Attilâ İlhan'dan Hrant Dink'e Türkiye / Cumhuriyet 13.10.2005
20/10/2006 ·
Cumhuriyet 13.10.2005
DÜNYADA BUGÜN
ALİ SİRMEN
Attilâ İlhan'dan Hrant Dink'e Türkiye
Attilâ İlhan 'ın ani ve erken ölümünün doğurduğu kolektif acı, medyanın gösterdiği ilgiyle yeni bir boyut kazandı.
Medya, şairin, yazarın, düşünürün haberini en öne çıkarmıştı. Umarım, bu yeni bir yönelişin başlangıcı olur.
Attilâ İlhan, hem kuşakların benimsediği bir şair, hem içinde yaşadığı toplumu yansıtan bir romancı, hem de düşüncelerine katılın katılmayın, kendi özgün sentezini yaratmak isteyen bir araştırmacı düşünür, hem de yarım yüzyıl boyunca mesleğin, yazıişleri müdürlüğü dahil, her alanında çalışmış bir gazeteciydi.
Bu kadar toplumla, insanlarla haşır neşir olan A. İlhan, aykırı ve yalnız bir insandı demek yanlış olmasa gerek.
Türkiye Attilâ İlhan'ı, daha 16 yaşındayken, sevgilisine yazdığı mektuba Nâzım 'ın bir şiirinden dizeler koyduğu için hapishaneyle tanıştırdı.
O zamanlar Nâzım'dan söz etmek de bir aykırılık olarak kabul edilebilirdi.
Ama kendi özgün sentezini arayan, bunu bir ömür boyu sürdüren aykırı insanlar, demokrasinin zenginliği, bir anlamda da onsuz olmazıdırlar.
Ne yazık ki, bunu o günkü milli eğitim kadroları da anlamadılar, rejimi de. ''O zamanlar, ülkemizde demokrasi yoktu, şimdi geldi, artık böyle şeyler olmuyor'' diye geçiştiremeyiz işi.
****
Aradan 64 yıl geçti. Türkiye'ye güya demokrasi geldi, ülkemiz güya Avrupa'ya üyelik müzakerelerine başladı. Söyler misiniz ne değişti?
Özgün görüşlerini savunan, gazeteci Hrant Dink 2005 yılında, Türklüğe hakaretten, 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, cezası 6 ay ertelendi.
Hrant Dink kendine özgün görüşleri ve cesur tavrıyla, çok kişiye, hatta kimi zaman artık bir avuç kalmış olan Ermeni cemaatinin kimi üyelerine de aykırı gelen bir insan.
Orhan Pamuk gibi...
Romanlarının keyfini çıkardığım ama görüşlerine katılmadığım Orhan Pamuk da, aynı nedenle yargılanıyor.
Hrant Dink ve Orhan Pamuk ile Attilâ İlhan'ın ortak noktaları, birbirlerinden çok farklı yönlerindeki aykırılıkları.
Türkiye hâlâ bu aykırılıklara tahammül edemeyen bir ülke.
Hrant Dink'in dava konusu olan yazılarını ve mahkemenin eski TCK'nin 159. maddesine dayanarak geçen yıl açtığı davadaki bilirkişi raporunu pazartesi günkü Radikal'de okudum.
Bilirkişi, haklı gerekçesinde de belirttiği gibi, yazıda Türklüğe hakaret görmemiş, ama Dink yine de mahkûm olmuş.
****
Bu sütunda sık sık dile getirdiğim bir hususa, bir kez daha dokunmak zorunluluğunu duyduğum için affınıza sığınıyorum. Ama görüyorsunuz, sorun yalnızca yasalarımız değil, aynı zamanda, onların yorumlanış ve uygulanış biçiminde. Bilirkişi denen uzmanların bile hakaret görmediği bir yazının sahibi mahkûm olabiliyor.
Bu nasıl bir hakaret ki, ehil kişiler bile anlamıyor da, sokaktaki adam anlasın?
Ayrıca bu bilirkişi uygulaması üzerinde de biraz durmamız gerek.
