrupa komünizmi ile olan ilişkisini ele aldığı bölüm. Burada Avrupa komünizmini ithal etmekle suçlanan Aybar'ın oldukça gözden ırak tutulan bir tavrını vurgulamış yazar. Avrupa komünizmini sadece "Tanzimat taklitçiliği yapmamak" için ya da taklitçiliğe karşı olduğu için değil ama aynı zamanda emperyalizme karşı adeta "tavırsız" olduğu için de benimsememektedir Aybar. Nitekim, yazarın alıntılarından anlıyoruz ki Aybar, örneğin İKP, İP, FKP'nin konumlarını belirlerken; "İtalya'daki, Fransa'daki, İspanya'daki gelişmeler, komünist partilerin ideolojik mücadelede hegemonya mücadelesine ağırlık verdiğini gösteriyor. İtalyan komünist partisi ittifaklar zincirini burjuvazi ile 'tarihsel uzlaşma'ya kadar uzatıyor" eleştirisini getirmekte. (s.278). Yazar gene aynı sayfalarda örneğin Berlinguer'in NATO ve AET'den ayrılmak gibi niyetlerinin olmadığını tespit eden Aybar'ın böylesi bir starateji ve politikayı benimsemesinin olanaksızlığını da ortaya koyuyor. Zira yazara göre zaten Aybar'ın "Türkiye'nin üstyapısal ve tarihsel özelliklerini de göz önünde bulunduran bir sosyalizm düşüncesi ile" oluşturduğu "Türkiye'ye özgü sosyalizminin en önemli özelliği ideolojik ve politik bağımsızlığa dayanmasıdır." Bu sosyalizm anlayışı, "ülke topraklarının 35 bin metrekaresini işgal altında tutan ABD emperyalizminin silahlı gücü olan NATO'dan hemen çıkılmasını ve AET'ye kesinlikle girilmemesini" vurgulamayı gerektirmektedir. Yazar Aybar'ın Avrupa komünizmiyle bu pratik ayrılığının ötesinde teorik olarak da ayrıldığı noktaları anlatmak üzere Nail Satlıgan'ın Aybar'ın Avrupa sosyalizminin sol kanadı olarak değerlendirildiği bir çalışmasına atıfta bulunurken (s.282) öte yandan Aybar'ın "Sovyetizm, sosyalizmin gerçekleşen bir şeklidir; fakat gerçekleştirilebilecek tek şekli değildir" diye yazdığı 1946 yıllarına atıfta bulunarak bu tezlerin Avrupa komünizmi tezlerinden çok önce Aybar tarafından ortaya atıldığına dikkatleri çekiyor (s.283).
SON OLARAK
Kitabının sonuna birisi TİP-TKP, diğeri TİP-SDP yapılanması içinden gelen iki sosyalistin görüşlerine de yer vermiş Zafer Doğan. Gerek Nabi Yağcı'nın gerekse Uğur Cankoçak'ın Aybar ve TİP için söyledikleri elbette çok ayrı değerlendirmelerin ürünü. Ama bu iki sosyalistin ortak olarak altını çizdikleri bir özellik -ki hemen hemen tüm sosyalistler bu konuda anlaşır- Aybar'ın bir eylem adamı olduğudur. Ve tüm görüşlerini aslında N.Yağcı'nın deyimiyle bir "reel-politiker" olarak eylem içinde oluşturmuştur. Buna bağlı olarak kitapta değinilen ve bugünlerde tartışıldığını bildiğim bir diğer konu da Aybar'ın TKP'li olup olmadığı tartışması. Bu ek konuşmalarda Doğan bunu da aralamaya çalışmış. Ancak iş bir belgeye gelip dayandığından ve böyle bir belge ortada olmadığından söylenenlerle yetinmek zorundayız. Bence, hep "bir şeyler" yapmak isteyen Aybar'ın çok önemli kısmı TKP'li olan dostları ile "bir şeyler" yapmış olması olasılığı büyüktür. Nitekim Nihat Sargın'ın kitabında da Aybar'ın oldukça illegal sayılabilecek bazı şeylerin içinde olduğu anlaşılır gibi. Bir "partizan" değildi elbette ama onlarla bir şeyleri paylaşıp bir şeyler yaptığı açık. Zaten dönem başka türlüsüne yol verir miydi ? Yazarının yargılarına katılıp katılmamak bir yana yaşadığı döneme damgasını vuran birisi olarak Aybar'ın "siyaset kuramı açısından" değerlendirmesini yapmak için Zafer Doğan çok emek sarf etmiş ve özellikle 1960 sonrası için Aybar'ın diğer akımlarla karşılıklı konumunu da incelemeye çalışan Z. Doğan , dönemi kendi siyaset kuramı anlayışı ile değerlendirmiş. "Türkiyeli Bir Sosyalist : Mehmet Ali Aybar" / Zafer Doğan/ Belge Yy. ,Ocak 2005/359 s.
CK, 24.02.2005

