ÇOCUKLUĞUN ESRARLI BAHÇESİ / OYA BAYDAR
25/6/2006 · Kategori: Inceleme
Çocukluğun esrarlı bahçesi
| Radikal Kitap, |
OYA BAYDAR (Arşivi)
Okumayı 40'ların 50'lerin ortalarında söküp, kitapların o harikulade büyülü dünyasıyla tanışma ayrıcalığına sahip olabilmiş benim kuşağım insanlarının, yıllar içinde ne kadar farklı, ne kadar karşıt -hatta düşman konumlara savrulmuş olurlarsa olsunlar, ortak bir yanları, ortak bir duyarlıkları, paylaştıkları ortak duygular vardır. Ortak bir nostalji demek daha doğru belki de.
Televizyonun olmadığı, bilgisayar oyunlarının
hayal bile edilemediği; en muhteşem gösteri ve eğlence sayılan sinemanın, tiyatronun sadece büyük kentlerde veya orduevleri, devlet işletmeleri gibi kurumların özel salonlarında izlenebildiği o yıllarda, radyolu evlerde, Cumartesi öğleden sonraları Radyo Çocuk Saati'nin başlaması dört gözle beklenirdi. "Yöneten Ayşe Abla, piyanoda Erdoğan Çaplı!" ve sonra Radyo Çocuk Saati korosundan o unutulmaz nakarat: "Koşun, koşun radyo başına her cumartesi günü. Geçiyor iş başına Radyo Çocuk Kulübü..."
Çocuğa çocuk kitabı bulmalı
Masumiyet çağıydı. Kötü samanlı kâğıda basılmış, çoğu renksiz, pek azı üç renk -siyah, beyaz, kırmızı baskılı resimli romanlara dalıp giderdik. Pekos Bill, Tom Miks, Teksas 1950'lerde yaygınlaştı. 1940'larda, resimli Miki Maus dizi kitapları vardı: Miki Pilot, Miki Kampta, Miki Çölde, vb... Miki'nin üstü açık küçük uçağının uzaydaki kötü adamların dev örümcek ağına takıldığı ilkel çizime geldiğimde, korku ve heyecandan titreyerek bir sayfa sonrasına geçtiğimi veya Arap çöllerinde, "Kötü Bedevi"lerin kaçırdığı -Bedeviler geleneksel Arap kılığına bürünmüş Gufi köpeklerdi sevgilisi Mini'yi ararken tutsak düşen Miki için hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum.
Dedim ya! Masumiyet çağıydı ve çocuklar henüz, televizyonlarda her an izlenen korkunç terör sahneleriyle, ölümün, kanın, dehşetin sıradanlaşmasıyla karşılaşmamışlar, şiddeti kanıksamamışlardı.
O yıllarda, başlıca iki çocuk dergisi vardı: Doğan Kardeş ve Çocuk Haftası. Doğan Kardeş daha seçkinci, daha "entel", daha Batıcıydı. Çocuk Haftası daha "halk çocuğu" işi sayılırdı. Hiç unutmuyorum. Doğan Kardeş Perşembe günleri çıkardı. Çocukluğumun en büyük mutluluklarından biri sabah uyanıp babamın yastığımın altına erkenden, daha ben uyanmadan yerleştirdiği dergiyi bulmaktı.
Subay çocuğuydum. 10 yaşına kadar çocukluk yıllarım köylerde, kasabalarda geçti. Yalnız bir çocuktum. Dünyaya tek açılımım kitaplardı. Bu yüzden, okumayı 5 yaşında öğrendim. İlk okuduğum büyük kitap da, annemin bucak bucak sakladığı, benim ise ne yapıp edip bulduğum üç ciltlik Amber romanı, ardından da Bronte'nin Jane Eyre'i oldu. Evde, "Olmayacak, bu çocuğa çocuk kitapları bulmalı" diye konuşulduğunu hatırlıyorum. Çocuk kitapları bulunmaya, alınmaya başlandı.
Benim okumalarım da böylece, babamın tabiriyle "zaptı rapt" altına alındı.
Neler mi okudum? 40'ların, 50'lerin bütün çocuklarının okuduklarını... Belki bizleri, tüm farklılıklarımıza rağmen bir noktada buluşturan, benzeştiren bu ortak okumalarımızdır.
Hiçbir sıra gözetmeden, aklıma gelenleri şöyle bir sayacak olursam: Pollyanna, Tom Sawyer'in Maceraları, Arı Maya, Küçük Geyik Bambi -avcılar annesini vurduğunda nasıl da gözyaşlarına boğulmuştum Pinokyo, Pal Sokağının Çocukları, Alice Harikalar Diyarında, Sihirli Bahçe, David Copperfield, Tom Amcanın Kulübesi, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Hayvanlar Alemi, Tabiat Ana Anlatıyor, Grimm Masalları, Küçük Kadınlar, Küçük Erkekler ve tabii Jules Verne'ler: İki Çocuğun Devrialemi,
80 Günde Devrialem, Deniz Altında Yirmi Bin Fersah, Aya Seyahat ve diğerleri, yani o dönemin bilimkurgu romanları... Bunlar benim kendi kitaplarımdı; kapakları kirlenmesin diye gazete kâğıdıyla kapladığım, sayfalarını
bükmekten korktuğum, sevgiyle okşadığım hazinelerim... Bir de erkek arkadaşlardan ödünç alıp yutarcasına okuduklarım: Pardayanlar, Kızıl Maske, Maskeli Süvari, Fantoma, Arsen Lüpen... Benim kuşağımdan kime sorarsanız, Pardayanlar'daki Kırık Çatal veya Kırmızı Horoz hanlarını, orada tahta masalar üzerine dizilmiş kupalarda içilen şarapları, uzun ve iştah açıcı yemek tariflerini buruk bir keyifle hatırlayacaktır.