Bizim hukuk uygulamamızda, ne zaman bir propaganda veya eski TCK'nin 159. (yeni TCK 301.) maddesinden dava açılsa, yargıçlar hemen bir bilirkişiye başvururlar.
Hukuk okumuş, stajını yapmış, yargıç olmuş kişilerin bile hakaret olup olmadığını anlayamayıp bilirkişiye sormak zorunluluğunu hissettikleri bir yazıda, toplumu etkileyecek ya da rencide edecek bir unsur olduğunu söylemek mümkün mü?
Bilirkişi, hâkimin eğitimi ve birikimi dışındaki ihtisas konularında başvurulması gereken bir kurum değil midir?
Sanıyorum, yalnız yasaları değil, düşüncelerimizi değiştirmek zorundayız.
Şahsen ben, yurttaşım, meslektaşım, düşünce özgürlüğünün üstüne titremek zorunda olduğum Ermeni kardeşim Hrant Dink'in bilirkişinin bile suç unsuru görmediği bir yazısından mahkûm olmasından rencide oluyor, utanç duyuyorum.
Şahsen ben, ''1.5 milyon Ermeniyi kestik'' diyen Orhan Pamuk' un bu sözlerinden çok, velev ki, belgesiz ve dayanaksız olsun, bu fikrini açıkladığı için kovuşturulmasını toplum için tehlike olarak görüyorum.
Attilâ İlhan'ın hapse girmesinden bu yana geçen bunca yıl boyunca hiçbir şeyin değişmemiş olmasından daha korkunç ne olabilir bir toplum için?
asirmen@cumhuriyet.com.tr
Cumhuriyet 13.10.2005
MEDYA NOTU
EMRE KONGAR
ATTİLÂ İLHAN
10 Ekim 2005'te yitirdiğimiz Attilâ İlhan 'ı 1970'li yılların ortasında Ankara'da Bilgi Yayınevi 'nin editörü olarak tanıdım.
Demek ki aradan otuz yıl geçmiş.
Tanışmamızdan kısa bir süre sonra dostluğumuz gelişti, hemen hemen her hafta muntazam yapılan uzun sohbetlerle sürdü.
Bu sohbetlerde bir toplumbilimci olarak ona sistematik sorular yönelttim, kişiliğini, düşünce sistemini, sanata bakışını saptamaya ve irdelemeye çalıştım.
Edindiğim izlenimleri indeks kartlarına kaydediyordum.
Fakat 12 Eylül 1980 darbesini izleyen ilk pazartesi günü, 14 Eylül'de Hacettepe Üniversitesi'nin Beytepe yerleşkesi askerler tarafından basılıp, bütün öğretim elemanları, yıldız amfinin önündeki meydana toplandığında, ayakta, tuvalete bile gitmemize izin verilmeden bekletildiğimizin dördüncü saatinde, çantamda taşıdığım bu kartları, ''Hücre faaliyeti yapıyorlar'' gibi bir suçlamaya gerekçe oluşturabilecekleri ve hem onun hem de benim başımı belaya sokabilecekleri kaygısıyla imha ettim.
Ama söylediklerinin satırbaşları ve pek çok ayrıntı hâlâ bütün canlılığıyla belleğimde.
Onu yitirmenin acısını yüreğimizde taşıdığımız bugünlerde, bu izlenimlerin bazı satırbaşlarını siz okurlarımla paylaşmak istiyorum; belki ilerde bu konudaki anılarımı daha ayrıntılı olarak da yazarım.
Attilâ İlhan çok muntazam olmakla övünür, sabah tam dokuzda çıktığı yürüyüşte, onu gören insanların saatlerini ayarladığını söylerdi.
Masasının üstü, benim gittiğim öğleden sonra saat üç dolayında tertemiz olurdu; ne bir kâğıt, ne bir kitap; bu düzenliliği ile de övünürdü.
Fransa'ya ilk gittiğinde orak çekiçli komünist bayrakları altında Troçkistlerin, Lenin ve Stalin 'i, yani Sovyet sosyalizmini eleştirdiklerini gördüğünde yaşadığı şoku anlatır, Moskova çizgisindeki ''resmi'' komünist görüşe karşı olduğunu belirtirdi.
