İzmir Postası'nın Adamları

18/10/2006 · Kategori: Inceleme

İzmir Postası'nın Adamları


Sevgi ÜNAL

Çok değil; bir kahve taşımı, bir göz kırpışı, bir satır atlayışı önceydi. -Öyle olsun istiyorum- Vakitlerden tozlu bir öğleden sonra - doğuda yollar hiç temiz ve düzgün olmamıştır çünkü, hep tamir hep yenileme- bir otobüsün içinde çıkmışım yola, gidiyorum şehr-i Bitlis'e. O Bitlis ki, hinliğiyle nam salmış da işveli şiirler düzülmüş namına. "Görmek istersen şeytanla iblisi/Çık Dideban'a seyreyle Bitlis'i" Otobüs mola veriyor bir hayvan yerde kanlar içinde. Derken bir mola daha, yine kan yine kurban. Kanlar sürülüyor otobüsün her yerine. Yeniymiş, içindeki yolcuları kem gözlerden korumak için kan dökülürmüş otobüs için. Bir ses de kulağımda; "Merak etme evlat, ateş ona yakın olana dokunmaz," der durur. Kan mı ateş mi derken vardık Bitlis'e, yedik çiğ yumurtaları kafamıza kafamıza. Öğrendik. Âdettenmiş.Yepyeni bir otobüse biniyorum bu sefer Diyarbakır'dan. Yollar bozuk, otobüsler yeni, bir terslik var bu işte, derken; "Sayın yolcularımız, cümleten hayırlı yolculuklar. Yolunuz, bahtınız, cep telefonlarınız, her şeyiniz açık olsun!" diyen gençten bir muavin. Hayırdır inşallah. Açtık her bişeyimizi, düştük yola.


Yolda; "Yanımdaki teyze dürter; Evladım, yi bakem, elma soydum.Talebe misin sen?/Hıı, evet./Ne olcen?/Makinist, tiren sürcem./Eyi eyi, yaveş sür emme!"


Kitabın son cümleleri bunlar. Roman dışındaki bütün kitaplara, dergilere ve gazetelere sondan başlayanlara böyle olur. Vurgunu önce yer, sonra ağız tadıyla okur.

"HİKÂYE YAZMAKTAN ÇOK HİKÂYE OLMAK..."

Yazar, şöyle bir deniz kenarında oturur. Veyahut bir tepeye bakmaktadır içinden derin bir of çekerek. Belki sevmiyordur işini. Hep yazmaktır aslında düşüncesi. "Her şeyi merak eden suskun bir çocuktur ve anlar ki aslında hikâye yazmaktan çok hikâye olmak, hikâyeye karışmak istiyordur."


Otobüs yol alır, gözler hız kazanır, öyküden öyküye atlarken şehirler geçilir, inenler olur, sonra binenler. Yanımdaki teyze dürtmez olur. Yaşlıdır ne de olsa. Uyur. "Öküzün kuyruğu olacağına, tavuğun başı ol," der ve balıklama dalar öykünün içine yolcu. Orada yazarı görür, orada okuru görür, öykü yol olur bir kere, gittikçe içine alır, bırakmaz olur.


Foto Nuri'nin resimli hatıratı anlatır durur: "Rahmetli dedem, bir adamın duruşuna değil bakışlarına inan," derdi. (...) "Gece siperden kim kaçacak akşam içtimasında anlardım. Onca yorgunluğa, bitmişliğe rağmen adamın içinde uçup duran kelebeğin pırıltısı gelir oturur gözlerine. Gece bu çukurdan uçacaktır."


Öykünün içinde bir Hacı peydah olur. Gülüşü hayra (!) yorulur. "Aman Hacı bir daha gülme! Çarşının lagar kapağı açıldı sanki. Yarısı aşınmış koyu dişlerine sarı, yeşil çaputlar bağlamışlar. İhtiyarın ağzı türbe önü gibi. Pas kesmiş dilini yatır saymışlar."

"İKİ YANI KESKİN BIÇAK..."

Yolun sonu; İzmir. Şimdilik. Yepyeni otobüsten her şeyimiz açık iniyoruz. Bu şehir, bu gâvurun dölü, bırakmayacak yakamı, diyorum içimden. Bir Amazon'un kopardığı sağ memesinin yerine koysam kendimi, bu şehir esirger mi kederini benden?"İzmir Postası'nın Adamları" elimde. Ahmet Büke'den. Yazgım onu okumakmış yollar izler boyu. Çıkıp başka bir şey desem. Yok, hayır, olmayacak. Yazarın peşisıra karışıveriyorum ben de öyküye. "Evlat, bu bizim yazgımızdır. Dedem zincir ve kilidin içinden geliyordu. Demire tutsak olması onun sırrına ermesini de sağladı aynı zamanda. İki yanı keskin bıçak gibidir hayatımız. Zincirlenen de zincirleyen de bizim ruhumuzun iki yarım elmasıdır!"Elmam ikiden fazla parçaya bölündüğünde almıştım kitabı elime. Yazmak mı? Bak işte onu sormayacaktınız. Kendime en uzak olduğum zamanda, yazıya yaklaşmaktı kurtuluşum. Bu kitabı da ne mutlu ki Antakya'da duymuş, Ankara'da almış, Diyarbakır-İzmir yollarında okumuşum. sevgiunalhotmail.com


İzmir Postası'nın Adamları/ Ahmet Büke/ Kanat Yayınları/ Eylül 2004/ 130 s.
CK, 02.03.2006

Ahmet Büke'den "İzmir Postası'nın Adamları"
Nefretin yok edemediği...

