Denizler üstünde bir Don Kişot
18/10/2006 · Kategori: Inceleme
Denizler üstünde bir Don Kişot
İlk basımı 1979'da yapılan 'Büyük Orfoz', tutkuların romanı: Erkeğin kadına, kadının erkeğe ve insanın doğaya olan tutkularını, o tutkuların yıkıcılığı ile birlikte dile getirmiş Yaman Koray
09/12/2005
A. ÖMER TÜRKEŞ
Bu yazımda, son iki romanı arasında yirmi iki yıllık bir zaman farkı olan bir yazarın 70'li yıllarda kaleme aldığı, belki de türünün tek örneği olan bir romandan söz edeceğim; Yaman Koray'dan ve onun Büyük Orfoz'undan. Bu nedenle kısa bir hayat hikâyesiyle başlamak istiyorum. Yaman Koray, 1935 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Mebrure Alevok, o dönemin edebiyat çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimdir. Koray, Saint-Joseph Fransız Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Ancak büyük kent hayatını sevmemişti. Türkiye'nin en eski dalgıçlarından biriydi ve denize tutkuluydu. Annesiyle birlikte Erdek'e yerleşerek turizm işine girdi. Bir süre sonra, Erdek de kalabalık geldi ona. 1970'lerde Güney Ege'ye yöneldi. Kendi yaptırdığı teknelerinde Mavi Yolculuk kaptanlığı yaptı. Halen Gökova'da yaşıyor.
Büyük Orfoz kitabının ilk sayfalarındaki hayat hikâyesinde edebiyata gazetelerde yayımlanan hikâyeleriyle başladığı yazılı. Ancak çevresindeki bitki ve böceklerin dünyasını anlattığı ilk kitabı annesi tarafından yayımlatıldığında henüz on iki yaşındaydı. Vala Nureddin, Akşam gazetesindeki 'Akşamdan Akşam' köşesinde, kitaptan ve küçük yazarından söz edip birkaç da alıntı yapınca, küçük Yaman'ın ilk kitabı büyük ilgi toplamıştı.
Gençlik yıllarında kaleme aldığı romanlarında -Deniz Ağacı (1962), Gelin Taşı (1963), Sığırcıklar (1967), Mola (1970)- deniz kıyısındaki köylerde yaşayan insanların hayatlarına dair hikâyeler anlatmıştır. Bunda o dönemde fırtına gibi esen 'köy romanı' akımının etkileri aranabilir. Önce Milliyet gazetesinde tefrika edilen Büyük Orfoz (1979) ise Gökova körfezinin romanıdır. Bu yıllarda edebiyat dünyasına karşı bir küskünlük yaşadığı, bu dünyayı öfkeli bir dille anlattığı Badanalı Yüzler (1983) romanından anlaşılıyor. O romandaki kahramanı gibi Yaman Koray da kenti terk etmeyi seçmiştir. Kalemini yirmi iki yıllığına bir kenara bırakır. Artık denizlerde sürdürecektir hayatını. Bu yıl yayımlanan Kuyudaki Adam ile edebiyata geri dönen Yaman Koray, şu sıralar yeni kitaplarını hazırlıyor.
Doğaya kaçış
Büyük Orfoz, yukarıda özetlediğim hayat hikâyesinden alınmış birkaç haftanın romanlaştırılmış hâli gibi gelecek okuyucuya. Roman kahramanı Metin de İstanbul'dan kendisini sürgün etmiş deniz âşığı otuz beş yaşında bir adam. Saint-Joseph Fransız Lisesi'ni birincilikle bitirmiş, birkaç dil bilen, resim yapan, senfonik müzikten hoşlanan, teknesiyle balıkçılık yaparak geçinen Metin'le, büyük bir orfozun peşine düştüğü bir yaz mevsiminde tanışıyoruz. Metin, tuhaf bir bağ kurmuştur avlamak istediği hayvanla; bir hayranlık diyelim, hatta bir aşk, kısacası ölümcül bir tutku.
Metin'le birlikte okuyucusuna da izlettiriyor bu eşsiz balığı Yaman Koray: "O yuvarlak büyük taşın önünde, o küçük kumla-çamur karışımı, pas renkli açıklığın ortasında; açıklığın hemen hemen tümünü kaplayarak, sırtı koca taşa dönük, hafif hafif oynayan ön yüzgeçleri elleri ve kafası yerden azıcık kalkmış, kuyruğuyla yere basar gibi... Patlak, iri gözleri, yukarılara, uzaklara dikili, hareketsiz duruyordu! Yeşil sarı hareler, tek benek yoktu üzerinde... Koyu kahverengi, kapkara, soluk kara ve çok büyüktü... Sık sık soluklanarak hazırlanmayı, şişinmeyi, hatta nefes almayı bile kestiğini fark etti Metin... Çok büyüktü, evet... Her görüşte bunu daha iyi anlıyordu. Tüplü dalışlarında, altmış yetmiş kiloluk orfozlar vurmuştu Metin... Ama böylesini görmemişti. Hele bu kadar sığ suda! İriydi. Adam gibi. Manda gibi... Hareketsiz, kayıtsız, kıpırtısız, orada, en fazla bir on-on iki metre derinde, kütük gibi, ölü gibi ama kocaman, çok büyük, öyle uyur gibi, kaya gibi duruyordu... Bir yerlere bakıyor, hiçbir şey görmüyordu sanki... Çok büyük. Çok güzel bir balık. Kapkara. Kocaman. Sırtı dönük duruyor. Kıpırtısız."
Ne var ki zıpkını bir türlü tetikleyemeyecektir Metin; belki istediği açıyı bulamadığından, belki de istemediğinden. Tam o günlerde beklenmedik, davetsiz bir misafir girer hayatına; Ayla. İzmirli zengin bir işadamının kızıdır Ayla. Birkaç günlüğüne geldiği bu ıssız koylarda Metin'le karşılaşmak alt üst edecektir Ayla'yı; buna da bir hayranlık diyeceğiz, hatta bir aşk, kısacası ölümcül bir tutku!.. Metin, bir yanda kafasında orfozun hayali bir yanda içinde Ayla'ya karşı uyanan duygularıyla yeni bir hayatın eşiğine gelmiştir...