Türkiye'deki siyasal olaylara, ''uluslararası istihbarat örgütlerinin mantığı ile bakmak'' gerektiğini söyler, bu mantığa göre, ''ulusal çıkarları'' öne süren çözümlemeler yapardı.
Sol partileri beğenmez, liberal sağ partilerin halkla daha iyi bütünleştiğini belirtirdi.
İsmet Paşa dönemini çok sert eleştirir, bu dönemin, Mustafa Kemal 'in devrimlerini durdurduğunu söyler, dil devrimine (bu devrimin halkı kültürel kökenlerinden kopardığı gerekçesi ile), dünya klasiklerinin çevrilmesi seferberliğine (bu seferberliğin altında Yunan-Latin kültürünü dayatma projesinin yattığı gerekçesi ile), Köy Enstitülerine (buralardaki eğitimin faşizan olduğu gerekçesi ile) karşı çıkardı.
Köy romanı döneminin kapandığını söyler, Fakir Baykurt ile sert polemiklere girerdi; bunlardan birinin sonunda ''Acıttım mı'' ifadesini kullandığı için kendisini eleştirdiğimde, ''Bu benim köşe yazarı kimliğimin polemikçi yönüdür ve gereklidir'' diye yanıt vermişti.
Şiirin büyüsünün sözcüklerde değil, imgelerde yattığını, şiirin, sözcüklerden çok dizelerin ahenginde ve ritminde değer kazandığını söylerdi.
Uyuşturucu alarak şiir yazmaya çalıştığında, yazarken muhteşem şeyler ürettiğini sandığını, ayıldığında yazdıklarının değersiz ve tutarsız hezeyanlardan ibaret olduğunu gördüğünü belirtmişti.
''Beni 1970'lerde Ankaralı genç sosyal bilimciler yeniden keşfetti'' derdi.
Batı emperyalizmine çok karşıydı, bu niteliği onu ulusalcı görüşlere yakınlaştırmıştır.
ekongar@cumhuriyet.com. tr;
www.kongar.org
Cumhuriyet 13.10.2005
ODAK NOKTASI
AHMET CEMAL
Attilâ İlhan: 'Ne Korku Ne Pişmanlık Ne Yeis...'
''...ne korku ne pişmanlık ne yeis / en sessiz derinliklere içimde belki senin / hasretini götüreceğim / sadece''
''Yoksa ilk benden mi duydunuz?'' Skytürk televizyonundan, Attilâ İlhan' ın ölümü nedeniyle bir telefon söyleşisi yapmak üzere beni arayan, genç ve nazik hanımefendinin sesi tedirgin.
''Attilâ İlhan'ın ölümü mü? Ne zaman?''
''Haklısınız... Gece olmuş...''
''Beni bir on dakika sonra arar mısınız?''
''Elbette... Özür dilerim...''
Kendime gelmeliyim biraz da olsa. Bir şeyler söyleyebilmek için. O'ndan ne kadarı sığarsa.
Mekanik hareketlerle doğruluyorum; çevirilerimin bulunduğu raflara gidiyorum; aradığım, istisnaen yerinde. Rilke' den ''Gece mi Tek Gerçeğimiz?'' başlığı altında çevirdiğim şiir seçkisi. Onat Kutlar' ın anısına ithaf ettiğim kitap. Sayfa yirmi sekiz. ''Şairin Ölümü'' başlıklı şiir. Tamamdır:
''Yatıyordu. Çehresi, hafifçe yükseltilmiş, / solgun ve dargındı dik yastığında,/ dünya ve dünyaya ait bildiği ne varsa, / artık duyularından koptuğundan bu yana, / hepsi de umursamaz bir zamanda yitirilmiş. - / Onu öylece yaşarken görenler, bilememişlerdi,/ ne kadar da bütünleşmiş olduğunu bütün bunlarla; / çünkü bunlar: O derinlikler çayırlarda / ve sularda, bütün bunlardı çizen o çehreyi. - /Onun çehresiydi aslında bu enginler,/ onlar ki, görücüye çıkmışlardı şimdi şaire; / korkuyla ölmekte olan maskesine gelince,/ sanki havayla temas ettiğinde bozulan bir meyvanın / içi gibiydi, öylesine kırılgan ve ince.''