Ahmet Büke, İzmir Postası'nın Adamları'nda insan ömrünün çeşitli evrelerini, her birini kendine has handikapları, çalkantıları, pişmanlıkları, acı tatlı olaylarıyla, kısacası insanın türlü hallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İçimize ayna tutuyor ki, söylenmedik söz kalmasın.

Erhan CEYLAN

İzmir Postası'nın Adamları, acıları, sevinçleri, hırsları, kahramanlıkları, alçaklıklarıyla bütün bir insanlığın aynı tren garında buluşmasının hikâyesidir diyebiliriz bir bakıma. Sıradan insanların pek de sıradan olmayan hikâyeleridir bunlar. Kahramanların başlarına gelen olaylar bizi rahatsız eder, üzer, huzurumuzu kaçırır; hatta zaman zaman mide bulandırıcıdır. Rahatsız oluruz, çünkü, olayların içinde kendimizi veya bir yakınımızı bulabiliriz pekâlâ. İç içe yaşadığımız insanları ve olayları yüzeysel bir bakışla, göründüğü kadarıyla değerlendiririz, arkasını, derinde olanı fark etme zahmetine katlanmayız çoğu zaman, ya da; biliriz de bilmezden geliriz; yüzleşmekten korkarız çünkü... Kutsal aile kavramını, aile içi ilişkilerin dışarıdan kolay kolay görülemeyen yüzünü sorgulayan "Kara Erik Yazı" adlı hikâye karşılıyor ilkin bizi. Aynı çatı altında sürüp giden, buluşmayan, bölüşmeyen, kesişmeyen yaşamlar; bunun doğal sonucu olarak, öteki öykülerde de karşımıza dikilen nefret, şiddet, sevgisizlik, mide bulandıran olaylar sarmalında gitgide büyüyen yalnızlığının yaralarını saramayan insanlar. Savaşacak gücü kendinde bulamayan birey, akışa bırakacaktır kendini. Giderek durağanlaşan, renksizleşen hayattan bir kopuş, vazgeçiş, teslim oluş süreci başlayacaktır kaçınılmaz olarak. Üretkenliğini, yaratıcılığını, insan olma bilincini yitirecek; kendisine dayatılan başka hayatları yaşamak zorunda bırakılacaktır.Hikâyenin ana karakteri Hala ve günlüklerini kaydettiği "mavi defteri" etrafında dönmektedir olaylar. Bu defter, anlatıcının da belirttiği gibi, ailenin gayriresmi tarihidir aynı zamanda. Hala'nın esrarengiz bir şekilde ölümü -cesedi bulunamamıştır- ile başlayan esrarengiz olaylar, anlatıcının babası Selim'in ani ölümünün ardından daha kırkı çıkmadan mezarının esrarengiz bir şekilde açılması/eşelenmesiyle devam eder. Sonuçta da hemen hemen eşzamanlı olarak, mavi defterin sonuna bir yaprak eklenmesiyle son bulur (mu?)
YAŞAMDAN KOPUŞ
Hala, nedeni anlaşılamayan bir şekilde, babası Nalbant Asım'ın ölümünün ardından, gizlice gözlerini çıkarmış, odasında sakladığı bir kavanozun içine koymuştur. Mavi deftere eklenen sayfadaki şu cümle, Nalbant Asım'ın akıbetinden Selim'in de kaçamadığını göstermektedir: "Sonsuza kadar birbirinize bakın şimdi. Göz kapaklarınız bile yok utancınızı örtecek". Selim'in gözleri de kavanozdaki yerini almış olmaktadır böylece. Peki nedir bu ritüelin anlamı? Kanlarını taşıdığı bu iki erkeğin gözlerini çıkarıp aynı kavanozda saklamasının ardında yatan nedir? İlk akla gelen nefret, iğrenme... Peki nasıl olur da insan babasından, öz kardeşinden böylesine nefret edebilir ? Bunun yanıtını günlüğün son sayfasındaki şu cümle veriyor : "Sizin terli soluklarınızı vücudumdan hiç yıkayamadım". Yazar bu hikâyede Türk toplumunda hayli yaygın olmasına rağmen daha yeni yeni su yüzüne çıkmaya başlayan bir gerçeğe, cinsel sapkınlığa vurgu yapıyor: Aile içi cinsel şiddet; yaygın kullanımıyla ensest! Bu olaylardan örselenen, bir başka kadının, Selim'in karısının yaşamdan kopuşu, sürekli bulutları seyreder oluşuyla anlatılıyor. Polisler tarafından götürülen ama döndüğünde artık aynı insan olmayan komşu kızın dramı, farklı şekillerde olsa da anneninkiyle kesişmektedir: Örselenen, aşağılanan kadın