Aynı tat yok
Şimdi düşünüyorum da, okurken ağlaya ağlaya bir hal olduğumuz Kemalettin Tuğcu romanlarını, Ömer Seyfettin'in hikâyelerini, pek de hoşlaşmadığım Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun Bozkurtların Ölümü, Bozkurtların Dönüşü, Ergenekon gibi, dönemin Turancı, ırkçı, pantürkçü akımlarını çocukluk dünyamıza taşıyan tarihsel kokulu romanlarını bir yana bırakacak olursak, benim okumalarımda ağırlık klasik Batı çocuk edebiyatında olmuş. Cumhuriyet'in ilk kuşağından, "subay baba - öğretmen anne" ailesinin yadırganmayacak ve şimdi de doğru bulduğum seçimi.
On iki yaşındaydım. Dil öğrenmeye başlamıştım. Küçük Prens'le tanıştım. O zamana kadar okuduklarımın hiçbirine benzemiyordu. Elli yıl önceki küçük kızı elinden tutup büyük edebiyatla, gerçek edebiyatla buluşturan Küçük Prens oldu.
1950'lerdi; hatırlıyorum. Varlık Yayınları'nın ince kitapları 1 lira, kalın kitapları 2,5 liraydı. Mahallemizin tek kitapçı - kırtasiyeci dükkânını Aziz Nesin işletiyordu. -O ufak tefek, yorgun görünüşlü adamın Aziz Nesin olduğunu çok uzun yıllar sonra öğrendim.- 1950'ler: Varlık dergisi, Varlık Yayınları, Milli Eğitim klasikleri... Büyük yazarlarla, büyük yapıtlarla, Türk yazarlarıyla ilk tanışmalar. Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ını, Sardalye Sokağı'nı, Kasımpatları'nı üst üste dört kere, beş kere okuduğumu hatırlıyorum. Ve tabii polisiyeler:
Çağlayan Yayınları'nın Mayk Hammer kitapları. Hani Mickey Spillane'in dokuzunu yazdığı, Kemal Tahir'in çevirmen F. M.ikinci takma adıyla Mickey Spillane'ye onlarca daha yazdırttığı, "Dudaklarıyla dövüşen, yumruklarıyla sevişen" ama her zaman sekreteri Velda'ya sadık kalan New York'lu dedektifin maceraları.
Esrarlı Bahçe, çocukluğumun unutulmaz kitaplarındandı. Her ağacın altında, her kuytu köşesinde bir sır saklanan, o sırrı çözdüğümüzde insanın yüreğinin derinliklerine
vardığımız ve yüreklerimizin derinliğinde ince güzel bir hüzün olarak duyduğumuz; ömür boyu aradığımız, çoğunlukla bulamadığımız, çocukluğumuzun esrarlı bahçeleri; çocukluğumuzun ne yapsak bir daha aynı tadı alamadığımız okumaları.
Edebiyat önemlidir...
|
19/05/2006 (255 defa okundu)
OYA BAYDAR (Arşivi)
Bazı insanlar vardır; onların bir yapıtından, bir 'iş'inden söz ederken o insanı, o 'kişi'yi anmadan, anlatmadan yapamazsınız. Yapıtları kişiliklerinin devamıdır, ortaya koydukları ürün kişisel özellikleriyle, tarzlarıyla bütünleşmiştir. Doğan Hızlan da böyle biridir benim için. Çoğunu son birkaç yılın günlük yazılarından derlediği Edebiyat Daima kitabını okurken, bir kez daha düşündüm bunu.
Edebiyat insanı, edebiyat eleştirmeni olarak "50 kuşağından biriyim" diyor kitaptaki 'Benim 50 Kuşağım' yazısında. Bu yazı, onun hem üslubunu hem de kişiliğini özetliyor: Berraklık, oturmuşluk, kendine güvenin verdiği rahatlık ve sevecenlik. Bir de -belki de en önemli özelliği olan- ifadesinde ve yargılarında sivrilikten, aşırılıktan kaçınma; sıradanlığa düşmeden sağduyulu, harcıalem ve sığ olmadan düz ve anlaşılabilir olma yetisi.