İki av hikâyesi
Büyük Orfoz'u 1970'li yıllarda, henüz kitap hâline gelmeden önce, Milliyet gazetesinde tefrika edilirken okumuş ve çok etkilenmiştim. Sadece hikâyesi değildi etkileyen, hikâyeyi okurken denizaltının bütün renklerini, seslerini, kokusunu, kısacası bütün güzelliğini hissedebiliyorduk.. Öyle ki, aradan neredeyse otuz yıl geçtikten sonra bu yazıyı hazırlamak için kitabı yeniden elime aldığımda, o sahnelerin hafızamda kalan görüntülerinin romandaki tasvirlere ne kadar uygun olduğunu hayretle fark ettim. Özellikle de roman kahramanıyla Büyük Orfoz arasındaki tek taraflı düellonun anlatıldığı sahnelerin... Yaman Koray, çok iyi bildiği ve çok sevdiği derinlikleri tasvir ederken gerçekten de konuşturuyor kalemini. Metin'le birlikte Gökova körfezinin derinlerine dalmak bir yana, onun tutkusuna ortak da oluyoruz; her ne kadar gönlümüz avcıdan değil balıktan yana olsa bile.
Büyük Orfoz, tutkuların romanı: Erkeğin kadına, kadının erkeğe ve insanın doğaya olan tutkularını, o tutkuların yıkıcılığı ile birlikte dile getirmiş Yaman Koray. Aslında sorun tutkularda değil, tutkular insani ve güzel. Tutku nesnesini -insanı, hayvanı ya da her neyse, işte onu- yok eden insanın ona sahip olma, onu mülk edinme, onu değiştirme arzusu, yani insanın bencilliği, insanı kendi isteklerinden başka her şeye karşı körleştiren hırsı. Metin'in orfoza, Ayla'nınsa Metin'e olan tutkularının nasıl sonlanacağı üzerine kurgulanan hikâye bu noktada hem ikili hem de ortak bir seyir izliyor. Metin, orfozu doğada, balığın kendi ortamında, hatta evinde görmüş ve sevmiştir. Ona ancak o dünyanın dışında sahip olabileceğini, ama o sahip olma anında orfozun artık bütün görkemini ve güzelliğini yitireceğini düşünemez bile. Oysa modern hayattan tam da bu nedenle kaçtığını söyler romanın başında Metin; ölümlü hayatta her şeyin, paranın, iktidarın, ünün, yani herkesin yöneldiği, taptığı her şeyin, bomboş, saçma olduğunu fark etmiş, hırslarından arınmış ve buralara yerleşmiştir. "Toplumun engizisyonuna, fiziğe, matematiğe, uzay geometrisine, duygusuzlaşıp yozlaşmaya, on milyon kere milyarların içinde yüz milyarda bir, bir kayıp zerre olmaya, bir rakkam olmaya" karşı gelmiştir. Teknesine Don Kişot'un atı Rossinant'nın ismini vermesi bundandır. Ama yine de insani tutkularına yenilecektir.
Aslında farkına varmadan o balıkla kendini özdeşleştirmiştir; o da yalnızdır, tek başınadır, özgürlüğüne düşkündür, güçlü gibi görünmekle birlikte belki de orfoz kadar savunmasızdır. Ve Metin, Ayla için bir avdır. Ayla da, tutkuyla bağlandığı bu başkalarına benzemeyen, sürüden ayrı adamı yaşadığı ortamda tanımış ve sevmiştir. Metin'den daha gerçekçidir; ona sahip olması için bu ortamdan çıkarması gerektiğini çok çabuk sezecektir. Üstelik hayat hakkında romantik felsefeleri de yoktur. Şimdi Gökova körfezi bu iki büyük düelloya şahitlik yapacaktır.
Roman kahramanlarını iyi ve kötü, güçlü ve zayıf yanlarıyla birlikte ele alırken onlara sevgiyle yaklaşan Yaman Koray, günümüz büyük kent insanının bunalım ve arayışlarını erken bir tarihte dile getirmiş. Önsözünde söylediği gibi otuz beş yıl öncesinin dünyası bu, ancak insani duyguları yakalayabilmişliğiyle bugüne ve geleceğe de seslenebiliyor. Bugünün değerleriyle baktığımızda belki Metin'de somutlanan erkek tiplemesi biraz fazla erkek, Ayla'da somutlanan kadın tiplemesi belki biraz fazla kadın; ama belki de erotizmi yerli yerinde kullanışıyla hiç de itici gelmedi bana. Zaten asıl hikâyesi kadınlar, erkekler ve ilişkiler üzerine odaklanmıyor; Büyük Orfoz, hiç kuşkusuz insan doğa ilişkisine dair yazılmış en güzel romanlarımızdan bir tanesi.
Ve son dalış
Romanın en etkileyici bölümünden, Metin'in orfozu vurmak için son dalışını yaptığı sahneden bir alıntı ile bitiriyorum. Sanıyorum yazdıklarımı da özetler mahiyettedir: "Mağaranın önündeki kumlu açıklık, kaç sefer yüreğini oynatan, güm güm güm ettiren bahçecik, boş, hep bomboş kalacak... Bir daha ama hiçbir zaman o orfoz, o büyük eşsiz, orada çıkıp oturmayacak... Yukarıları gözlemeyecek. Bitti. Ve şimdi, o açıklıkta, pırıl pırıl, ne de renkli, upuzun bir tüfek, insan eli, zıpkını kırık ama yapacağını yapmış, keyifli, zevkli, bir ucu mağaraya dönük, o ağız ki hiçbir daha öyle, o kadar kuvvetle çamur kusmayacak dışarı, yatıyor tüfek orada.
Metin, titrediğini hissetti. Tüfeği, uzanıp aldı. Kırık zıpkın, ipin yüksüğünden tersine döndü, düştü, kaydı, dipte kaldı. Onu almadı Metin. Bir an, orada durdu, bekledi. İstedi, bir şeyler olsun, bir deprem. Bütün o taşlar canlansın, üstüne yuvarlansın! Hiçbir şey olmadı. Metin titredi. Ne yaptığını, ilk defa ama iyice anladı. İnat uğruna, insanca tutku uğruna, çok güzel, çok çok büyük, "yerini dolduran" eşsiz, "bir tane" İşte öyle bir şeyi yok etmişti.
Bir pişmanlık, utanç, acı sardı içini, daha orada, hemen.
Aldı tüfeği, yükseldi. Son bir defa baktı ardına. Bahçecik büsbütün boştu. Yalnızdı. Öyle kalacaktı. Koca bir dünya yok olmuştu oradan."