cinselliği... Bir başka açıdan baktığımızda, Hala'nın yaşamdan, insanlardan nefret derecesinde uzak oluşu bağlamında bir ölü sever olduğunu (nekrofili değil) düşündürtecek belirtiler de yok değil.. Örneğin: Selim doğduğu gece onu "ölü bir balığa benzetmesi ", köşedeki ev yandığında yanan tahtaların kokusundan şehevi bir haz almış olması, göz çıkarma ritüeli...bütün bunlar yaşayana, canlı olana tahammül edemeyişin bir dışavurumudur aynı zamanda. Yazar, okuru birazcık zorlamak için olsa gerek, birtakım muammalar bırakmış; bu, hikâyeyi daha da çekici hale getiriyor. Bu ilk hikâye, ötekiler hakkında ipuçları da vermektedir okuyucuya. Kahramanları yerleşik değerlere uyum sağlayamayan, kendini pis işlerin içinde bulan, çatışma noktasına geldiğinde maddi/manevi şiddet uygulamaktan kaçınmayan, içimizden insanların hikâyelerini görüyoruz. Şiddet sıklıkla çıkıyor karşımıza. Kahramanlar, şiddetle yoğrulmuş ilişkilerin bazen etken bazen edilgin tarafıdırlar. Bireyin yerleşik değerlerle çatışmasını, fakat güçsüz olduğu için baş edemeyişini ve kurtuluş olarak ölümü seçişini görürüz. "Clark Fehim'in Fena Sonu" adlı hikâyede Fehim'in yolu Zeliha adlı bir kızla kesişmiştir bir şekilde. Herkese kardeşi diye tanıtmıştır onu. Sonunda Zeliha'ya âşık olur. Fakat raconda "kardeşim" dediği bir kıza kötü gözle bakmak yoktur. Hatta düşüncesi bile yanlış, dahası kirlidir. "Ben günahkârım, olmayacak bir aşka düştüm, kendime bile anlatamıyorum," diyerek açıklayacaktır içine düştüğü pis durumu. Bocalar, fakat bir çıkış bulamaz. Güçsüzlüğünün, çaresizliğinin sebebiymiş gibi, sevdiği kadının penceresine kurşun sıkar; şiddet uygular. Son kertede şiddetin namlusu kendine dönecektir...
ANA TEMA: ÖLÜM...
Hemen hemen bütün hikâyelerde ölüm ana temadır. Çekmeden, çektirmeden, kolayca ölüverir insanlar. Rakıya buz almaya gider gibi... Kimisi de sırra kadem basar ki; ölümden acıdır. Onlar yaşarken de kimse farkında değildir zaten... İhtiyaç duyduğumuzda çağırdığımız, sonra unuttuğumuz... Kiminin başucunda bir kedi bulunur son nefesini verirken, kiminin klarnet veya tütün sarısı bir mendil... Ölümleri bir acınma, dövünme duygusuyla değil, sevgiyle, dostlukla paylaşılan anların buruk bir sevinçle hatırlanacağı dönüm noktası olarak kabul etmemiz gerektiğini görürüz. İzmir Postası 'nın Adamları'yla tarihte bir yolculuğa çıkıyoruz zaman zaman. Bu öyle keyifli bir yolculuk olmayacaktır fakat. Siyasi entrikalarla dolu çalkantılı bir dönemde, acılı, sancılı bir kuşağın var olma mücadelesinin şiddet bağlamında el alındığı bu hikâyede ("Yüz Elli İkilikler") aynı safta yer alan iki dava adamının arasında gelişen dostluk anlatılmaktadır. Kendi menfaatlarından başka bir şey düşünmeyen egemen güçlerin, kirli işlerinin üstünü örtmek için ilerici, yurtsever insanları, vatan haini yaftası altında, yine kendisi gibi ikiyüzlü işbirlikçilerine kırdırdığı o günlerde, askeri darbecilerin dar ağaçlarında sallandırılan vicdanlardır aynı zamanda. Rejimler yıkılır, diktatörler bir gün devrilir; asıl sorgulanmak istenen şudur: İnançları uğrunda canlarını veren o insanlar (ilericiler, yurtseverler) boşuna mı öldüler? Onların mücadelesi kalanların yüreklerinde, belleklerinde bir tortu bırakabilmiş midir? Ölüm bir son mudur?Hayatın dönüşen, dönüştüren; dönüştürürken yıkan, bozan yüzü. Yitirdiklerimizin yerini başka bir şeyle doldurmaya çalışırken bir türlü yerli yerine oturmayan parçalar. Ritim bozulmaya görsün bir kez; bütün orkestra birbirine girer, sazlardan çıkan zavallı bir gürültüdür sadece. Hayatın ritmi bozulduğunda insan nasıl bocalar, nereye gideceğini, nerede