Bilge bir üslup
Edebiyat Daima'daki yazılar dört bölüme dağılmış: Benim Gündemim, Tanıdıklarım Bildiklerim, Kültürün Geniş Açısı, Kitaplardan Esen. Doğan Hızlan, bu dört bölümde ele aldığı bütün konulara, sivri dille, parmak sallayarak, öfkeyle değil; anlamaya ve anlatmaya çalışarak, hoşgörüyle, 'şöyle de olabilir, bir düşünün hele' bilge üslubuyla yaklaşıyor. Edebiyatın siyasallaştırılmasına, edebiyatçının siyasetin ve ideolojinin kıskacına kapılmasına ya da siyasetin ve ideolojinin edebiyatçıyı hırpalamasına karşı çıkarken de üslubundan şaşmıyor. Uçların ve sert polemiklerin adamı değil, ama kimileri yazdıklarını bu yönden eleştirse de, o, itmeden, incitmeden okurun sağduyusuna seslenen yazılarıyla, nice dili ve kalemi keskinlerden daha etkili oluyor.
Hızlan yazılarında, yazarın özgürlüğünü, fikir ve sanat özgürlüğü çerçevesine oturtarak savunuyor, en önemlisi bunu yaparken çifte standart kullanmıyor. Edebiyat adına, sanat ve düşünce adına iyi olan ne varsa sahip çıkıyor. Hep en fazlasını, daha fazlasını talep eden maksimalist bakış ondan uzak. O, yapıcı dengeler peşinde. Küçük bir ışık gördü mü, 'burası kapkaranlık' demek yerine o küçük ışığın izini sürüyor; belki daha da parlar umudu ve çabasıyla...
Bunca yıl edebiyatla, felsefeyle, düşünce tarihiyle uğraşmış biri olarak bile, üç defa yeniden okuduğum halde anlayamadığım kimi gazete ve dergi yazılarını düşünüyorum elimde olmadan. Ne kadar anlaşılmaz bir dille yazarsa; yazılarını, o sıralarda bazı çevrelerde moda olan akım ve yazarlardan -üstelik de kötü çevrilmiş ve hazmedilmemiş- ne kadar fazla alıntıyla doldurursa, o kadar yenilikçi, o kadar 'derin' olduklarını sananlara kibarca ders veriyor. Duru ve yalın bir dilin, düşüncenin açık ve anlaşılır biçimde ifadesinin, aslında bildiklerini iyi ve derinlemesine bilmenin, bir de uzun yılları kapsayan yazma deneyiminin ürünü olduğunu anlatıyor bize. Anlaşılmazlığın ve malumatfüruşluğun, aslında bilgi ve kültür birikimi yoksunluğu olduğunu hatırlatıyor. Çünkü o; kitaptaki 'Neresini Düzeltelim?' yazısında anlattığı gibi, aklı Dede Efendi'nin, ezbere bildiği sultaniyegâh bestesinin güftesindeki bir kelimeye takıldığında, kitaplığındaki üç ayrı güfte kitabına birden bakmadan içi rahat etmeyenlerdendir. Elli yıldır, sanatla, özellikle edebiyat ve müzikle uğraşan, eskiyi de yeniyi de bilen ve sevendir. Engin ve derin kültürlü görünmek için anlaşılmaz düşünceleri, anlaşılmaz bir dille sergilemeye ihtiyacı yoktur.
Peki Doğan Hızlan, edebiyata ve sanata bakışıyla 50 kuşağından kalma bir gelenekçi mi? Günümüzde dört bir yanı sarmış popüler kültür ve sanata karşı olan bir seçkinci mi? Edebiyat Daima 'daki yazılar bu soruya da cevap getiriyor. Seçkin bir edebiyat kültür ve beğenisi var, ama seçkinci değil. İkisi arasındaki farkı anlayamayanlarla; yeni sandıkları, buluş diye nitelendirdikleri her medyatik işi popüler sanat adına pohpohlayan, pompalayanlarla satıraralarında, ya da sadece soru işaretli cümlelerle dalgasını geçerken, pop'un günümüzdeki egemenliğini tespit edip, has sanat ve edebiyatın pop'tan da yararlanarak yaygınlaşma ve derinleşme olanaklarını araştırıyor. 'Da Vinci Şifresi Sanat Tarihini Poplaştırdı mı?' ya da 'Amerika 'Anna Karenina'yı Yeniden Keşfetti', 'İyimser Olmak Başarının Anahtarı mı?', 'Aşk Her Zaman Satar' yazıları bu düşüncenin ipuçlarını sergiliyor.
Edebiyat inancı pekişiyor
Gelenekçi ve eskiye yatkın olup olmadığına gelince, cevabı bir söyleşisinde kendisi veriyor: "Ben kuşaklararası bileşkeyi bulmaya çalışıyorum. Çünkü iyi sanat, iyi edebiyat, kalitesiyle, düzeyiyle kuşakları aşan, her kuşağa ulaşan bir nitelik taşır" diyor. Kitaptaki bir yazısında, kimi 'yenilikçiler' için tabu olan, küçümsenen köy romanını, "Köy romanlarının konuları, kişileri hayattadır, öyleyse romanları da hayatımızın içindedir" diyerek savunurken ('Köy Romanı Öldü' ama Konuları Hayatta), 'Tanıdıklarım Bildiklerim' bölümündeki yazılarda klasikleşmiş edebiyatımızın ustalarını anarken, 'Popüler Kültürün Elli Yıldır Yıkamadığı Adam' yazısında Sait Faik'i anlatırken, ya da en yeni ve yenilikçi yazarları programlarına konuk edip, onlar için övücü eleştiriler yazarken, kuşaklar arası buluşmayı, bileşkeyi hep aynı noktada 'iyi edebiyat', 'has edebiyat' paydasında ve ekseninde gerçekleştirmeye çabalıyor. "Edebiyat Daima" ya inancımızı pekiştiriyor.