Bir gerçek Renaissance, kendi yarattığı putları, oyuncakları, kişinin kırması. Elektrikli trenin üzerinde tepinen bir çocuk, başını alıp da kırlara kelebek kovalamaya koşabilen... Bir Renaissance yeni ama bambaşka, toplumun engizisyonuna, fiziğe, matematiğe, uzay geometrisine, duygusuzlaşlaşıp yozlaşmaya, on milyon kere milyarların içinde yüz milyarda bir, bir kayıp zerre olmaya, bir rakkam olmaya karşı! Yıldızlara ayak basıp, kendi kendinden yıldızlar kadar uzaklaşmaya karşı! Bir Renaissance kısaca. İnsanın insanı bulduğu... İnsanın kendini bulduğu... İnsanın tasını tarağını toplayıp ya da toplamadan her bir şeye tekmeyi vurup tabiata dönüşü... Evet, kısaca ve sadece tabiata dönüşü, insanın. Ayı, yıldızları, denizi ve bulutları tekrar görüp öğrenmesi, şiirsel bir açıdan güzellikleri fark ederek, yaşadığına şükrederek... Astronotların saatlerce üzerinde gezinip dışkılarını bıraktıklarını unutarak mehtaba bakabilmesi! Ve bir bulutun, sadece su buharı değil, canlı canlı bir güzellik olduğunu anlaması!
Kitaptan
Mebrure Alevok'un oğlu
Romanını şu cümlelerle annesine ithaf etmiş Yaman Koray: "Bu kitabı, her zaman yanımda, canımda, beynimde ve yüreğimde olan ve bir yerlerde beni beklediğini iyi bildiğim anacığım, eşsiz Mebrure Alevok'un ruhuna tüm özlemimle sunuyorum."
Peki kimdi Mebrure Alevok? Kitaplarında Mebrure Sami, Mebrure Sami Koray ya da Mebrure Alevok imzalarını kullanan Mebrure hanım, 1907-1992 yılları arasında yaşamış sevilen bir yazarımızdı. Muazzez Tahsin, Kerime Nadir gibi o dönemin popüler yazarları gibi, o da aşk romanları yazmıştı. Ancak diğerleri kadar çok yazmadı Mebrure Alevok; Leylaklar Altında (1936) ile başlayan roman serüvenini Çöl Gibi (1938) ve Yalan'la (1941) sürdürüp Gönül Cehennemi (1943) ile noktaladı. Aslında Leylaklar Altında romanının devamını da yazmıştı, ama bu roman hiç yayımlanmadı (bu romanın tek nüshası şu anda benim kütüphanemde duruyor ve yayımcısını bekliyor).
Belki romanlarının sayısı az, ama Honoré de Balzac, Henri Bordeaux, Pearl S. Buck gibi yazarlardan yaptığı pek çok roman çevirisi var Mebrure Alevok'un. Bugün kitapçı raflarındaki Pearl S. Buck romanlarının bir çoğunda hâlâ onun adı yazılı.. Bunun dışında pek çok da tiyatro eseriyle gazetelerde tefrika edilen ucuz romanlar çevirmişti.
Yeşilçam'a da katkısı oldu; yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul'un yaptığı 'Halıcı Kız' filminin senaryosunu Vedat Nedim Tör'ün hikâyesinden yola çıkarak Mebrure Alevok yazmıştı. Bir yıl sonra kendi romanı 'Leylaklar Altında'yı Suavi Tedü'nün çektiği film için senaryolaştırdı.
Mebrure Alevok, renkli ve uzun hayat hikâyesini 1971 yılında yayımlanan Geçmişte Yolculuk kitabında özetlemişti.
BÜYÜK ORFOZ
Yaman Koray, Akis Kitap, 2005, 382 sayfa, 10 YTL.
M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası
Naim Tirali'nin Öyküleri
Naim Tirali, Türk öykücülüğüne, 1940'larda hoş esintiler taşımış bir genç yazar olarak katıldı. Bu yılki Ankara Öykü Günleri'nde sekseninci yaşına ulaşan öykücü Naim Tirali'nin unutulmamasını diliyorum.
Türk öykücülüğünün beslendiği derin yeraltı suları, güçlü kollarla birleşerek oluşturduğu yataklar, bunların kıyısında boy veren koca çınarlar biliniyor elbette... Ne ki hemen her öykücü, yalnızca balık avlandığı yerini tanıyor bu çavlanlı, akıntılı ulu suyun. Öykücülerimizin tümü için böyle bir öne sürüş gerçekçi olmaz elbette, ne ki gençlerimizin çok büyük bölümünün, Türk öykücülüğü tarihini pek bildiği de söylenemez ne yazık ki. Zaman zaman tanıklığını yaptığım şaşakalışları, durgunlukları böyle bir kuşku uyandırıyor bende.Bu anlamda, pek tanınmayan öykücülerimizden biri de Naim Tirali (d.25 Aralık 1925) yanılmıyorsam...Oysa seksen yaşına ulaşan Tirali'nin 1940'larda başlayan öykü verimi, altı ayrı öykü kitabıyla taçlanmış. İlk yayımlanış tarihlerine göre kitapların adlarını analım: Park (1947), Yirmibeş Kuruşa Amerika (1949), Aşka Kitakse (1954), Piraziz Nere Berlin Nere (1984), Aşk Dediğin (1994), Çılgınca Şeyler (1994). Şimdi Yön Yayıncılık bir değerbilirlik örneği sergileyerek Naim Tirali'nin kitaplarını yeniden yayımlıyor. İlk dördü 1998'de son ikisi 1999'da yayımlanan kitaplara ulaşmak isteyenler için telefon: 212.5117916-5268207.İlk öyküsünü on sekiz, ilk öykü kitabını yirmi iki yaşında gencecik delikanlıyken yayımlayan, 1950'lerde yazınımızın önemli dergilerinden biri sayılan "Yenilik"i çıkaran Naim Tirali, öyküye otuz yıl kadar ara vermiş görünse bile yine de üzerinde durulması gereken bir öykücümüz... Naim Tirali'nin öykücülüğünü ne kadar tanıyoruz peki? Daha doğrusu tanıyor muyuz öykülerini?O halde işte fırsat...