duracağını bilemeden duraklar arasında dolaşır durur. Hep yanlış adresler verir danıştığı insanlar. "Kanatları Gümüş...", film oynatıcılığından emekli olunca kendini onulmaz bir boşluğun içinde bulan Dikran'ın hikâyesidir. Ömrü sinema makinesinin başında film söküp takmak, kopan filmleri yapıştırmakla geçmiştir. İşine âşık bu adam, sonunda kendi filmlerini yapmak için çarşı pazar dolaşır, konularını tasarladığı filmlerin sahnelerini hayalinde canlandırır, gözlemler, kaydeder zihnine. Aslında hepimizin hayatından damıtılmış "küçük hikâyelerdir" aynı zamanda bunlar. Bu arada başına olmadık işler gelir. Sonra da bu hikâyeleri-kendince filmleri- klarneti eşliğinde, kendi gibi birer tutunamayan olan mütevazı seyircilerine aktarır. Böylece, her gün yenilenmekte, bu sayede hayata tutunabilmekte, yalnızlığını biraz da olsa paylaşabileceği insanlar arasında hem de kendi sinemasını yapabildiği için mutlu; yeni umutlar çoğaltmaktadır.
YALNIZLIKTAN KURTULMAK
Yalnızlık en büyük belasıdır insanların. Kurtulmak için ne mi yaparlar? Kendileri gibi yalnızları buldukları için, bölünecek yerde inadına çoğalır yalnızlıkları. Birbirlerini severler elbet, ta ki; en büyük yalnızlık ölüm ayırana kadar. Hayatın pisliği, acımasızlığı, yanında güzel yanlarını da es geçmeyen hikâyeler bunlar: İnsanı sevmeyi, doğayı, hayvanları, denizi sevmeyi, paylaşmayı bilen insanların hikâyeleri. Sevgisizliğin, nefretin, şiddetin karşısında bunalan, çıkmaza düşen; fakat yine de yaşama arzusuyla dolu sıradan insanlar; hemen yanımızda bitiveren, vapurda, minibüste yan yana oturduğumuz, otobüsün askılarını ararken ellerine değdiğimiz, küfürleştiğimiz... İnsanın insana verebileceği en güzel hediye olan sevgi, bir sarı mendilde, bir yavru kedinin gözlerinde somutlaşır. Hayatı fazla ciddiye almayan, inceden alay eden, bugünü, hatta ânı yaşamayı meslek edinmiş insanlar da buluruz bu hikâyelerde. Bazen yaşadığımız olayların düş mü gerçek mi olduğunu ayırt etmekte zorlanırız. Bazen de "Keşke rüya olsa bütün bunlar" dediğimiz de olur, "Sürpriz Yumurtlar" hikâyesinde olduğu gibi. Zihnimizin bize oyun oynadığını düşündüğümüz bir anda gerçeği tüm çıplaklığıyla etimizde duyarız.Yaşadığımız sıkıntıların kaynağını bilemeyiz çoğu zaman. Çağımızın insanı gitgide, hayattan daha az zevk almakta, mutsuzlaşmaktadır. Dünyanın globalleşmesiyle birlikte, önceden çok uzağında olduğunu sandığı problemleri birdenbire kendi içinde, etinde hisseden insan çaresizdir. Kaçacak, saklanacak yer kalmamıştır. Irak'ta, Afganistan'da, İrlanda'da patlayan bombalar artık sofralarımızda, yatak odalarımızın içinde, bir kafede yorgunluk çayı içerken ya da masa başında çalışırken içimizde, yüreğimizde patlamaktadır. Dünyanın çılgınlığından, insanların sevgisizliğinden, kaba sabalığından bunalan birey, bir dünya yaratıp kendini oraya hapsetmekte, mutsuzluğunu insanlardan kaçıp kendi içine kapanarak yenebileceğini sanmaktadır. Basit, sıradan, sorumluluk getirmeyen, kafa yormayı gerektirmeyen uğraşlarla avunmaya çalışmaktadır. Hangimizin unutamadığı çocukluk anılarımız yoktur? Hangimiz o günlere bir yolculuk yapmak istemeyiz? Büke'nin hikâyelerinin bazısında da, çocukluğun sevinçli, hüzünlü hatta gülünç yüzünü görürüz. Ahmet Büke, İzmir Postası'nın Adamları'nda insan ömrünün çeşitli evrelerini, her birini kendine has handikapları, çalkantıları, pişmanlıkları, acı tatlı olaylarıyla, kısacası insanın türlü hallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İçimize ayna tutuyor ki; söylenmedik söz kalmasın. İzmir Postası'nın Adamları/Ahmet Büke /Kanat Kitap/ 136 s.
CK, 07.04.2005