Doğan Hızlan edebiyata olan ve bütün bir ömür boyunca taşıdığı inancı, kitaptaki yazıların birçoğunda dile getiriyor. "Edebiyatın gücüne inanıyorsanız, her edebiyat yazısı Zümrüdüanka gibi küllerinden yeniden doğar" diyor kitabın önsöz niteliğindeki ilk yazısında. Ama içinde, bilinçaltında belki, gizli gizli kemiren bir korku da yok değil: Edebiyatın, okumanın, kitapların bir gün anlamını yitireceği, unutulacağı korkusu... Fahrenheit 451'e, yani kâğıdın yanma derecesine yazılarında sık sık gönderme yapması da bundan belki.
Kalemler ve kurabiyeler
Doğan Hızlan, kalemleri sever: "Renginize baktım, mürekkebinizi seçtim, dış gövdenize uygun bir renk için çok düşündüm, rüküş durmayın diye çok dikkat ettim. Dolmakalem. Değişmez büyük aşkım"; kurabiyeleri, pastaları, ince lezzetleri sever; müziği sever; ama en çok da edebiyatı. Hepsinin de en iyisini, en seçkinini, binlercesinin arasından bir tanesini, en özelini arar, bulabilmek için tutkuyla çabalar, bulur da... 'İyi'yi, en 'iyi'yi seçebilmek, bilmekle olur ancak. Beğeni, hele de zor beğenmek, seçici olmak, bilgi ve yaşanmışlık temelinde gelişmezse özenti olarak kalır. Doğan Hızlan sevdiği nesneleri, sevdiği konuları iyi bilir. Kalemler ve kurabiyeler kadar müziği ve edebiyatı da... Eleştirilerinin, denemelerinin, Edebiyat Daima 'daki yazıların iddiasız, dingin üslubu; modaya kapılmayan sağlam içerikleri böyle bir birikimin sonucudur.
Eskiler 'nevi şahsına münhasır' derlerdi, şimdi 'çok özel' deniyor. Ayrılmaz parçası olan renk renk papyonları, çeşit çeşit değerli kalemleri, dingin duruşu, birikiminin izdüşümü değerlendirmeleri ve eleştirileriyle 'özel' bir insanın özelliğini yansıtan bir derleme Edebiyat Daima. Güncelin edebiyata, edebiyatın güncele yansımasıyla ilgili pekçok soru ve konuya değinen; "Konunun çağrıştırdığı birikimi, derinliği katmak; onlara yazarların, şairlerin, düşünürlerin, bilim adamlarının düşüncelerini eklemek/eklemlemek. Değişik malzemelerden oluşan bir kurgunun tadını çıkarmak/çıkarttırmak" için yazılmış yazılardan oluşan, keyifle ve düşünerek okunacak bir seçki.
Doğan Hızlan, Doğan Kitap, 2006, 404 sayfa, 20 YTL.
Peri Ebe'nin cinli çocuğu
|
OYA BAYDAR (Arşivi)
Pelin Özer, Everest Yayınları, 2005, 202 sayfa, 8 YTL.
Bir eksiklik belki, ama biyografileri, otobiyografileri, anı kitaplarını sadece araştırma ya da benzer bir iş için, yani zorunluluktan okuyan biriyim. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı'nı okumaya da niyetim yoktu. Latife Tekin'i yeterince okumuş, sevmiş, önemsemiştim. Bir başkasının ağzından ya da kaleminden bildiklerimin tekrarı için zaman harcamak da neden? Sonra kitabı önümde buldum; açtım, okumaya başladım. Bitirip kapattığımda,-klişe bir deyimle-gün ağarıyordu.
Son yıllarda sanatçılarla, yazarlarla, ülkemizin kültür sanat yaşamında iz bırakmış kişilerle nehir söyleşiler yapılıyor. Bazıları gerçekten de değerli ve önemli yapıtlar. Konuşan ve konuşturan ne kadar ustaysa söyleşi de o kadar anlamlı, derin ve güzel oluyor. Ama nehir söyleşilerin tümünde, konuşan ve konuşturan, bazen birbirlerini bastırarak, bazen gölgede kalarak klasik bir sohbetin iki tarafı oluyorlar. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı, işte tam bu noktada ötekilerden ayrılıyor: Pelin Özer, soru sormuyor, daha doğrusu o mükemmel soruları okurun gözüne, kafasına sokmuyor, saplamıyor. O bir ebe; sihirli dokunuşunu göremediğimiz ama yürek gözümüzle hissettiğimiz bir peri ebe.