''Nasıl bir miras bıraktı?'' diye soruyor telefondaki nazik ses.
Evet -nasıl bir miras? Bütün geleneğiyle sindirilmiş bir dilin mirası; yeni'nin, öz olanın sadece yüzyılların temelinde inşa edilebileceğine yönelik bir dil ve kültür bilincinin, onuncuyu önceki dokuzu yok sayarak ayakta tutmaya çalışmanın umarsızlığını hep vurgulayan bir aklın mirası; söylemek istediği ne varsa eveleyip gevelemeden, ortalığı ve kafaları bulandırmadan, bilgi birikiminin saydam süzgeçlerinden geçirerek söylemeye yönelik aydın tavrının mirası; tüm yazdıklarında aynı zamanda zamanının tarihçisi olmuşluğun mirası.
''Peki ya gençlerimiz -nasıl değerlendirmeli bu mirası?''
Çetin mi çetin bir soru, çünkü ancak okumakla değerlendirilebilecek bir miras var karşımızda. Soruda sözü edilen 'gençler' ise seksenli yılların kuşaklarından gelme. O gençleri, resmi sansür çabalarına taş çıkartırcasına, bizler, yani kendini aydından sayanlar kafalarında sansürler oluşturmaya, hep sıradan olanın peşinden koşmaya, edebiyat okurluğunu bile bir modaya dönüştürmeye ve hep en yeni ve gündemde olanı okumaya alıştırdık. Eşsiz çabalarımızla -hani o ''Aman, yalnızca bizi okusunlar!'' kaygısıyla -edebiyatta, kültürde miras diye bir kavram tanımayan gençlerden oluşma bir çoğunluk.
Evet, bu gençlik nasıl değerlendirmeli, nasıl değerlendirecek bir Attilâ İlhan'ın paha biçilmez kültür mirasını -korkarım bir zamanlar bir Bilge Karasu' nun mirasını nasıl değerlendirdiyse, yani kısa zamanda yoksaydıysa, yine öyle.
Biz yetişkinlerin ''Ben'' den başka değer ölçütü tanımayan emekleriyle.
Yazanların birbirlerini de okumak, birbirlerinden aşılanmak yerine, açık ya da çoğunlukla örtük bir biçimde 'Öteki' nin neden okunmaması gerektiğini anlatma çabalarının egemen olduğu bir ortamda, Attilâ İlhan gibilerinin yazgısı sadece hayattayken değil, fakat öldükten sonra da yalnızlıktır.
Olsun. Sadece yalnızlık. Ama sessizlik değil ya!
Onlar sayfalarında konuşmayı sürdürdükçe, artık bu dünyanın sakinleri arasında yer almasalar bile, günün birinde duyulacaklarını umabiliriz.
Stefan Zweig' ın Erasmus için söylediğini, Attilâ İlhan'a da çok yakıştırıyorum: Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnızdı.
Belki de o yalnızlıktan daha öğreneceğimiz çok şey vardır...
e-posta: ahmetcemal@superonline.com
acem20@hotmail.com
Cumhuriyet 13.10.2005
PERŞEMBE
ORHAN BURSALI
Attilâ İlhan
''Başlangıçta söz vardı.'' Söz, insanlar arasında dolaşan en büyülü olaydır. Üç-beş insan bir araya geldiğinde, hiçbir şeye ihtiyaç yoktur, sözden başka.. Hiçbir şey olmasaydı hayatında, sadece söz olsaydı, belki de varlığının tadını daha iyi çıkartabilirdi insanoğlu. ''Sözün Büyüsü'' . Düşüncenin büyüsü. Anlatımın büyüsü, ifadenin büyüsü.
İyi şair en iyi büyücüdür. İyi şairler büyücüdür! Sözüyle, dizeleriyle esir alır sizi; benliğinizi sarıp sarmalar, ruhunuzun farkına vardırır, içinizi uçuşturur, yerçekimi yok olur, ağırlığınız kaybolur, varlığınız erir, ne yapacağınızı şaşırırsınız..