Mustafa Sancar'dan bir öykü bir roman

İnsan acılarından damıtılanlar

Mustafa Sancar, iyi bir gözlemci, insanın iç dünyasını çözümleyen iyi bir anlatıcı. Son yıllarda yaşanan insanlık acılarını, yaşadığı çevrelerde gözlemleyerek başarıyla yansıtıyor. Akıcı, insanı sarıp sarmalayan bir dili var. İnsanı ayakta tutan etkenleri çok iyi özümseyerek tanıtıyor.

Hasan AKARSU

Yazar Mustafa Sancar, 1955 Urfa- Siverek doğumlu. İlkokulu, ortaokulu, liseyi Siverek'te okur. 1976'dan beri Çorlu'da yaşamını sürdürür. Şimdiye değin iki kitabı yayımlanır: Dünya Gözlü Sevgili (Uzun Öykü), Palyaço'nun Ayna Sığınağı (Roman).

DÜNYA GÖZLÜ SEVGİLİ

Dünya Gözlü Sevgili için uzun öykü denilse de roman olduğunu söyleyebiliriz. Bu yapıtında yazar, anlatıcının sevgilisini arayışını yansıtıyor. Anlatıcı, yıllarca aradığı sevgilisini buluyor mu? Urfa yöresinden çıkıp dünyayı gezerek gördüklerini, duyumsadıklarını anlatıyor bize. Otomatik silah seslerinden sonra alanda, kanlar içinde yatan iki ölü, kan davaları, Nemrut'taki Tanrılar... Bir güvercinle uçuyor düşler ülkesine. Roma'da yüzyıllar önce yaşananları düşlüyor, Sezar'ı anımsıyor, geçinmek için etlerini satan kadınları gözlüyor. Afrika'yı geziyor, bitkin, yılgın insanları görüyor. Sevgilisinin de onların arasında olabileceğini düşünüyor. Kölelerin acılarını, köle ticaretini, kendisinin de köle olarak satılıp Afrika içlerine götürüldüğünü, misyonerlerin gittikçe zenginleştiklerini, sömürünün arttığını belirtiyor ve sevgilisine seslenirken misyonerleri kınıyor: "...Lanet olsun onların bu onursuz düzenine, aşkı kabul etmeyen yüreklerine lanetler olsun! Sevgili... Yüreğimde tütüyorsun burada. Seni öylesine özledim ki...Acılar içindeyim ve öyle yorgun; öyle de çok uykum var ki, anlatılır gibi değil. Gece ayazında ağrıyan sırtımı toprağa veriyorum. Ayışığı yok. Gökyüzü yıldız dolu. Göz kapaklarım kayan bir yıldızın gittiği yerde kapanıyor..." (s.17) Anlatıcı, avcıdan kurtulan karaca ile özdeş tutuyor kendini. Bir Yörük ananın hazırladığı azık torbasını alıp Akdeniz'e iniyor. Genç kaçaklarla karşılaşıyor, yine sevgilisini anımsıyor: "...Ey sevgili; Yüreğim senin sevdana bağlanalı bu yaşlardayım işte. Bu delişmen çağlarda seni aramaya çıkmıştım. Bir gün, bir yerde, hiç olmazsa elini tutabilmek; gözlerinin okyanusunda bir damla olabilme umuduyla ne çok acılı zamanlar yaşadım...Bırak açlığı, bilek kanatan köle zincirleri bile dizginleyemedi sana tutkumu..." (s.26) Bir kasabaya varıyor sonra, halini görüp acıyanlar ona yardım ediyorlar. Bir çadırda arslanla gösteri yapan ailenin dramına tanık oluyor. Kızılderililerin, kötü beyaz adamlarla savaşlarını düşünüyor. Kızılderili çadırlarına konuk olarak gidiyor, onlarla birlikte göç ediyor. Kış koşullarında ölenlere üzülüyor. Kurulan Kızılderili köyünde yaşananları, Ganj Nehri'nin kıyılarını düşleyip anlatıyor sevgilisine. Himalayalar'a çıkıyor, tapınaklara giriyor: "...Ha buldum ha bulacağım diye seni çok aradım bu renk ve yontular ülkesinde. En çok kırmızıyı tanıdım, bir de maviyi...Kırmızı önce güneşteydi, sonra gülde; yoksulluktaydı kırmızı, açlıktaydı...Küllerden sonra Ganj'ın griliğine atılan karanfildeydi veya iki damla kanındaydı serçenin toprağa düşen!... Şimdi nerdesin sevgili? Hangi rengin özünde, hangi kuşun anaç kanadındasın? Uzak zamanların hangi boyutunda, hangi bulutun yağmurusun yüreğe akan? Yoksa, yoksul bir dostun fırın önünde avucunda mısın ekmeğine açılan, neredesin?..." (s.43) Dağlarda