Kitabın başında sadece yedi sayfalık Pelin Özer sözü var. Hiç tanımadığı, sadece yapıtlarından bildiği Latife Tekin'in, Ormanda Ölüm Yokmuş kitabını okuduktan sonra, kitaptan "bedenine sızan ürpertinin sırrına erişmek için" yola koyuluyor. "Bu kitabı benim için yaptı, biliyorum. Sözcükleri gövdesinden söküp çıkardı... Sayfaların arasında bana ait sözlerin olmasını istedi... İki uyumsuz görünen sesi çarpıştırmayı amaçlıyordum. Bir ses denemesi, olamayacak bir kitap düşü... Bu kitaba ulaşamadık ama şimdi, ilerde kurduğum düşü gerçekleştirebilecek kadar antrenmanlı hissediyorum kendimi. Bir sırrı sezmek bile, ancak çalışarak mümkün oluyor belki" diyor. Ve sonrasında, Ebe'nin değneğinin sihirli dokunuşunu, her biri bir bölümün başlığı olan, 'soru' adını vermekte zorlandığım, şiir dizesi demeyi yeğlediğim cümlelerde fark ediyoruz.
'Yazının sıfır noktasını...'
"Bana ilk soluğu anlatsa, yokluktan sonrasını", "İlk kitap ilk ölüm mü?", "Bana ruhunu anlatsa, sözcüklerin ilk yaşamını", "Roman olmayı düşleyen bir kitap mı bu?" "Bana çarpıldığı anı anlatsa, yazının sıfır noktasını", "Kendini nesnelleştirecek cesaretin var mı?", "Bana sesten ördüğü sessizliği anlatsa, doğanın masum yaşamını", "Yoksullar hakkında konuşmak mümkün mü?", "Dile karşı bir kitap yazabilir misin?", "Aşk söz konusu olunca susulmalı mı?", "Bana o büyük yarılmayı anlatsa, yalnızlaştıran bölünmeyi"...
Ve Latife Tekin anlatıyor: "Gövdemden bir ateş geçti, ve ben bu kitapları yazdım", diyor. "Dil bana göründü, dili gördüm ben... ona gitmemin ödülü gibi kendini gözlerimin önüne serdi"... Evini, yurdunu, annesini, babasını, köklerini, köyü ve şehri, göçü ve yerleşikliği, masumiyeti ve masumiyetin yitirilişini, yoksulların dilini, yazının gücünü, iktidar ve gücün acımasızlığını, bir iktidar aracı olarak dili, yaşamın ve yazının sesini, o sese olan güvenini, saldırıları, şaşkınlıklarını, kırgınlıklarını, umutlarını, hatırlama ve unutuşlarını... Alışmadığımız bir derinlik ve düşünülmüşlükle; sık rastlanmayan, kimilerine güç anlaşılır gelebilecek bir duygu yoğunluğu ve bir o kadar da sahihlik ve durulukla, şiirsel bir içtenlikle anlatıyor. Kendi kendine konuşur gibi... "Anlamdan, sözcüklerden önce bir ses gerekiyor bana. O ses için kendimi öyle bir yere götürür, sessizlikten doğacak sesi beklerim. Yazacağım kitabın müziği kulağıma doğsun diye." "İnsanlar için yazanlar var ve insan olma deneyimini aşmak üzere yazanlar var... Dünyada kendisini insan olarak bulmanın üzüntüsünü duyan, içten gelen bir itirazla, varlığının keyfini çıkarmayı reddeden yazarlar beni ilgilendiriyor... ben kendimden yola çıkarak bu dünyada ne aradığımızı anlama çabası içindeyim..." diyor. "Sessizleşme arzusunun sesini" nasıl aradığını, her kitap için, kendi derinliklerinde nasıl bir arayışa girdiğini, "kuşlar için yazma"nın ne anlama geldiğini, edebiyatın da diğer sanatlar gibi, kendimize ya da hayata dair bir şeyi anlayabilmek için, sırların peşinde koşmak olduğunu anlatıyor.
Pelin Özer'e 'Peri Ebe' derken söylemek istediğim tam da buydu: Latife Tekin'in çeşitli zamanlarda, çeşitli söyleşi ve yazılarda bölük pörçük dile getirdiği düşüncelerin toparlanmasına ebelik etmiş Özer. Ama bu kadar değil; diliyle, düşüncesiyle, duygusuyla, böyle bir metnin ortaya çıkması için ebenin elinde bir sihirli değnek olması gerekiyor. O değnek Pelin Özer'de var ve dokunuşuyla ortaya cinli bir çocuk çıkmış; edebiyat cinlerinin, sıradanın dışına taşıdığı bir çocuk: Latife Tekin Kitabı.