İLK DÖNEM ÖYKÜLERİ
Naim Tirali'nin sekiz yıl arayla yayımladığı ilk öykü kitaplarının birbiri içinde yuvalandığı, ötesinde birbirine yataklık yaparak geliştiği görülebiliyor. Gerçekten de gerek Park'la Yirmibeş Kuruşa Amerika'nın gerekse Aşka Kitakse'nin dönemin öykü anlayışıyla içlidışlı olduğu çok açık. Olsa olsa, Tirali'nin üçüncü kitabına doğru, daha öncelerde eğilim gösterdiği ama bu kez kucaklaşmaya koyulduğu varoluşçu öğelerden söz edilebilir, o kadar. 1943'te yayımladığı ilk öykülere göz atıldığında bile öykücü olarak nasıl da ciddiye alınması gereken biri olduğu çıkıyor ortaya. İkinci Dünya Savaşı'nın gizli baskısı da sezilebiliyor bu öykülerde.Küçük insanlar, "sürüp giden dünya savaşı yoklukları yüzünden" (Park, 44) ağırlaşan koşullar, iyice yavaşlayan devinimleriyle Tirali'nin öykülerinde ilginç bir doku oluşturuyor. Naim Tirali, Orhan Kemal'in, "Dünyada Harp Vardı" başlıklı, bunu yineleyerek geliştirdiği öyküsünün bir benzerini "Arka Sokak"ta "Dünyada savaş vardı" diyerek okura sunuyor. (Yirmibeş Kuruşa Amerika, 40)Evet, Park, bütünüyle İkinci Dünya Savaşı yıllarının etkisini sezdiren bir öykü kitabı. Buna karşılık, iyimserliğiyle dikkati çekiyor, tıpkı Oktay Akbal'ın öykülerinde görüldüğünce... Bu iyimserliğin, onun tüm öykü verimini kuşattığını ekleyeyim. Bu ilk öyküler demetinde, hatta Yirmibeş Kuruşa Amerika'da kendi yöresi Karadeniz'den izler, renkler de taşıyor yazar, böylelikle enikonu göz dolduruyor ilk yapıtıyla. Ama bana göre bir İstanbul öykücüsü görünüyor yine de. Dışarıdan gelmiş öğrencilik yapan, kaçamaklar yaşamak arzusundaki genç anlatıcının bakışından yansıyan bir İstanbul bu...Tirali, Yirmibeş Kuruşa Amerika'da, Türkiye'nin ABD flörtüyle başlayan sürecine tanıklık yapıyor bir bakıma. Samim Kocagöz'ün Sam Amca'sı da anımsanabilir bu arada. Demek ki 1940'ların sonlarında, 50'lerin başlarında Amerika'yla, NATO'yla ilişkileniş yazınımızda, bir biçimde ele alınabilmiş. Günümüzde AB ile ilişkiler sürecinin, ABD ile yeni ilişkilerin, Türkiye'nin bu ilişkilerdeki konumu üzerinde durulduğu söylenebilir mi? Genç öykücüler sıkı sıkıya durmalı bunun üzerinde. Öyle ya, nerede yaşıyor bu genç yazarlar?Sözgelimi kitapla aynı adı taşıyan öykünün, alaysamacı, kara anlatıyla içlidışlı görünen, ama bu arada dönemi açımlayan tutumu büyük önem taşıyor bana göre. Kaldı ki alaysamadan ustalıkla yararlanabiliyor Tirali. Öte yandan Yirmibeş Kuruşa Amerika, genç insanların aşk kadar cinsel sorunlarına eğilişindeki içtenlik, bu anlamdaki gerçektenliğiyle dikkati çekiyor. Günümüzdeki genç öykücüler bu konuda, bunca içten olabilmişler midir diye sordum ister istemez kendime, ne ki olumlu bir yanıt veremedim buna. Özellikle genç yazarlar, bir de bu açıdan okumalı derim Yirmibeş Kuruşa Amerika'yı... Genç erkeklerin cinsel takıntılarına bu denli cesaretle, açık yüreklilikle eğilebilmiş bir başka öykü kitabı var mıdır bilemiyorum yazınımızda.Ancak belirtmemiz gerekir ki ilk dönemdeki ürünler, bir ölçüde nahif duyarlıklarla örülü örnekler. Bu yanlarıyla bireysel iç döküşle, yoğun bensellik duygusuyla bezeli çokluk... Üstelik bunun son dönemde de enikonu sürdüğü söylenebilir. Dikkati çeken bir yan da Tirali'nin öykülerinin yaydığı gerçektenlik duygusu. Bundaki içtenlik, yoğunluk! Diyelim bunu sağlarken anlatıcısından yararlanıyor, ancak elöyküsel anlatımlarında da bunun ağırlık taşıması, öykülerin her koşulda, biçemde gerçektenlik duygusu yayması, azımsanmaması gereken bir başarı. Bu arada Ahmet Topçu, Nuri vb. kahramanların öykülerde sürdürdüğü gezi de ilginç bir görüntü sergiliyor. Hele Nuri, her iki dönemde de özel bir önem taşıyor. Bu arada dış yaşamdan aldığı kimi yazarlar da yer alıyor Tirali'nin öykü kahramanları arasında. Ancak Aşka Kitakse'de önceki iki kitabına oranla daha soğukkanlı bir öykülemeye yöneldiği söylenebilir yazarın. Gerçekten de üçüncü öykü kitabında ciddi bir olgunlaşma sürecine giriyor yazar.