Büyülü sözcükler içinde büyük dönüşümünüz gerçekleşir..
Attilâ İlhan 'larda söz nasıl oluyor da en büyülü elbiselerini giyebiliyor?
Onlarcası, yüzlercesi evrenin neresinden, hayatın hangi yüzyıllarından süzülerek, sadece bir defalık böylesine eşleşebiliyor?
Şairdeki sırdır bu, hiçbir zaman, ne kendisinin ne de başkasının bilebileceği ve açıklayabileceği belki de..
***
Attilâ İlhan, çoğumuzun gençliğini esir almış ve büyümemize yol çizmiş Söz ve Anlam Büyücüsü.
1960'ların yoksul çevremizin heyecanlı ve taşkın çocuklarıyız. Şiir ve edebiyat tutkunu, ve tabii ki solcu. Varoluşun nedenleri, bizce.
O'nun gibi duyumsamaya çalışıyoruz hayatı. ''Yelpaze'' ye, Ümit Yaşar Oğuzcan 'a şiirlerimizi gönderiyoruz..
Acaba ne olsak? Şair mi olsak? Arya mı ''yazsak'' ? Roman mı yoksa? ''Rüzgâr Gibi Geçti'' nin ikinci cildi peşinde geçen ayları anımsıyorum. Hâlâ çıkmadı mı?
Okul kaçaklarıyız..
Babıâli Yokuşu.. Beyazıt kitapçıları..
Söz'ün, düşüncenin ardında koşuşturan.
İlhan'ın dizelerinin esirleriyiz.
Sık sık, bazen bu bazen öbürü, şiirlerindeki en tılsımlı sözcüğe kesiliyor bedenlerimiz.
Yürüyüşümüz, bakışımız, bütün benliğimiz, varolmaktan, kendi olmaktan çıkıyor..
Şiirlerdeki sözcükler gibi başkalaşıyoruz.
***
İşte böyle günlerden biri, Attilâ İlhan, bizi Sedef Adası 'na sürüklüyor. O zamana kadar yazamadığımız en iyi şiirleri yazacağız! Hasan Çakır ve ben.. Bir şiir yarışmasına göndereceğiz!.. Yanımızda Attilâ İlhan kitapları.. Şehir Hatları vapurları.. Adalar.. Büyükada ve Sedef Adası.. İskelede birkaç bina sadece..
Ada'da doğayla, martılarla başbaşa geçen günler..
Ne kadar çok martı!
Ve orada yazılamayan şiirler..
Ve kayık yapılarak denize salınan kâğıtlar..
Sevgililere, Söz'ün Büyüsü'ne, Atilla İlhan'a!
***
Attilâ İlhan ''Tahammül ve sabrınız için..'' diyor..
Bir şair, içindeki ürkek kuşu hissettiriyor.
İlhan'la bazı noktalarda hemfikir olmayabilirsiniz.
Gün, yıpratıcıdır, zedeleyicidir; farklılıkları abartır, geçici olanları vurgular..
Gün, alçaktır!
Aslolanı saklar.
Ölüm ise aslolanı gösterir, kalıcılığı günışığına çıkartır..
Aslolandır, bizim olan!
Ölüm, en büyük dost mudur!?
İlhan'ın, siyasi düşünce ve kültür olarak, özgünlüğün peşinde koşması, aslolandır.
Çünkü İlhan yaratıcılığın, kültürün ve hayatın özgünlüğünde saklı olduğuna inandı.
Tamamen haklıdır!
Ölüm, Hayatın Köpüğü 'nü alıp götürdü..
Geride önemli olanları bıraktı, bizlere ve sonradan geleceklere şu büyük dramı yaşamalarında en güvenilir yol arkadaşı olarak..
Yaratıcı, yalnız, hırçın, hoşnutsuz insanın sürekli arayışı.. ve,
Şairin ve Sözün Büyüsü..
obursali@cumhuriyet.com.tr