Kitabı, sevdiğiniz bir yazara dair hoş bir metin olarak okuyabilirsiniz. Yazarın kendini nasıl gördüğünü ve nasıl göstermek istediğini, yazma serüvenini nasıl kavradığını, daha önemlisi, yaşamak dediğimiz o en büyük serüvene ilişkin fırça darbesi düşüncelerini... Ama çok daha önemlisi; içlerinden bir ateş geçerek, dilin ve sözcüklerin peşine takılıp yazma tutkusuna kapılanların okumaları gereken bir kitap bu. Özellikle de, kitaplarının daha ilk cümlesi dil yanlışlarıyla sakatlanmış; peş peşe sıralanmış basmakalıp cümleleri, ordan burdan derlenmiş harcıâlem fikirleri, hiç yaşamadıkları, bilmedikleri, duygusunu, ruhunu özümseyemedikleri olayları yazıya geçirince, yaptıklarını edebiyat sanan ve satış rakamlarına bakarak iyi yazdıklarına inanan kendilerinden memnun genç yazarlar için derslerle dolu bir kitap. Bir metin, bir roman nasıl ortaya çıkar? Sesi, duygusu nasıl bulunur? Dili nasıl oluşur? Ne kadar derin düşüncelerden, iç hesaplaşmalardan, yaşanmışlıklardan süzülür? Nasıl doğurulur? Nasıl kurgulanır? Yazardan neler alır götürür ve yazara neler katar? Bitmeyen, sonu gelmeyen bir eksiklik duygusu, o en üst noktaya, 'kuşlar için yazma' noktasına ulaşamadığı kuşkusu, yazarı nasıl kendini aşmaya götürür? İhtiyaç duyanlar için ders niteliğinde bir örnek.
Biz köydeyken, küçük dayım, bizi görmeye gelirdi İstanbul'dan. Bir anımız var, dayımla birlikte çedene tarlasında yuvarlanıyoruz. Bahar ya da bahar sonu, yaz başı olmalı. Çedeneler benim boyumu aşacak kadar uzayıp yükselmiş. Hani bir türküde geçer, "Çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene". Tohumu kuş yemi olarak da kullanılan bir bitki. Buğdayla birlikte kavurup çıtır çıtır yerdik onu. Çedene tarlasında oynadığımız bir sırada, dayım el falıma baktı ve bana, "Sen edebiyatçı olacaksın" dedi. Ara sıra, bu yüzden yazar olduğumu da düşünürüm. Bunu düşünmek hoşuma gittiği için belki. O kadar tuhaftı ki... Ben ona defalarca "Ne olacağım, ne olacağım?" diye sorup duruyorum, o da bana otların arasından, "Edebiyatçı olacaksın" diyor. "Peki, nedir edebiyat?", o zaman anlatması gerekir bana. Herhalde edebiyat derslerine ilgi duymamla bir ilgisi var yazarlığımın. Dayımdan bunu işittiğimde, otların içinden gökyüzünün nasıl göründüğünü hâlâ anımsadığım için büyülenmiş olduğum kesin. Çocuklara böyle şeyler söylememek gerekiyor demek ki. Beş, altı yaşlarındaydım. Çocukların bazı sözlerden unutamayacakları biçimde etkilendikleri yaşlarda, yakınlarındaki insanlar ne söylediklerine dikkat etmeliler. Sonra o çocuk, o sözün yankısından kurtulamaz. Şimdi, köylü bir çocuğa edebiyatçı olacaksın demenin alemi yok aslında. Dayım bunun bilgisine sahip olsaydı, sana anlatacak böyle bir anım olmazdı herhalde.
Kitaptan
Sevgi için bir önsöz
Sevgi Soysal'ın 'Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu' adlı kitabı için Oya Baydar'ın yazdığı Önsöz'den bir bölüm sunuyoruz
OYA BAYDAR (Arşivi)
Ağır demir kapı gıcırtıyla açılıp da, kadın polislerin eşliğinde koğuşa sokulduklarında, Yıldırım Bölge'ye gece iniyordu. Akşam karavanasını yeni bitirmiştik: çorba, semizotu, pilav, ya da mercimek, makarna, hoşaf. Mönü pek değişmediğinden, insan anımsamakta güçlük çekmiyor. Bulaşıklar yıkanmış, tuvalette yaktığımız pamukların alevinde kahveler pişirilmeye, ranzaların üstünde ikili, üçlü gruplar olarak toplaşılmaya başlanmıştı. Günün en huzurlu ve de en hüzünlü zamanı. Olağanüstü bir gelişme olmadıkça içeri dalıp rahatsız etmezler artık; tutsaklığın özgürlük ve efkâr saatleri başlar.
Bunaltıcı olmayan, güzel bir yaz akşamıydı, hatırlıyorum. Koğuşun tavana yakın demir parmaklıklı pencerelerinden, önce süt mavisi sonra laciverti akşamın şehre, Kale'ye, Kazıkiçi bostanlarının üstüne usul usul inişini seyretmiş, hüzünlenmiştim. Dışarda hayat sürüyor; şu ışıkları tek tek yanan evlerde, kaleye tırmanan yokuşlarda, arkalarında kızıl çizgiler bırakarak geçen otobüslerin, otomobillerin doldurduğu caddelerde hayat sürüyor ve sen, bu kalabalık ve uğultulu koğuşta, bir günü daha bitirmenin/yitirmenin bezgin dinginliğini yaşıyorsun. Ranzamın üstüne tünemiş, sade kahvenin yanında bir kadeh konyak düşlerken, zincir gıcırtıları, dışardan açılan kapı sürgüsünün ve demir kanatların bildik sesi, kadın polisin, "Kızlar, misafirleriniz var!" diye neşeli neşeli bağırması, sonra yeniden gıcırtıyla kapanan kapı... Tam geceye, gevşemeye, kendi içime dönmeye, hüznümün tadını çıkarmaya hazırlanırken, al sana bir telaş, bir şamata. Üstelik ne kadar çok gülüyorlar. Kim bu kendini bilmezler böyle? 'Siyasiler' şaşkın, biraz da kızgın. Her şeyin bir raconu vardır canım! 'Faşizmin zindanları'na kıkırdaşarak girmek olur mu!' Ranzam, duvarın dibinde, musluğun yanında, korunaklı bir yerdeydi. Kapıyı görebilmek için özel olarak eğilmem gerekiyordu. O günlerde koğuş sorumlusuydum, yeni gelenleri teslim almam, yer göstermem gerekiyordu.