SON DÖNEM ÖYKÜLERİ
Naim Tirali, ilk üç kitabını 1947-54 arasındaki sekiz yıllık dönemde yayımlarken son üç kitabını 1984-94 arasındaki on bir yılda veriyor. Bu sekiz yılla on bir yıllık dönemlerin arasında tam otuz yıl süren bir kopukluk gözleniyor... Bu nedenle Tirali'nin öyküleri, dönemlerine göre iki ayrı dilimde ele alınıp değerlendirilebilir. İlk dönem öyküleri türdeş bir yapı yansıtıyor bana göre. Oysa son dönem verimlerinde öykülerin türdeş bir yapıya yaslandığını söyleyebilmek çok zor. Naim Tirali, son dönemi simgeleyen Piraziz Nere Berlin Nere, Aşk Dediğin, Çılgınca Şeyler başlıklı üç kitabında da neredeyse hemen her yöne doğru atılım gösteriyor ya da onca yıl geçtikten sonra, öyküyle arasında yeniden köprüler kurmaya çabalıyor sanki. Bunun için ilk üç kitabında kendisinden emin görünen genç öykücü gidiyor, bunun yerine kuşkucu bir öykücü geliyor, durmadan yeni biçem denemeleri, arayışlar, hatta yönelişler sergiliyor...Bu yüzden ilk dönemde kendini apaçık ele veren biçemsel kararlılığın yerini, tam tersine bu kez arayışlar, çeşitlilikler kadar kararsızlıklar alıyor. Buna göre ilk dönem öyküyü yakalamışçasına bir hava sergileyen Tirali siliniyor, yerine öykü arayışlarında bir Tirali geliyor! İlginç ama ortaya çıkan sonuç bu bana göre!Bütün bu olumsuzluklara karşın Tirali'nin, ikinci dönemde öykü sanatının iç dinamizmi bağlamında yine de çok daha yaratıcı olduğunu söylemek olası. Çünkü ilk döneminde enikonu tutucu görünüyor yazar, öyküde koşullanmış bir beğeniyle ilerliyor, oysa son döneminde sağa sola savrulsa da hep arayış içinde...Sözgelimi burkulma, bu son dönemde görülüyor... Röportajdan yararlanma eğilimiyle de yine bu son döneminde karşılaşıyoruz onun. İlk dönem öykülerinde yararlandığı alaysama da, belirgin yükseliş gösteriyor. Öte yandan Tirali, ilk öykülerinde başlayan cinselliği odakladığı öykülerini de sürdürüyor. İlk devrede genç erişkinin cinselliğiydi öykülerde yer bulan. Son dönem öykülerinde bu kez de olgun erkek cinselliğini işliyor. Örneğin kitaba adını da veren "Çılgınca Şeyler ya da Kimi Raporlar Gibi" başlıklı öykü bu yönde alınabilir. Demek ki cinsellik Tirali'de on yıllar boyunca süren en temel izleklerden biri, hatta başlıcası.Naim Tirali, bu son devrede, kimileyin günce havasında ya da denemeye yatkın tutumla da sunabiliyor öykülerini. O zaman bunlara "öykümsüler" demek, bunları birer "öykücük" olarak görmek daha doğru sanki. Röportaj havasındaki anlatılarıyla birlikte ele alındığında, ilk evrenin birebir öykü değeri yansıttığı, ama ikinci evrenin daha çok bir anlatı biçiminde ağırlık taşıdığı söylenebilir buna bakılarak. Tirali, son dönem ürünlerinde bütün bütüne anlatımcı özellik taşımaya koyuluyor sanki. Sözgelimi Aşk Dediğin'de birbirini bütünleyen ilk dört öykünün, açıktan açığa bir romans havası yaydığı öne sürülebilir sanıyorum. Bunlarla birlikte Çılgınca Şeyler'deki ilk iki öykü birer kısa oyun, hatta radyo oyunu olarak da alınabilir pekâlâ. Ancak bu yaklaşımın Aşka Kitakse'deki aynı adı taşıyan öyküyle başladığı, en azından bunda uç verdiği unutulmamalı yine de. Sonuç olarak Naim Tirali, otuz yıl arayla yansıttığı öykücülüğünde değişen bir yazar kimyası da yansıtıyor elinde olmaksızın!
ÖYKÜ EMEĞİNDEN GERİYE KALAN
Naim Tirali'nin, Türk öykücülüğüne, 1940'larda hoş esintiler taşımış bir genç yazar olarak katıldığı açık. İyimser bakış egemenliğinde, her işe olurundan bakan genç öykü kişileriyle, anlatıcısıyla, biraz da delidoluluk yansıtan bir genç yazar. Dönemi içinde umut veren bu öykücünün, 1954'te kendini suskunluğa kaptırıp otuz yıl boyunca bunu sürdürmesi büyük şanssızlık olmuş doğrusu. Türk öykücülüğüne çok iyi bir başlangıç yaptığı açık çünkü Tirali'nin. Gerçekten de öykülerinde hiçbir iddia taşımadan, ötesinde izlenimci bir edayla toplumsal değişimlerden ilginç, üstelik çok net ipuçları döşediğini düşünüyorum yazarın.Bu yılki Ankara Öykü Günleri'nde sekseninci yaşına ulaşan öykücü Naim Tirali'nin unutulmamasını diliyorum. Çağrılmaları gerekmez ille, ama Salim Şengil'le birlikte iki öykücümüz üzerine çeşitli oturumlar, etkinlikler gerçekleştirilebilir herhalde. Sözü genç öykücülere getireyim buradan kalkarak... Gönülden diliyorum, sizler de böyle güzel yaşlara ulaşırsınız... Ama sürdürdüğünüz şu genç yaşlarda, üstelik birer öykü yazarı ya da adayı olarak değerbilir olmazsanız büyüklerinize, yarın o yaşlara vardığınızda siz kimden bekleyeceksiniz bu tutumu? Gelin Naim Tirali'nin sözleriyle bağlayalım yazıyı:"... Yaşlı edebiyatçı görevi, istesem de istemesem de bana düş(.)tü artık... İleride bir gün, şimdi gençliklerinin en güzel yıllarını yaşadıklarının farkında bile olmayan dostlarıma düşeceği gibi." (Aşk Dediğin, 95)
CK, 10.02.2005
Feridun Andaç'la yazın yaşamını konuştuk
'Beni yakalayan şey edebiyatın ve sanatın büyüsüydü'
Yaşama biçimi, okumak ve yazmak üzerine kurulmuş; kendisini, yazıyla olan ilişkisiyle açıklamaya çalışan bir insan; Feridun Andaç... O, geçmişi oluşturan bellek denilen birikime dönüp baktığında, kendisini, hep kitapla yüzleşmiş, sürekli okuyan, okuduklarından notlar çıkaran biri olarak düşündüğünü söylüyor. Bu, aslında çok da yabansı değil...Niye mi... yanıtlarını aşağıda bulacaksınız...