gezerek bir çöle ulaşıyor sonunda. Bulduğu bir kervansaraya sığınıyor. Oradaki yaşantılara tanık oluyor. Yabancılaşmadan uzak, insan sıcaklıklarını, dostlukları seviyor. Hancı Nubar'ı ve acılarını tanıdıkça, çocukluğunu anımsıyor. Kardeşi Zeliha'yı, annesini ve köylere giderek günlerce dönmeyen, çerçicilik yapan babasını unutamıyor. Bir gün babasının cenazesinin getirilişini, mallarını alan hırsızların başını da taşla ezerek öldürmelerini, askerliğini, Yemen'e gidişini, döndüğünde annesinin de öldüğünü, kardeşi Zeliha'nın komşu köyde bir adama para karşılığı satıldığını, iki yıl sonra da ince hastalıktan öldüğünü vb.Anlatıcının okyanus gözlü sevgiliyle buluşma özlemi sürüyor. Kervansaray'dan ayrılıp yollara düşüyor yine. Bir sabahçı kahvesinde sunulan çayı içiyor, gezintiye çıkıyor. Çeşme başında gördüğü yaşlı kadın eve gidip ona yiyecek paketi hazırlayıp getiriyor. Bu kasabada, genelevden kurtardığı kadınla yaşayan bir ayağı kesik adamı tanıyor. Çöplükte şeytandır diye çocuklar tarafından taşlanıp yaralanıyor. Bir yaşlı adam onu hamamına götürüp temizlenmesini sağlıyor. Sevgilisini bulamayınca oradan da ayrılıyor ve bir tren istasyonuna ulaşıyor. Yakındaki bir kulübeye sığınıyor, kargalarla birlikte yaşıyor. İstasyon görevlilerinin yardımını görüyor. Bir gün sevgilisinin bu istasyona geleceğine inanıyor. Trenle kasabaya getirilen şehit askerlerin cenazelerini görüyor, kardeşin kardeşi kırmasını kınıyor. Zorlu bir kışta, bu kez trene binip İstanbul'a gidiyor. Ekmek arası balık yiyenleri, gece sarhoş dolaşanları görüyor, sunulan içkiyi içmeyince sarhoşun sözlerini dinliyor: "...Neden, neden içmiyorsun ihtiyar? Yoksa, şarabın ve İstanbul'un güzelliğinden şüphen mi var?...Durmadan bağırıyordu denize. Birden döndü, hızla yanımdan geçip gitti orta yerde durdu, bağırdı: Baksana kar yağıyor, düğün var bu gece, dedi. Şarap günahından arınıyor: Çünkü İstanbul gelin oluyor! Kutlaman gerek bunu ihtiyar. İstanbul bu gece yeniden aklanıyor! Herkes içmeli...Herkes içmeli...Herkes..." (s.96) Anlatıcı, geceyi sığındığı kayıkta geçiriyor. İnsanların acımasızlığına tanık oluyor bu kentte. Çöplükte dolaşırken yakındaki bir ev sahibi onu evine konuk ediyor, yıkanıp arınmasını sağlıyor, karnını doyuruyor. Sevgilisini birlikte aramalarını öneriyor. O evden habersizce kaçıyor, yine dağlara çıkıyor. Bundan sonra, sevgilisini bulma umudunu yitiriyor. Bir akasya ağacının altında, kardeşi Zeliha'nın mezarını buluyor ve yine sevgilisine sesleniyor: "...Sevgili! Yoruldum artık. Ömür merdiveninin son basamağına geldim diye bir his var içimde nedense...Ne gidebileceğim bir yer ne de derman kaldı dizlerimde sana gelecek. Aslında mutluyum da; kardeşime kavuşmam, dünya gözüyle yeğenimi, onun gül yüzlü çocuğunu görmem az bir şey mi? Sen istersen burada da buluşabiliriz... Sana anlatacak öyle çok şeyim var ki... Gelsen de dinlesen kuş kanadının sesinden bile ürken karaca yüreğimin ağlatısını..." (s.121) Gelen bir ses ona, sevgilinin adalet olduğunu sesleniyor sonunda. Yeryüzünde adaleti aramanın mutluluğuyla yaşamı sona ererken sevgilisine kavuştuğunu duyumsuyor.Yazar, yalnızca yakın çevresinde, yurdunda yaşananlara tanıklık etmiyor, dünya tarihine bakarak evrende yaşananları da kucaklıyor bu uzun öyküsünde. Bozulmamış insan ilişkilerinin yanında, düzenin getirdiği ilişkilerle yabancılaşan, acımasızlaşan insanı da tanıtıyor ve sevgili uğruna, adalet uğruna savaşım vermenin erdemini yüceltiyor.