İnsanları gecenin bu saatinde içeri atanlara söve söve ranzadan inmeye çalışırken, bitişikteki ranzada, yeni gelenleri görebilmek için dizleri üstüne dikilmiş Sevim Onursal'a, "Başçavuştan hesap isteyen konsomatris kızları mı getirmişler yine?"diye sordum. "Yüzlerini göremedim, ama pek benzemiyorlar" dedi Sevim Hanım.
Onları, ranzadan inip de koğuşun ortasındaki uzun masaya yönelince gördüm. Ve öyle bir sevinç çığlığı kopardım ki, sanırım bütün koğuş, şaşkınlık ve endişeyle bana baktı. İnanılmaz şey: Sevgi ve Elâ'ydı içeri atılanlar... Sarılışmalar, öpüşmeler, üçlü halay çekmeler ve bitmeyen bulaşıcı kahkahalar! İnsan bencil yaratık. Hiç arkadaşlar hapse düşmüş diye sevinilir mi? Hapishane koğuşlarının kalabalık yalnızlığı canınıza tak demişse, sevinirsiniz. O gece, yorgunluktan ve gerginlikten sinirleri boşanmış, yerlerini ve durumu yadırgadıkları bitmeyen kahkahalarından belli olan Sevgi ve Elâ'nın gelişi, sarı ışıklı ampullerin tam aydınlatamadığı, sıkıntının kol gezdiği koğuşun ortasına düşmüş bir ışık topu gibiydi. (...)
***
(...)Yıldırım Bölge'de Sevgi ve Elâ ile, kısa bir süre birlikte kaldık. Zaten o kadar sudan bir sebeple tutuklanmışlardı ki, ilk celsede beraat ettiler ve tahliye oldular. Sevgi ikinci kez tutuklanıp Yıldırım Bölge'ye getirildiğinde, o görece gevşek havadan eser kalmamıştı. Bu defa iş ciddiydi, 12 Mart rejimi artık oturmuş, git gide azgınlaşmıştı. Tutukluların tümü er kişi ilan edilmiş, eski kadrolar değişmiş, hava sertleşmişti. Bu dönüşümün ilk işaretleri yaz sonunda gelmeye başlamıştı zaten, kışa girerken iyice belirginleşti. 1972 ocağında, tahliye olurken,Yıldırım Bölge, gerçekten de zindana dönüşmüştü. Sevgi, benim artık Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda olmadığım bu dönemi, kendine özgü zeki mizahi üslubuyla ve keskin gözlemciliğiyle, ama gözlemcilikle yetinmeyip, oranın parçası, içerden biri, bir siyasal hükümlü olarak çok güzel anlatır. Oysa, ilk kısa tutukluluk dönemine ait izlenimleri fırça darbeleri halindedir; yine usta işi, yine duygulu ve sevecen fırça darbeleri, ama belli ki Sevgi henüz oraya yabancı, koğuşun ruhuna tam nüfuz edememiş; meraklı ve keskin gözlerle, ama dışardan bakıyor. Koğuş sakinleri de onu, aralarına düşmüş geçici bir renk, bir güzellik olarak görüyorlar, öyle davranıyorlar. Satırlarına da yansıyor bu durum.
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu, otuz iki yıl sonra Sevgi'nin gözüyle ve yüreğiyle hatırlarken, anı yazma işi üzerine yeniden düşündüm. Neden bazı anı kitapları soğuk, ruhsuz, öğretmen edalıdırlar da bazıları sıcacıktır, insanı yüreğinden kavrar, sürükler? Sevgi Soysal'ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu anılarında bu sorunun cevabı var sanırım: Açıkyüreklilik, maksatlı saptırmalardan arınmış saf bir öznellik, şunları yazarsam bana ne derler kaygısından olabildiğince uzaklık, insanlara ve gerçeklere saygı. Sevgi bunu başardığı için, anıları bazen gülerek bazen hüzünlenerek, ama hep keyifle ve düşünerek okunuyor. Siyasal hamaset yapmak, kendini övüp kendini anlatmak için değil, insanı anlatmak için, insan sevgisiyle yazıyor. Sevgi'nin Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu, Sevgi'nin mahpushanelerini izliyoruz; onun gözüyle, onun aklı ve duygularıyla, onun diliyle. Böylece yapıt özel oluyor, biricik oluyor, basmakalıplıktan kurtuluyor.