Elif Şahin
-Kitapla, okumakla-yazmakla olan tanışıklığınız ne zaman/nasıl başladı, biraz bahseder misiniz?- Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda, hayatı algılamaya başladığım ilk anlar aklıma geliyor; evimizde kitabın olduğunu o kitapların elden ele dolaştığını, okunduğunu hatırlıyorum. Tabii çocuk hep başka şeylerle ilgilenir, oyuncaklar vs. Başlangıçta kitabın bir oyuncak gibi hayatımıza girdiğini hatırlıyorum, Yunus Emre'nin Divanı' nı hatırlıyorum, İnce Memet, Balzac'lar... Yani oyuncak, oyun, kitap bir imge; 3-4 yaşlarımla alakalı... Derken kardeşim okula başlıyor, ben de ona özeniyorum, ben de okula gideceğim diye bana da önlük diktiriliyor ve okula gidiyorum.Yani erken başlıyorum, kaydettirmiyorlar ama bir süre gidip geliyorum ağabeyimle. Çanta alınıyor, kalem- defter alınıyor ve onunla beraber okuma yazmayı söküyorum. O da bir etken; ister istemez "yazı-kâğıt"; böyle bir imge var. Zamanla bilinçli okumaya başladığım dönemlerde de çevrem, aile ortamı, okuduğum okullar, öğretmenler çok etkileyici oldu. Sanki kitap okuma tutkusu zaman içerisinde benim yazma yolumun çıkış noktasıydı, çünkü okuduğum kitaplar üzerine notlar tuttuğumu hatırlıyorum, özetler çıkardığımı hatırlıyorum. Bütünüyle yazıyla kendi ilişkime dönüp baktığımda, hiçbir zaman bunu yazarlık kavramı olarak düşünmedim. Aklımda böyle bir şey yoktu. Çünkü bu, zaman içerisinde, sanat kavramıyla tanıştıktan sonra "yazarlık" kavramı, "sanatçı" kavramı belleğimde oluşmaya başlamıştı. Bunda resim öğretmenimizin de çok etkisi olmuştu. Zaman içerisinde, okuduğumuz kitapları yazan insanların, resimlerini sevdiğimiz ressamların kişiliklerini merak etmiştim. Zaten o yıllarda (ortaokul ) biyografi okumaya meraklıydım. Padişah hayatından tutun da İskender'e kadar, Leonardo Daa Vinci'nin hayatına kadar birçok sanatçının hayatını okumuştum. Çünkü o tür kitaplar da sizi, aslında farkında olmadan bir şekilde yönlendiriyor, onların yaşam serüveni başarıları, başarısızlıkları... Bütünüyle aldığım eğitim belki de sanat eğitimine eğilimli olmama sebep; zaman içerisinde okuyarak yazıya yönelmiş olmamda da sanki belli yazarların, belli sanatçıların benim üzerimde etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Rus Edebiyatı çok etkileyiciydi. Gogol'ünden, Çehov'una, Puşkin'ine...Genç bir adamın okuma dünyasında klasikler etkili olabiliyorsa o zaman sanki bir şey yakalanmış oluyor. Bu yakaladığı şey de belki sanatın, edebiyatın, yazının büyüsü.
YAZMA DÜRTÜSÜ
- Peki, okumak ve yazmak arasında nasıl bir bağ var sizce?- Okuyan insanda yazma dürtüsü çok baskındır. Sizin bütünüyle yazdıklarınızın "bir şey" olması bence başlangıçta çok önemli değil. Ne yazıyorsanız yazın, daha sonra ne yazmak gerektiğini sorgulamaya başladığınızda, işte o zaman, yazacağınız tür beliriyor. Oysa başlangıçta yazmış olmak için yazıyorsunuz. Bir süre sonra yazdıklarınızın sizdeki anlamını sorgulamaya başladığınızda, "peki o zaman nasıl yazacağım" diye kaygı başlıyor. Bunun için de belli yazarların sizin dünyanızda yer etmiş olması gerekiyor. Bu anlamda mesela J. Paul Sartre' ı okumuş olmak beni derinden etkilemişti. Çünkü Sartre bir düşünce adamıydı, felsefeciydi, edebiyatçı, aydındı, onun yazdıklarında bizim gördüğümüz edebiyatın arka planını görüyorduk. Neydi bu? Roman, öykü, şiir; bunların arkasında, yazan insanın ne için, ne amaçla yazdığını dile getiren bir felsefi bakış, bir dünya görüşü... Bu anlamda, tabii ki benim için bunlar hep etkileyici olmuştu. Böyle yol açıcı bir durumdan söz edebilirim. - Sanırım, size "yazma" eyleminde yol gösterici olan, yalnız edebiyat alanındaki eserler değil. Edebiyat dışında hangi sanat dalları yolunuza ışık tuttu?- Tabii yalnızca edebiyat değil, edebiyatın dışındaki sanat dallarının da etkileyici olduğunu söylemek isterim. Mesela sinema çok etkili oldu. Çünkü birçok filmi izleyen bir çocuktum. Siz nasıl ki yaşamın önünde duramayıp, yaşadıklarınızı biriktiriyorsanız, izlediğiniz filmler de sizde bir birikme, bellek oluşturuyor. Zaman içerisinde sizin o karanlık kuyuya attığınız şeyler, izler, renkler, konular, insanlar, filmler bir süre sonra gün ışığına, "yazarak" çıkmaya başlıyor. Müzik, hakeza fotoğraf sanatıyla çok ilgilenmiştim. O zaman müzik belki de temel uğraşım olabilecekken tamamen edebiyata yöneldim, resim; aynı şekilde. Şunu söyleyebilirim sanatın bir dalı/alanıyla uğraşan bir insanın yaşama süresi içerisinde, başka sanat dallarına ilgi göstermemesi mümkün değil. İnsan bir heykele bakarak bir yazı bile tasarlayabiliyor. Edebiyatın diğer sanat dallarıyla bir anlamda ilişkisi bu. Yani görsellik ve imge dünyasını zenginleştiren bütün sanatların, edebiyatı taşıyan bir yanı olduğunu söyleyebilirim. - Bu imge dünyanızın gelişmesine, yapmış olduğunuz gezilerin büyük katkısı olduğunu söyleyebilir miyiz?- Kesinlikle...Benim edebiyat alanındaki yazınsal yolculuğumda gezilerin çok önemli bir yeri vardı. Çünkü yaptığım bütün gezilerde, küçük bir defter edinmiştim, onu yanımda taşırdım ve nereye gidiyoruz; hemen oranın adını yazardım; mesela, şunu şunu gördüm, şöyle oldu, şu kadar km. kaldı, şu tarihi binalar vardı vs... Çocukluktan beri bunu sürdürürüm; iyi ki böyle bir alışkanlık edinmişim. Bununla birlikte bir de, yapacağım yolculuklardan önce gideceğim o yerle ilgili kitaplar edinirim, okurum; gittiğim yerde oraya ait bir defter açarım, oradaki en eski kitapçıyı bulur, o kentle /yöreyle ilgili yayımlanmış herhangi bir kitap varsa onu edinirim. Bu nedir? İnsanın zenginleşmek için verdiği bir çaba, bir uğraş; bir anlamda, insanı sürekli okumaya yönelten bir uğraş. Tabii ki sanatın özünde bu var. - "Ölüme karşı hayatı savunma biçimi" diyebilir miyiz sanat için?- Tabii, sanatı, ölüme karşı hayatı savunma biçimi olarak da ele alabiliriz. Derler ya "hayat mı sanatı taklit eder, yoksa sanat mı hayatı?" Oysa bence sanat bir savunma biçimi. Sanat iyiyi anlatırken tabii ki kötüyü-olumsuzu da anlatıyor. Edebiyat da bu anlamda en etkileyici kaynak, araç. - Birçok yazınsal türde yazan birisiniz. Neden bunca farklı türde yazıyorsunuz?- Hayatı farklı biçimler, farklı bakış açılarıyla algılamak derdi var ya, bununla birlikte öğrenme gibi bir çabanız da var. Mesela, bir yazar üzerine bir şeyler yazarken veya bir eleştiri, bir inceleme yazısı yazarken de farklı kaynaklardan, pek çok bilgiyi, kendi dağarcığınıza aktarıyorsunuz. Onu daha iyi öğrenmek, daha iyi kavramak için böyle bir çaba içinde oluyorsunuz. O anlamda belki, farklı yazınsal türler arasında dolaşmanın getirdiği bir zenginlik var. İnceleme , eleştiri türleriyle başladım, yetinmemenin arkasından da denemeler, öyküler yazdım, yakında roman çalışmalarım yayımlanacak. Farklı türlerde yazarsanız giderek daha da zenginleşen bir yazı dünyanız, birikiminiz oluyor. - Resimle de uğraştığınızı biliyoruz...- Evet, çok sevdiğim yazarların portrelerini çizdiğimi hatırlıyorum. Hatta öyle bir kitap tasarlıyorum; kendi yazılarımı, denemelerimi resimlerle süsleyebileceğim bir kitap... Siz hangi alana daha çok emek veriyorsanız, o sizin önünüzü açıyor. Yazmak için göstermiş olduğum aynı emeği, aynı çabayı resme göstermiş olsaydım, resimde başarılı olabilecektim. Ama resmi arka planda tutuyorum, resim benim için bir hobi. Müzikle de ilişkim var ama müzik de bir hobi...
GELENEĞİ BİLMEK
- Birikimden bahsettiniz, yani geleneği bilmenin önemi nedir edebiyatta/sanatta? - Diyelim ki öykü yazıyorsanız ya da o alanda birtakım şeyler yapmak istiyorsanız, sizin Çehov'u bilmeniz, okumanız gerekir, Sait Faik'i bilmeniz gerekir. Tolstoy'u, Balzac'ı okumadan, roman yazmaya kalkışmanız roman sanatını bilmemektir, bir eksiktir. Onların size öğreteceği çok şey olduğu düşüncesindeyim. Çünkü okuyup hesaplaşmanız, öğrenmeniz gerekir, öyle bir geleneği, yüz çevirmeden benimsemiş olmanız gerekir. Yeni bir şeyler ortaya koyabilmek için en azından o insanların ne yaptığını bilmek gerek. Zaten bütün sanatlarda bu böyle. Geleneğe sahip çıkabilmek, onu yarına taşımak için bu, edebiyatta da kaçınılmaz bir şey. - Son kitabınız, aynı zamanda ikinci öykü kitabınız olan "Kar Masalları"ndan bahseder misiniz biraz?..- "Kar Masalları", "Gönlümün Yitik Yurdu" ile aynı yıl yayımlandı. Artarda yayımlamış iki kitap; bir anlamda onların benden çıkmış olmasını istedim. Uzun süredir öyküler yazıyordum, ama yayınlayıp yayınlamamakta biraz tereddüt de etmiştim. Çünkü elimdeki romanların yayımlanabilmesi için bunların da benden çıkması gerektiğini düşündüm. Öykü benim için ilk göz ağrısı, üstelik çok da sevdiğim bir tür. Öykü zaten sürekli yazılabilecek bir tür, hani "bir dönem yazdım artık yazmam" diyebileceğiniz bir şey değil. Belki şiir için bunu diyebilirisiniz, ama öykü için diyemezsiniz. Çünkü hayatınızın her döneminde öykü vardır. Siz, öyküyü her ana yazacakmışsınız gibi dolaşırsınız, bakarsınız, görürsünüz, yaşarsınız ve o yaşam içerisinden "evet şimdi ne var, hangi öyküyü yazacağım" şeklinde bir uyur-gezerlik durumu söz konudur. - "Kar Masalları" neyin öyküsü? - "Kar Masalları", benim yaşadığım, doğduğum, büyüdüğüm coğrafyanın renklerini dile getiriyor. Çünkü ben, onları yazmasaydım duramayacaktım. İlk gençlik yıllarıma kadar Erzurum'da yaşadım ve orası doğu kültürünün, geleneksel sözlü anlatı geleneğinin ve "kar kültürünün" çok baskın olduğu bir ortamdı. Öylesine zengin bir ortamdı ki; kalemi elime alıp yazmaya başladığım anlardan itibaren, ben hep o coğrafyayı, o yaşanmışlığı, o gözlemleri yazmaya yöneldim. Çünkü bir anlamda, bir yazar bir yere (coğrafyaya) aittir, bir kültüre, bir dil ortamına aittir. O aidiyet duygusuydu belki bana "Kar Masalları"nı yazdıran... "Kar" ya da "Masal"ı daha fantezi olsun diye kullanmadım; masal diye ya da kar imgesi diye alıp işlemedim. Çünkü o gerçekten hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Hatta düşünce yapımın bir parçasıydı. Çünkü o coğrafyada, o kültür sizi o kadar biçimlendiriyor ki, siz oradan kopup uzaklaştıktan sonra, onun ne anlama geldiğini daha iyi kavrıyorsunuz. Çünkü ömrümün 14 yılını o kentte geçirdim. 18 yaşında Erzurum'dan ayrıldım fakat çocukken 4 yıl İstanbul'da yaşadım. 30 küsur yıldır İstanbulluyum -ki onu bile tam diyemiyorum- demek ki ne kadar çok bir yerde yaşamış olmanız önemli değil. Sizin dil bilincinizin, belleğinizin asıl oluştuğu yer önemlidir. Yani orası bir dağ başı da olabilir, bir köy de, bir kasaba, bir kent de... Bu anlamda benim ömrümün o 14 yıllık zaman dilimi o kentte geçti. Duygu belleğim, dil belleğim, düşünce belleğim o süreçte oluştuğu için ben o kente daha çok bağlandım ve yazarken de orayı yazma gibi bir duyguya kapıldım. Bir anlamda "Kar Masalları", benim o kente olan borcumun bir yansıması olarak da algılanabilir. - Neden "masal"? Size masallar anlatan "hala" dan bahseder misiniz?.. - Doğu toplumlarında halk hikâyeleri, masallar çok yaygındır. Televizyonun olmadığı, radyonun bile çok fazla yaygın olmadığı bir ortamı düşünün; geceleriniz belirli eğlencelerle geçiyor ya da geceleri belli şeylerle doldurmak zorundasınız. Orda da masal çok anlatılırdı. Halam tabii ki çok usta bir masal anlatıcısıydı ve bizim çocukluğumuzun da şenliğiydi aynı zamanda. Bize her geldiğinde ya da biz ona her gittiğimizde, mutlaka defalarca aynı masalı ondan dinlediğimizi hatırlarım, yorulmak bilmeden... O masalların bizde, zaman içerisinde bir birikim, bir bilinç oluşturduğunu gördüm. Yazarken de "şöyle yazayım, böyle yazayım" diye bir duyguya kapılmadım; yazarken ister istemez oradan derleyip toparladıklarınızı, yazdığınız konu ve anlattığınız atmosferin süzgecinden geçirerek yansıtıyorsunuz. Bu da sizin dil belleğinizi, duygu dilinizi, hayata bakışınızı oluşturuyor. Daha çok masallar... Halam o açıdan çok etkileyici olmuştur benim hayatımda.