PALYAÇONUN AYNA SIĞINAĞI

Bu romanında yazar, yurdumuzun güneydoğusunda ve batısında yaşananları bir aile çevresinde gelişen olaylarla birlikte yansıtıyor. Palyaço Cezmi Aymaz'ın hapiste yaşadıkları, çıktıktan sonra geriye dönüşlerle anlatılıyor. Hapisteki Vişneci Yazar'ın kitabı basıldığı zaman duyduğu sevinci unutamıyor Cezmi. On bir ay onunla aynı koğuşta kalıyor. Çıktığında adını değiştirip Aydoğan oluyor ya da anasının Aydo'su. Yaşlı anasıyla Çorlu'ya yerleşip orada yaşamını sürdürüyor.Çorlu'yu yazarın gözüyle tanımanın mutluluğunu yaşıyoruz. Selvili kahvesinde çaycı Şaban Usta'yı, komşuları Pakize Kadını, seyyar kuruyemiş satıcısı Balkan göçmeni Efrayim Dayı'yı, Urfalı Terzi Ömer'i, Meyhaneci Muhsin Abiyi, Balıkçı İlhami'yi, Berber Aydın Ustayı, Bakkal İbrahim Onay'ı vb. Annesi Aygül, Urfa'daki yaşadıklarını anlatıyor oğlu Aydoğan'a. Babası İbrahim Halil'in kaçakçılık sırasında mayın tarlasında öldüğünü, kardeşi Azad'ın Beyaz güvercin ardında dağlara kaçtığını, hiçbir haber alınamadığını, kızkardeşi Duçem'i, Balıklı Göl'de yem sattığı çocukluk günlerini, sonra Vanlı Bedirhan'la on dört yaşında evlendiğini, Adana'ya göç edip yerleştiklerini, Aydoğan üç yaşındayken babasının kan davasından vurulup öldürüldüğünü vb. oradaki yaşantılarını anlatıyor. Aydoğan, Adana'da geçen yılları anımsıyor. Ortaokula giderken bir sirkte çalışıyor, palyaçoluğa özeniyor ve okulu bırakıyor. Semiramis işi bırakınca, patron Aydoğan'ın annesine balıkçı kız olmasını öneriyor. Bir süre bu oyunu oynuyor Aygül Hanım. Sirk Adana'dan taşınınca, onlar da oradan ayrılmak zorunda kalıyorlar. Patron içkici ve kumarcı. Paralarını zamanında ödemediği gibi, Aygül Hanımı kumar borcuna karşılık başkalarına satmaya kalkışıyor. Aydoğan, namuslarına yapılan bu sarkıntılığı sindiremediği için bir kış günü kaçırıp çırılçıplak bırakıp bir ağaca bağlıyor patronu. Sabahleyin donmuş olarak ölüsü bulunuyor. Aydoğan öldürmek niyetinde olmadığını, cezalandırmak istediğini söylese de uzun yıllar hapis yatıyor. Anacığı Aygül, ona yıllarca bakıyor, hiç yalnız bırakmıyor. Hapisten çıkınca da Çorlu'ya yerleşiyorlar. Aydoğan sabıkalı olduğu için iş bulamıyor. Hiçbir gelirleri yok. Geçim sıkıntısından bunalıyor ana oğul. Komşuları Pakize Hanım arada sırada yardımlarına koşuyor. Aygül ananın diktiği çetikleri, çorapları, çalıştığı fabrikada arkadaşlarına satıp parasını getiriyor. Kimi kez de borç para veriyor. Güneydoğu'da terör olayları sürüyor. Aygül ana, kardeşi Azad'ı merak ediyor, yedi sekiz yıldır dağlarda olduğunu düşlüyor. Radyodan zam haberlerini duydukça daha da bunalıyorlar. Aydoğan, badana boya işi arıyor. Omurtak Caddesi'nde geziniyor. Bu sırada tanıdığı Balkan göçmeni Efrayim Efendi'yle konuşuyor. İnsanların yaşadıkları yerlerden koparılmasının acıları yansıyor sözlerinde: "...Ötede kalsaydık bu kadar rezil olmaz, böyle ayaklar altına düşmezdik...Ama burada da kendi vatanımızdayız, kendi dilimizi rahatça konuşuyoruz, karışan yok, gazetemizi okuyor, televizyonumuzu seyrediyoruz. Fakat fakir isen, şerefin, kişiliğin, insanlığın, dilin önemi yok burada. Nasıl desem Aydoğan Efendi, insan lazım nerde yaşarsa yaşasın önce rahat olmalı, hür olmalı...Nasıl desem kızanım, büyüklerimin, babacığımın, anneciğimin, iki ağamın mezarı var orada. Evimiz, ineğimiz, keçimiz, tavuklarımız, ördeklerimiz vardı. Bahçemizde erik ağaçlarımız vardı. Çocukluğum, gençliğim geçti ötede, orayı çok özlüyorum... Sen öyle değil misin kızanım?..." (s.45) Aydoğan, kimi kez Urfalı Terzi Ömer'le dertleşiyor: "...Aydoğan onun gibi düşünmese de hak vermiyor değildi. Anlıyordu onu, Efrayim Dayı da geçmişi arıyordu. Biri Balkan'dan gelmiş, diğeri ülkenin doğusundan. İkisi de topraklarını özlüyordu. Aslında özlenen ne ırmaklar ne de üzüm bağlarıydı. Özlenen geçmişte yarım ve yaralı bıraktıkları ömürleriydi, başka bir kültüre göç etmenin sancısıydı çektikleri...Ve bir çırpıda her şeyi silmek zorunda kalıyordu insan. Ömer Usta'ya ağır geliyordu memleketinden uzak olmak. Annesi de öyle değil miydi?..." (s.76) Aygül ana, oğlunun üzerine titriyor, yemeğini, çayını, kahvesini yapıyor. Kimi kez komşuları Pakize Hanım'a gidip dertleşiyor.

YAZAR OLMA İSTEĞİ...