***
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu okurken, kendi yaşadığım, kendi alımladığım Yıldırım Bölge'yi, benim Yıldırım Bölge'mi düşündüm.
Üst ranzaya çıkıp demir parmaklıklı pencereden dışarıya bakınca Ankara Kalesi görünürdü. Ay, tam kalenin arkasından doğar, akşamla birlikte gecekonduların ışıkları yüzlerce, binlerce ateşböceği gibi yanardı. Günbatımlarında, güneşin pencerelere yansıyan son ışıklarının yaktığı camlar bir kızıl yangın gibi tutuşur, demir parmaklıkları eritir, koğuştan içeri dalar, uzun mahpusluk gününün en güzel saatleri başlardı. Gencecik tutuklu kızlar, dokunaklı, titrek sesleriyle türkü okurlardı: "Odam kireçtir benim", "Urfa Mardin'e bakar", "Çökertmeden çıktık da yola",
"Evlerinin önü mersin aman" ve mutlaka "Eşkiya dünyaya hükümran olmaz" ile "Ege Denizi'nde sular kararınca". Türküler Anadolu'yu ve dünyayı bir baştan bir başa dolaşırdı. Sonra, kapının hemen yanındaki ranzasının üstünde sessiz oturan Behice Hanım'ın ince ve duygulu sesi yükselir, bir kuşak öncekilerin selamını getirirdi koğuşa: "Jandarma biz sosyalistiz, biziz yalnız dost sana. Kurtuluşun bizimledir, elini uzatsana"... Ağır demir kapının kilitlerinin gürültüyle açılıp koğuşun girişine ekmek ve ne olduğu belirsiz yağlı bir çorba bırakıldığı şafak vakitlerinde, tanyeri yine kalenin ardından ağarırdı. Uyanıp pencerenin demirlerine tutunur, dışarı bakardım. çevrede seyrek ağaçlı bahçeler, bostanlar, çivit badanalı bağ kulübeleri vardı. Ağaçların yüksek dallarını bile örtmeyen, toprağa inmiş süt mavisi bir sis olur; koğuş binasının hemen önünde nöbet bekleyen silahlı erler, evler, sokak köpekleri, dikenli teller, ağaçlar, uzaklardaki tepeler ve kale, bu sisin arasından belli belirsiz seçilirdi.
İklim hüzün iklimiydi, ama anahtar sözcük umut'tu. Oraya kapatılmış çoğu genç, azı yaşlı onca kadının, demir kapıları, kilitleri, demir parmaklıkları hiçe sayan kıpır kıpır canlılığı, heyecanı, özgürlük duygusu, ne işkencede, ne mahpushanede hiç yitirmedikleri umut'tan kaynaklanıyordu. Komutanları, askerleri, polisleri, gardiyanları şaşırtan buydu. O küçük kızlar hiç ağlamıyor, o kadınlar hiç şikâyet etmiyordu.
(...)İnsan bir kez hatırlamaya başladı mı, çorap söküğü gibi geliyor. Oysa çoktan unuttuğumu sanıyordum o günleri. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu okurken yıllar yıllar öncesine, zindanların bile umut ve geleceğe güvenle ışıldadığı o masumiyet günlerine döndüm. İçimden ılık, güzel bir bahar yeli geçer gibi oldu. Mahpushaneyi hatırlamak mutluluk verebilir mi insana? Eğer ülke ve dünya büyük bir hapishaneye dönüşmüşse, umutlar törpülenmiş, masumiyet yitirilmiş, benim kuşağım zamanda ve mekânda acı bir sürgünün tadını tatmışsa, hele de Sevgi bile artık yoksa, verebilir.
1-
Bazı insanlar vardır; onların bir yapıtından, bir 'iş'inden söz ederken o insanı, o 'kişi'yi anmadan, anlatmadan yapamazsınız. Yapıtları kişiliklerinin devamıdır, ortaya koydukları ürün kişisel özellikleriyle, tarzlarıyla bütünleşmiştir.
2- Peri Ebe'nin cinli çocuğu (06/05/2005)
Bir eksiklik belki, ama biyografileri, otobiyografileri, anı kitaplarını sadece araştırma ya da benzer bir iş için, yani zorunluluktan okuyan biriyim. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı'nı okumaya da niyetim yoktu.
3- Sevgi için bir önsöz (29/08/2003)
Ağır demir kapı gıcırtıyla açılıp da, kadın polislerin eşliğinde koğuşa sokulduklarında, Yıldırım Bölge'ye gece iniyordu.
4- Hepimizin ortak tarihi (28/06/2002)
Bir kitap çıktı. Tam da, okur kitlesi yaz tatili havasına girmişken; tatil okumaları için, dev tanıtım bütçeli, bol reklamlı, bol dedikodulu...
5- Çocukluğun esrarlı bahçesi (19/04/2002)
Okumayı 40'ların 50'lerin ortalarında söküp, kitapların o harikulade büyülü dünyasıyla tanışma ayrıcalığına sahip olabilmiş benim...