BİN BİR GECE MASALLARI
- Bin Bir Gece Masalları'ndan bir etkilenmişlik var mı?- Ben ortaokula başladığımda, Bin Bir Gece Masalları'nın kısaltılmış versiyonunu bulmuştum, çok sevmiştim. Çünkü halamın anlattığı masalların tadını bulmuştum. Bir de o zamanlar, "Hayat" dergisinde "Ali Baba ve Kırk Haramiler"in çizgi romanı vardı. Hiç unutmam, kare kare o çizgi roman aklımdadır. Belleği bütünleştiren, müthiş bir şey; halanızın anlattığı masalları dinliyorsunuz, Ali Baba ve Kırk Haramiler çizgi romanını, Bin Bir Gece Masalları'nda gemici Sinbad'ın öyküsünü okuyorsunuz. Masallar, bence okuma belleğinin çok hızlı dönmesini ve kavrama bilincinin çok çabuk gelişmesini sağlayan bir şeydi. Masal dinleme ve daha sonrasında bir de dinlediğiniz masalı anlatma becerisine soyunuyorsunuz. Dinlediğimiz masalları, mahallede kendi aramızda, birbirimize anlatırdık; evcilik oynardık, bazılarımız anne, bazılarımız çocuk, bazılarımız hala, teyze... İşte o hala, teyze, nine rolünü üstlenenler masal anlatırdı. Halamızdan dinlediklerimizi mahalledeki oyunlarımıza taşırdık.- Öykü yazma düşüncesinin arka planında yatan neydi?- Beni öykü yazmaya yönelten, hayatın akıp giderken bize sunduklarını, belleğimizde çok derin izler bırakanları, yaşadığınız bazı olayları, etkilendiğiniz bazı durumları ışık çarpmasıyla, birdenbire anımsıyorsunuz. Ama anımsarken, dönüp olduğu gibi yazmıyorsunuz; bir insanlık durumundan yola çıkıyorsunuz ve başka durumları başka olayların yansılarını da getirip oraya taşıyorsunuz, yeni bir şeye dönüştürüyorsunuz. Yeni bir dil yaratıyorsunuz, yeni bir biçim ortaya çıkarıyorsunuz. İşte yazıda "yaratıcılık" dediğimiz şey bu; yoksa bir olayı alıp, baştan sona anlatsanız, o bir röportaj olur. Ya da bir olayın on karede çekilmiş fotoğrafı veya yarım saatte yapılmış filmi olur. Bu değil, filmde ve fotoğrafta bile siz bir şeyler katıyorsunuz. Yazıda ise başka bir dile dönüştürme eylemini gerçekleştiriyorsunuz. O da belirli bir edebi bakış, bir birikim, neyi, nasıl, niçin anlatmak gerektiğini bilmekten geçiyor. O zaman hayat akıp gidiyor, hayat akıp giderken birçok olay, birçok durum, birçok kesit gözünüzün önünden geçiyor...- Son olarak, sizce yazarlık (Türkiye koşullarında) bir meslek olarak mı değerlendirilmeli yoksa bir hobi mi?
YAZARLIK BİR MESLEK
- Ben yazarlığı bir meslek olarak görme eğilimindeyim. Çünkü iyi veya kötü herhangi bir meslekte, belirli bir işi yapmak için bilgi birikimine ihtiyacınız var. Usta-çırak ilişkisinden geçme gibi bir derdiniz var ve onunla hayatınızı idame ettirme gibi bir çabanız da var. Bugün Türkiye koşullarında eğer ona karşı (yazarlığa) gereken emeği-çabayı gösterirseniz, yazarlığı bir meslek olarak benimseyerek yaşamınızı sürdürebileceğinizi söylemek isterim. Tabii ki meslek olarak bakarken, yazarlığı bir geçim aracı olarak düşünmemek de gerekiyor. Ama sonuçta yazdığınız bir şeyin kitaba dönüşmesi, o kitabın okura ulaşması gibi bir boyutu var bu işin. Bu anlamda yazarlık bir meslek olarak mı benimsenmelidir, yoksa bir hobi midir sorusu sorulabilir. Yazarlık bir hobi değil, yani gelip geçici bir heves değildir. Belirli bir birikim, emek ve çaba ile ancak var olabilecek bir meslektir. Siz her gün bir sporcu gibi, bir müzisyen, bir ressam, bir heykeltıraş gibi çalışarak kendi önünüzü açabilirsiniz. Bir hafta ya da bir ay yazmadığınız, okumadığınız zaman ne kadar zorluklar çekebileceğinizi de görürsünüz. O açıdan yazarlığın da zanaata yakın bir yanı var, onu yadsımamak gerekiyor ve bunun için de sürekli okuyan, araştıran, sürekli yazma dürtüsünü içinde taşıyan birisidir yazar. Yazmanın bir kurtuluş olabileceğini, sağaltıcı bir yanının da olabileceğini, bunun içinde, bunun (yazmanın) cehenneminde yaşayan biri daha iyi bilebilir diye düşünüyorum. Bu işte yetenek, işin yüzde yirmi beşlik kısmı, geri kalan yüzde yetmiş beşlik kısım ise çaba-emek. Kar Masalları/ Feridun Andaç/ Doğan Kitap/ 160 s.
CK, 10.03.2005