Anlatıcı, Çorlu Ticaret Borsası'nın çevresini tanıtıyor. Aydoğan, simitçi çocuğun, ufak paralarını sayıp kuşçuya vererek kafesten aldığı bir kuşu özgürlüğüne kavuşturmasına seviniyor. Yazar olmak istiyor, yazarak geçinmeyi düşlüyor ve simitçi çocuk için: "Seni de yazacağım yüreği büyük çocuk, seni de... (s.134) İşte o çocuk, o içinde ışık büyüten çocuk... Ne yaptığını gözlerinle gördün. Küçük bir can kurtarmak için bütün parasını verdi... Zaten onun o hareketini görünce yüreğinin ne denli büyük olduğunu anladım..." (s.138) Akdeniz güneşine özlemle yaşıyorlar Çorlu'da. Aydoğan, palyaçosuna dört yıldır ölüm korkusuyla yaşadığını, bu yaz da evlenmeyi düşünmediğini anlatıyor. Aygül ana, geçmişini anımsayıp "ceylan yazgısı" yaşadığını söylüyor oğluna. Ceylanların yerli yersiz avlanıldıkça, Urfa yöresinden nasıl kaçtıklarını, sonra da o yörenin bozkırlaştığını belirtiyor. Çorlu'da yaşatılan gelenekleri çok beğeniyorlar. Sözgelimi kına gecesi eğlencelerini gördükçe yaşama sevinçleri çoğalıyor. Aydoğan, anasını Adana'ya götüreceğini, babasının mezarını ziyaret edeceklerini söylüyor. Bu özlemle geçiyor günler. Çaycı Şaban Usta'nın yardımıyla bir iş buluyor Aydoğan. Tekirdağ'a Selim'in çeyiz dükkânının açılışına gidiyor. Muratlı Caddesi'nde bulunan dükkânın açılışında palyaço olup çocukları sevindiriyor, ilgi topluyor. Ertesi gün aynı iş için yine gidiyor. Eline geçen parayla biraz olsun rahatlıyorlar. Aydoğan'ın Tekirdağ'daki balıkçı barınağı izlenimlerini şöyle anlatıyor yazar: "...Barınağı çevreleyen balıkçı evlerin atermit kaplı çatıların üzerinde bekleşen pelikanları görünce tuhaflaştı, gitmedi, demir korkuluklara dirseğini verip onları izlemeye başladı. Kendisi gibi onları seyreden başka biri daha orada duruyordu. Adam yan tarafa birinin geldiğini anlayınca dönüp baktı. Eski paltosunun yakasını başının yarısına kadar çekmiş, beyaz sakalı uzamış, yüzü kırış kırış çizgilerle dolu olan biriydi. Aydoğan ona başıyla selam verdi. Adam da sessizce selam verip yüzünü yeniden pelikan kuşlarına çevirdi. "Bu garip kuşların burada bulunması çok enteresan doğrusu" dedi birden Aydoğan. Bu sözler adamı şaşırtmadı. Öylesine dönüp baktı..."İçlerinde yedi sekiz senelik olanı var! " dedi. "Daha kalabalıktılar çoğu öldü." Aydoğan meraklanmıştı, tekrar sordu: "Kim bilir nerelerden gelmişlerdi buraya?" Başka topraklardan sıcak ülkelerden... Her yıl göçüp gelirler... Onları izleyen kirli şapkalı, kirli saçlı, paltolu adam kafasına şişeyi dikmiş, şarap içiyordu..." (s.176-177) Aydoğan, belki aylar sonra ilk kez taze istavrit alarak Çorlu'ya dönüyor. Anası balıkları görünce çok seviniyor, birlikte pişirip yiyorlar. Elleri birazcık olsun rahatlıyor; ama ertesi sabah anasının isteğiyle işkembe çorbası içmek için çıktıklarında caddeden karşıya geçerlerken bir kamyon çarpıyor ikisine de. Anası ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılıyor ve ölüyor. Aydoğan, dünyadaki biricik varlığını yitirdiğine inanmak istemiyor. İkindi vakti Süleymaniye Camisi'nden cenazesi kaldırılıyor ve Çorlu mezarlığında toprağa veriliyor. Geceleyin başsağlığına gelen konuklar, Bahçıvan Kadir'in evinde ağırlanıyor. Cenaze giderlerini, Kadir ile Terzi Ömer karşılıyorlar. Aydoğan birkaç gün hiçbir yerde tutunamıyor. Anasının mezarına gidiyor, onunla konuşuyor mezarı başında. Kar yağıyor bir yandan. Berber Aydın Usta'da tıraş olup eve dönerken kuşçuyu görüyor. Elinden kafesi kaptığı gibi kuşları salıyor, şaşıran kuşçu ona saldırıp alabildiğine dövüyor. Yerden zorla kalkıp yürüyen Aydoğan eve kanlar içinde geliyor, aynanın karşısına geçip palyaço kılığına giriyor. O gecenin sabahında ona yemek getiren Pakize Hanım'ın oğlu Aliş, ölüsüyle karşılaşınca koşup haber veriyor. Polisler, savcı geliyor, tutanak tutuluyor. Ölmeden önce yazdığı notu okuyor savcı: "Bu öykü; toprağından denizler ötesi uzaklıkta, sürüsünü yitirmiş, yorgun, ihtiyar bir pelikanın öyküsüdür aslında." (s.220)Mustafa Sancar, iyi bir gözlemci, insanın iç dünyasını çözümleyen iyi bir anlatıcı. Son yıllarda yaşanan insanlık acılarını, yaşadığı çevrelerde gözlemleyerek başarıyla yansıtıyor. Akıcı, insanı sarıp sarmalayan bir dili var. İnsanı ayakta tutan etkenleri çok iyi özümseyerek tanıtıyor. (*) Dünya Gözlü Sevgili- Mustafa Sancar, Kora Yayın, 2. Baskı 2002Palyaçonun Ayna Sığınağı- Mustafa Sancar, Kora Yayın, 1. Basım 2002

CK, 20.01.2005

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »