Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir İncesu

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

Yılları biriktiren bir kitap ‘Oyalı Mendil’

ca67e36d.jpgKadir İncesu

 

B. Fahrettin Fidan tam bir kitap kurduymuş deyim yerindeyse... Daha ilkokul öğrencisiyken simit alması için verilen harçlıklarını harcamaz kitaba yatırırmış. Bu yüzden çok azar işitmiş, dayak yemiş birlikte yaşadıklarından... 60 yaşını geçtiği günlerde ise aynı azarı eşinden işitiyor... Evin içinde nereye baksanız kitap dolu çünkü... Hatta büfelerdeki tabak bardakları çıkarıp yerlerine de kitaplarını koymuş... Eşinin durumunu düşünün artık... Kitaplarını da en az çocuklarını ve eşini sevdiği kadar seviyor.

“Evde işim olmadığında, bir dolap önüne geçip kitaplarımı seyrederdim. Sonra birden içim kabarır, onları birer birer elime alıp okşardım. Tozlarını üflerdim. Adeta sevişirdim onlarla. Rafı boşaltıp hepsini tek tek elden geçirdikten sonra yeniden yerlerine koyardım.” (Haksız mıyım Ama ?, S. 92)

 

Didinmem neye yarar?

 

B. Fahrettin Fidan, Yalın Ses Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı “Oyalı Mendil”de yazma nedenini şöyle açıklıyor: “... Ben yıllarca insanımı yüreğime doldurduysam, onunla, en azından duygularımı, sorularımın açılımını paylaşmam gerek. İyi kötü, az-çok edindiğim deneyimlerimi aktaramazsam, benim onca didinmem neye yarar.”

“Yoksa Hasta mı Oldum” adlı öyküde son birkaç aydır kendisine oldukça sıkıntılar yaşatan hastalığından söz ederken yapmak istediklerini de ayrıntılı olarak anlatıyor... Gerçekleşen düşünceleri mutluluğuna mutluluk katarken gelecek için daha da emin adımlar atmasına yardımcı oluyor. Başkaları tarafından amatörce olarak değerlendirilen şiirlerini de kitaplaştırmak istediğini anlatıyor açık yüreklilikle: “... Onlar benim duygularımı yansıtıyorlar. Onlarda benim sevinç, mutluluk, acı ve gözyaşlarım saklı. Onlar bence, benim çocuklarım.”

 

50 yıl önce İstanbul

 

B. Fahrettin Fidan yaklaşık 50 yıl öncesinin Kartal’ını, Kadıköy’ünü kısaca İstanbul’u anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği köşkü, köşkün odalarını paylaştığı teyzesi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarını, arkadaşlarını, okulunu, hiçbir zaman vazgeçmediği kitaplarını, bin bir güçlükle bulduğu işini, ilk görüşte beğenip evlendiği eşi Türkan’ı, çocuklarını, dostlarını, yıllardır hayallerini süsleyen Yalın Ses adlı dergisini anlatıyor. Bu öyküler sadece Fahrettin Fidan’ın yaşamından kesitler sunmuyor. İstanbul’u da anlatıyor. İster anı niyetine, ister öykü niyetine okuyun beğeneceğinizden kuşkum yok... Fahrettin Fidan’ın yüreğinin seslerini dinleyeceksiniz yazılarında, geç de olsa...

B. Fahrettin Fidan ile gecikmiş ilk kitabı “Oyalı Mendil”i konuştuk...

 

İlk kitabınız için neden bu kadar geciktiniz?

 

Hiçbir zaman uzun yazmayı sevemedim. Daha ortaokul sıralarındayken kendimce şiir adını verdiğim dizeler karalıyordum. Lise yıllarına geldiğimizde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz rahmetli Tahir Nejat Gencan beyin itelemesiyle düzyazıya başladım. O yaz ve kompozisyon derslerinde yazdıklarımı ve diğer yazılarımı da sakladım. Sonraki yıllarda, gemilerde çalışırken de günlük tuttum ve yazılarımı çoğalttım. Zaman zaman dergilere yolladım. Kimse oralı olmadı. Birkaç arkadaş bir araya gelip “en azından kendi yazdıklarımızı yayınlarız” düşüncesiyle Yalın Ses Yayıncılığı kurduk. Amaçlarımızdan biri, bizler itelendiğimiz için, bize başvuracak gençlerimize elverdiğince sahip çıkmaktı.

Bazı düşüncelerimizi uygulayabildik. Bu arada arkama baktığımda geride 61 yıl kalmıştı. Ama olsun. Nice insanlar var ki benim yapabildiğim kadarını da yapamıyorlar.

 

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

 

Bu arada etkilendiğim kişilerin başında kuşkusuz öğretmenim rahmetli Tahit Nejat Gencan Bey gelir. Çünkü onunla adeta baba - oğul gibiydik. Benim yol gösterimciydi. Bir gün hiç unutmam bana çıkışıvermişti. “Bak Oya Baydar adlı bir hanım kızımız ilk kitabını çıkardı. Sen hâlâ oturuyorsun!..”

Benim elimde değildi. Çünkü birikim gerekirdi. Benim birikimim yoktu. Olsa bile neyle ortaya çıkaracaktım. Kısaca mümkün değildi. Sonra ben çok tembeldim. Öyle çala kalem yazmayı beceremiyordum.

Sürdürecek miyim? Tabii evet. Hatta şiirlerimi kitaplaştırmayı da düşünüyorum. Ben yaşadığım kadar daha yaşamayacağım ki. Bu yüzden insanıma ne verebilirsem, ne bırakabilirsem benim sevincim olur.

Kimi insan vardır insanlara şarkılarla seslenir, kimileri şiirler yazar, bazıları söylevler verir, ben yazmaya çalışıyorum. İnsanıma bir şeyler vermem gerekir. Onlarla paylaşmam gerekir. Almak güzel fakat vermek daha da güzel…

 

Sadece kitap için değil bu gecikme... Bir süre önce bazı genç arkadaşlarınızla Yalın Ses adlı bir de dergi çıkardınız...

Evet bu işe önce dergi ile atıldık. Altı arkadaş gönül birliği yapmıştık. Yaşam koşulları insanları öylesine zorladı ki bu arkadaşlarımız hemen pes ettiler. Benim de fazla dayanacak gücüm yoktu. Dergiye kazanmayı bırakın giderleri karşılayacak oranda bile ilan alamadık, dergimizi düzenli dağıtıp gelir sağlayamadık. 4 sayı sonra da durmak zorunda kaldık. Üzgünüm. Bize güvenenlere özür borcum var.

Sonra, biz yayınevini kurduk ama benim fazla bir katkım olamadı zira 2005 yılından bu yana akciğer kanseriyle boğuşuyorum.

Şimdi 61 yaşımı bitirmek üzereyim.

 

“Oyalı Mendil”i basılmış olarak ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

 

Bir yıldır hastalığımla boğuşuyorum. Bazen karamsarlığa kapılsam bile asla teslim olmadım. Teslim olmaya da niyetim yok. Kitabımı elime aldığım günlerde ışınlanıyordum. Beni oldukça bitkin düşürüyordu. Bu sıkıntılar içindeyken duyduğum sevinci düşünebiliyor musunuz? Birçok kimsenin “Aaa vah, vah!” diye baktığı günlerde kucağımda tamamı kendi emeğim olan kitabım, benim çocuğum. Bu yaşına değin doğru dürüst bir şeye sahip olamamış bir kimsenin sevincini varın siz hayal edin!..

Bu kitap ile okura vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bu kitapta yer alan öykülerimin her satırında benden bir parça vardır. Hiçbiri uydurma değildir. Yani bir tür anılar demeti, öyle diyelim. Bundan sonraki çalışmalarımda da beni bulacaksınız.

İnsan ömründe 60 yıl az bir zaman değildir. Bunca yılda kişi olumlu - olumsuz birçok deneyim kazanır. Bu deneyimleri başkalarına aktarmayıp kendiyle birlikte gömmek, doğrusu hiçte hoş olmasa gerek. İnsanı seven ona bir şeyler vermelidir bence.

 

“Ben O Duayı Bilmiyorum” adlı öykünüzde annenizin ölümünü anlatıyorsunuz...

 

Bilirsiniz insanın en değerli yakını annesidir. Hele benim gibi babasını çok küçük yaşta yitirmiş, onu da annesinde özdeşleştirmiş biri için anne çok daha önemlidir. Bir de onun yıllar süren ama aslında hiçbir şey yapılamayan hastalığıyla uğraşmak zorunda olmak anlatılması mümkün olmayan bir iştir. Düşünün ki onunla birlikte yıllarca hastalığını yaşadım, onun her gün biraz daha göçüp gitmesini gözledim. Çok zordu çok…

 

“Bir Yapraktan Diğerine” adlı öykünüzün son cümlesinde, “Aslında İstanbul’da değişen bir şey yok. Yıllar önce ne ise yine aynı. Çevrenize şöyle bir bakarsanız geçmiş gözlerinizin önüne geliverir” diyorsunuz? Gerçekten değişen bir şeyler yok mu?

 

Bana göre İstanbul hep aynı. Neden derseniz, İstanbul o zamanlar da karmakarışık ve kalabalıktı yine öyle, o zamanlar da yerlere sümkürüp tükürüyorlardı yine öyle, yine o zamanlardaki gibi her yer çöplük, insanlar yine birbirine karşı saygısız, yine birbirlerini sevmiyor, birbirlerinin gözlerini oyuyorlar.

 

 

4 Mayıs 2006 Evrensel

Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için

15/9/2007 · Kategori: Soylesi

Eski Edebiyata
Yeni Yorumlar
Sayı: 107
Temmuz-Ağustos 2007

Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için
çok kısa olan öyküdür”

Behçet Çelik

Yeni öykü kitabınız Yakamoz Avına Çıkmak (Kanat Kitap, 2007) üç bölümden oluşuyor. Bu üç bölümde üç ayrı tarzda yazdığınız öyküler bulunuyor.
Önce, birinci bölümdeki çok kısa öyküler hakkında konuşalım istiyorum. Kısalıkları ve cümlelerin dize gibi kesilmeleri nedeniyle şiir –özellikle anlatımcı şiir– sanılabilecek metinler bunlar.
Yok, “şiir” demeyelim. Şair arkadaşlarıma ayıp etmeyelim. Övünmek gibi olmasın, ben hiç şiir yazmadım.

Hiç mi?
Hemen hemen hiç. Şunu diyorum: Bu yaştan sonra böyle bir şey yapmaya niçin kalkışayım ki?.. Ülkenin beş bin elli birinci şairi olmak beni kesmez! Yani, sayıda “birinci” var diye…
Peki, bir denemenizde, anlatacağını en az sözcükle anlatan bir öykücü için, “sanki kalemle değil de makasla yazmış” gibisinden bir söz ettiğinizi anımsıyorum.
Ama onlar “çok kısa öykü” değildi. Elde Kitap’ın son denemesidir. Barış Bıçakçı. Üç sayfada anlatıyordu anlatacağını. Çok beğenmiştim.

Siz de bu birinci bölümdeki öyküleri kaleme alırken “makas”ınızı hiç korkmadan kullanmış gibisiniz.
Öykünün “çok kısa” biçimlenmesi için “makas”ın işlevi artıyor kaçınılmaz olarak. Ha, şöyle bir şey oldu: Kitabın dosyasını Sinan Kılıç okumuştu. Baktım, ilk öyküden bir satır atmış. Vay be! Bir sözcük de ben attım. Adam Öykü’de yayımlanmıştı, şimdi kitapta –iyice– “makas”lanmışı var.

Sizi bu denli kısa öyküler yazmaya iten nedir?
Seviyorum. Eskiden Necati Tosuner Sokağı’nda yapmıştım. “Hadi, bir ‘çok kısa’ yazayım…” diyor değilim. Benim bu tür öykü için önerdiğim tanımlardan biri şöyledir: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için çok kısa olan öyküdür.” İçimden öyle geliyor.

Bu çok kısa öyküler, ilk bakışta kısacık bir an’ı duyuruyor, anlatıyor bize, ama bu sekiz on cümlenin işaret ettiği, anlatmadan anlattığı daha geniş bir alan var ve…
Derinliği de olan!

Evet, derdini en az sözcükle anlatmaktan, damıtılmış metinler kurgulamaktan öte bir durum gibi görünüyor bu bana. Böyle sıkıştırılmış bir anlatım gibi görünürken, okurun algı dünyasında genişleyen, genişlemeye, açılmaya, “derinleşme”ye hazır bir kurgu. Sanki zembereği öyle bir sıkmışsınız ki, öykünün bittiği anda zemberek boşalıveriyor.
O zembereğin atmasını göze alıyor yazar. Benim şu Elde Kitap’ı el altında tutmakta yarar var. Demin sözünü ettiğim tanımlardan biri de şöyledir bu kitapta: “On gram pamuk değil, on gram demir.” Böylesine bir yoğunlaştırmanın ayrı bir önemi olduğuna inanıyorum. Hiç çekinmeden şu da sorulabilir: Bu emeğe değer mi? Evet, çok para etmez. Daha para edecek şeyler peşindeyseniz, boşa giden bir emek olarak da görülebilir. Böyle bir inanışı da küçümsediğimden değil doğrusu, ama kendim o tarza uzak durmak isterim. Az önce de söyledim: Sevilerek yapılan bir iş… Böyle. Seviyorsanız, uykunuzun kaçmasından sevinç duyarsınız.

Yakamoz Avına Çıkmak’ın ikinci bölümünde yer alan iki öykünüzün (“Alanya’da Bir Kıyıda” ve “Gölgeler”in) ortak özelliği, öykü anlatıcılarının, iç dünyalarına bakarken kendilerine kıymaktan hiç sakınmayışları gibi göründü bana. “Gölgeler”in anlatıcısı şöyle diyor: “Şimdi iç çekmek de güzel. İç çekmeyi güzel bulduğuna kendini inandırmak da. Öyle sanmak da…”
Fazla kurcalıyor, değil mi?..

Kurcalamak ne kelime, deşiyor. En küçük bir jest ya da gelgeç bir hislenme durumunda bile kendini kandırmayacak hale gelmiş, korunaksız, kendisini koruyabilecek her türlü örtüyü üzerinden sıyırmış bu öykü anlatıcısının kendine ilişkin şu saptaması da vurucu: “Dışım soğuk.. içim uykulu.”
Ben güzel bulurum bunu. Olmayan bir “kaktüs” türü, –dikenleri kendine.

Bu soğukluk, bu soğuma, ya da soğukkanlı bakış giderek daha derinlemesine bakmaya başlamış olmanın sonucunda mı ortaya çıkıyor, yoksa tam tersine, derinlere indiğinde öykü anlatıcısının yeni bir tür kendini koruma gereksiniminin mi sonucu?
Derinlere bakmayı çoktan öğrenmiş.. dahası, öğrenmek zorunda kalmış.
Ve derinlere bakmaktan artık hiç çekinmeyen.. üstelik, bunu alışkanlık edinmiş.

“Alanya’da Bir Kıyıda”da bir kez öykünün başında, bir kez de öykünün sonunda yer alan bölümde, öykü kahramanı şöyle betimleniyor: “Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden.. yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan; oysa umutlara kolayca kapılma yaşını da iyice geride bırakmış olan, bir adam…”
Burada iç içe geçmiş, birbiriyle çelişiyormuş gibi görünen birkaç farklı ruh halinin nasıl bir arada bulunduğunu, görmekteyiz. Aynı zamanda, kişinin iç bakıştaki çıplaklığı, korunaksızlığı çarpıcı bir yalınlıkla karşımıza çıkmakta.
Evet “yalın” ama, karmaşık da.

Haklısınız, öykünün ana gövdesini geçmişteki bir olay oluşturmakta. Bu deneyim, öyküdeki adama bir içgörü kazandırmakta. Umutlarını besleyen de bu. Ne var ki, umut sevinçli bir beklenti olmaktan artık çıkmış durumda.
Beklentisiz bir umut, ha?..
Bir “yanarak var olma” biçimine, bir “kendini perişan etme” biçimine dönüşüyor. Sevinmek değil, perişan olmak için umutlanıyor. Hep “kendi bıçağının üzerine düşme”ye eğilimli… Daha doğrusu, böyle olacağını kestiren, ama bundan sakınmayan bir duruşu var.
Necati Tosuner’e –mi– benziyor!

Onu ben söyleyemem.
Öyle olsa da.. olmasa da, bu damarda çok iş var. Epeydir bir taslak üzerinde çalışıyorum. “Kasırganın Gözü” koydum adını. Bakıyorum yer yer çok iyi. Sonra bir de bakıyorum ki, gözümden düşmüş. Şöyle bir durum anlatılmak isteniyor: Altmış yaşına geliyorsun, ve iğde çiçeğinin kokusu değişiyor. Yahu, iğde çiçeğinin kokusu değişir mi!.. Falan…

Yakamoz Avına Çıkmak’ın üçüncü bölümü tek bir öyküden oluşuyor: “Gelecek”. Neredeyse tamamı diyaloglarla kurulu bu öykünün. Öykü kişilerinin ruh halleri konuşmalardaki kesikliklerde, tutukluklarda seziliyor. İlk bölümdeki eksiltmelerden çok farklı bir anlatım seçmişsiniz bu öyküde. Eksiltme yerine çoğaltmışsınız.
Evet, çünkü yapı olarak birbirinden çok değişik. 45 sayfalık bir öykü bu. Şunu da söylemeliyim: Ben öykünün romandan çok şiire yakın durduğuna –durması gerektiğine– inanırım. Bu yüzden, şiire tanınan biçimsel özgürlük genişliğinin –büyük ölçüde– öyküye de tanınmasını isterim.

Bu açıdan bakarsak…
Bu açıdan bakarsak, Yakamoz Avına Çıkmak’ta rahatça görülebilecek olan, öykünün tam sınırlarında dolaşma ve bunu örneklerle çeşitlendirme çabasıdır.

Bu “Gelecek” adlı öyküyü oluşturan diyaloglar…
Şunu sormadan geçmeyelim: Niçin?.. Üstelik 45 sayfa uzunluğunda, ve romana böylesine uzak. Oysa, şiire –yer yer– nasıl da yakın!..

Bu diyaloglar, ilk bakışta öyküde asıl anlatılmak istenenin ötesinde, gündelik sohbetler gibi duruyor.
Sıradan, –gibi.

Evet ama bu söz kalabalığının içerisinde, Bilge’nin ne duyumsadığı, gelecekten ne beklediği doğrudan ifade edilmiyor –hatta önüne çıkan “seçim”in gerçekten bir seçim olup olmadığı da anlaşılmıyor. Siz Bilge’nin sözlerinin o tutulduğu anlarda, onun bir anlık alınmalarında, o dalgınlığında sezdiriyorsunuz bütün bunları.

Sayfalar süren ruhsal çözümlemeleri çok okuduk. Bu da böyle olmak istiyor. Yakamoz Avına Çıkmak’taki yalınlığın “yalınkat” diye nitelendirilmesinden hiç korkmadım. Çünkü, bu incecik kitaptaki kendisini gizlemiş olan emek yoğunluğunu, en yakından bilen kişiyim ben. Necati Tosuner’in dokuzuncu öykü kitabı bu. Bir onuncusu ya vaar.. ya yok… “Patlıcanda son nokta!”

Başar Başarır'ın öyküleri

18/10/2006 · Kategori: Soylesi

Başar Başarır'ın öyküleri

Başar Başarır, son kitabıyla arayıştaki ataklığını daha da geliştiriyor görüldüğü kadarıyla. Bu kez görselliği de katıyor çünkü dağarına. Bu durum, onun ileride yayımlayacağı altıncı öykü kitabında bu bağlamdaki arayışlarını sürdüreceğini imliyor elbette. Eh, bir öykücüye de bu yakışır herhalde.

Orhan Kemal'i otuz beş yıl önce bugün, 2 Haziran 1970'te yitirmiştik. Onun öyküleri, romanları üzerinde "Kitaplar Adası"nda, öteki dergilerde aralıklarla duruyorum. Bu hafta ona değil, öykünün genç adlarından birine özgüleyeceğim yazımı. Üstelik kitabının adıyla da ünlenmiş bir öykücümüz bu: Başar Başarır. Kitabın adı: Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri (Doğan, 2003). Bu ad bana, Orhan Kemal'in Sarhoşlar'ındaki (1951, Sekizinci Basım, 1994) "Delibozuk" başlıklı öyküsünü anımsattı. Orhan Kemal de kahramanlarından birine şöyle söyletir bu öyküde: "Eski günleri getir, bugünlere gaz döküp yakalım." (110)Başar Başarır'ın, Orhan Kemal'den yaklaşık yarım yüzyıl sonra insanın içinde hoş esintiler uyandıran kitap başlığı, hem ustayı ölümünden şunca yıl sonra anmamıza olanak veriyor, hem de bir genç öykücü olarak kendisini odaklayıp öykülerine topluca bakabilme fırsatı getiriyor.Başarır, bugüne dek beş öykü kitabı yayımladı: Kent Kitabı (Armoni, 1992), Eski Şehrin Ayazı (Era, 1996), Nedir Hayat? (Dost, 2000). Sonra Doğan Kitap'tan iki yapıt daha: Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri, Çıktığınız Hevesle İniniz (2004). On beş yıla dayanan bir öykü birikimi!Ürünleri dikkate alındığında Başar Başarır'ın, öyküleme bağlamında kendisine üç ayrı eşik yarattığı söylenebilir. Bu öykücülüğü tam anlamıyla değerlendirebilmek için söz konusu eşiklere göz atmak zorunlu!

BEŞ KİTAP, ÜÇ EŞİK...

Başar Başarır, ürünlerini üç farklı öykü eşiği yönünde yapılandırmış görünüyor:1. Kapalı Öyküleme Eşiği: İlk iki kitapta bu eşiğe uygun görece "kapalı" öyküler karşılıyor okuru. Kuşkusuz bu eşikle birebir uyuşmayan örneklerle de karşılaşılıyor kitaplarda. Örneğin Eski Şehrin Ayazı'ndaki "Hayal Edilmiş Topraklar", "Yalan Kent", "Kötü Köy" üçlemesi birer açık öykü olmakla kalmıyor, yanı sıra kısa öyküye ferah, taze bir pencere açıyor. Üstelik bir çalım deneme tadı da değil şiir-metin etkisi bırakıyor insanda. Bu kadar da değil! Bu öykülemenin bir yanı alaysamayla karılıysa, öte yanı hüzünle, bunun da ötesi kara anlatıyla çevriliyor. Ancak "kara anlatı", Başar Başarır'ın ikinci öykü eşiğinde kendini gösteriyor daha çok. Bu üç metnin (Buna deneme tadındaki "Biz" de eklenebilir.) kısa öyküde onlarca yıl sonra da içerikçe, biçemce özgünlüğünü koruyabileceği kanısını taşıyorum ben kendi payıma.Ne ki modern öykülemede değil yalnız, gelenekçi çizgideki anlatımlarında bile kapalılığı yeğliyor yazar. Gerçekten de anlama kolayca geçivermek pek öyle kolay değil bu örneklerde, ama olanaksız da değil! İçine girildiğinde bir "kapalı şiir" izlenimi bırakacak yoğunlukta metinler bunlar.İlk eşikteki öykülemesinde yazarın, yoğun göndermelerle, çok katmanlı çağrışımlarla yüklü bir anlatım oluşturduğu, verimini dramatik anadamar yerine hep öyküsel imgelemeyle örülü dokuya dayandırdığı öne sürülebilir. 2. Açık Öyküleme Eşiği: Başar Başarır, üçüncü öykü kitabı Nedir Hayat? ile birlikte yeni bir eşik açıyor öykücülüğünde. Bu eşikte dikkati çeken ilk yan, öykülere eklenen dramatik anadamarla kendini gösteriyor. Öykü kişileri arasındaki söyleşim de ilk kez bu öyküler toplamında kendini gösteriyor. Alaysamalı anlatımın kara anlatıyla sarmalanışı dikkat çekici bir boyut sergiliyor. Ne ki bu alaysama nitelikçe yükseldiğinde kara anlatıyla taçlanırken düzey yitiminde düpedüz gülmeceye de göz kırpabiliyor. Üçüncü kitabıyla öykücülüğünde ikinci eşiğe girerken anlatım olanaklarını tam anlamıyla genişlettiği söylenebilir yine de Başar Başarır'ın. Yanı sıra bu kitabıyla yalnız kendi öykücülüğündeki çıtayı yükseltmiş de değil o, çünkü katkının Türk öykücülüğüne yönelik olduğunu da ekleyebiliriz gönül rahatlığıyla.Bu ikinci eşikte Başar Başarır, ilkinde göze çarpan özellikleri terk etmiş değil yine de. Yani simgeci, göndermeli anlatımını sürdürüyor, ürünlerinde yine öyküsel imgelerle yol alıyor, ama bunları dramatik anadamarlarla eklemlerken ustalıklı söyleşimler de yerleştiriyor öykülerine. Kuşkusuz bu, köklü bir değişim onun öyküsünde.3. Arayışlar Eşiği: Üçüncü kitabıyla birlikte ama asıl Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri, Çıktığınız Hevesle İniniz adlı dördüncü, beşinci kitaplarında göze çıkan bu son eşikte, Başar Başarır'ın, çok yoğun arayışlar sergilediği söylenebilir.İlk iki eşikte görülmeyip son iki kitabında uçtan uca kendini gösteren, gide gide belirginleşen en önemli ayırıcı yan, ustalıklı bir uyumsuz anlatının ortaya çıkması. Uyumsuzluk, yer yer öylesine yükseliş gösteriyor ki, öyküler uyumsuz tiyatronun metniymişçesine bir hava da yayabiliyor. Öykülerin bitiş tümcelerinin bile buna katkı sağladığı gözleniyor.Ancak bu üçüncü eşiğin salt buna özgülenmediği, çok daha geniş bir açılımla arayışlara yöneldiği açık. Öte yandan bütün eşiklerde kendini gösteren bir yan üzerinde de durayım. Renk, ses, biçim büyük önem taşıyor Başar Başarır'ın öykülerinde. Hem öykülerde yer alış anlamında hem de bunlara yön veriş bağlamında. Başarır'ın, neredeyse hiçbir öyküsünde bunları yanına almadan yola çıkmadığı öne sürülebilir...Başar Başarır, son kitabıyla arayıştaki ataklığını daha da geliştiriyor görüldüğü kadarıyla. Bu kez görselliği de katıyor çünkü dağarına. Bu durum, onun ileride yayımlayacağı altıncı öykü kitabında bu bağlamdaki arayışlarını sürdüreceğini imliyor elbette. Eh, bir öykücüye de bu yakışır herhalde.

KENTE BAKIŞ

Kent sorunsalının, başlangıçta, hadi diyelim ilk öykülerinde genç yazarı iyiden iyiye düşündürdüğü anlaşılıyor. Genç bir yazarın, kentli de olsa daha ilk verimlerinde böylesine temel sorunsalları yoğun biçimde deşmeye girişmesi, anlatıcıları ya da öykü kişileri aracılığıyla okuru, bu sorunsalla yüzleşmeye çağırması, elbette üzerinde önemle durulması gereken bir yan. Kent Kitabı'nda ilk örnekten başlayarak pek çok öyküsünü buna ayırıyor yazar. Örneğin "Bir Sarmaşıktır Kent"te, kenti her anlamda lif lif ayırıyor. Anlatıcı ressam aracılığıyla hınzırca alay ediyor hatta kentle. Öykülemede Salâh Birsel'in dil tadı da çağrışımlarla kendini duyurabiliyor enikonu. Anlatıcı, bir denemeci havasındadır çünkü biraz da. Böylelikle farklı göndermeleriyle, kente bakışındaki şaşırtıcı ele alışıyla, cince sorgulayışıyla insanı alıp götürüyor yazar... Kent, yalnız yabancılaştırmıyor bireyi, yanı sıra yalnızlaştırıyor da. Sonrasında bir başka öykü kahramanı olarak Doç. Şerif'e, kızının adı olarak bireyden sonra "Mirey"i seçtirmesi ("Herkes Kızsın", Nedir Hayat?) bu bağlamda alınabilir. Gerçekten yalnızlık duygusunun aynasıdır kent. Anlatıcı, "televizyon(u), şehrin dublörü" (15) olarak görür hatta. "Gecenin fermuarları patlayabilir" (19) kentte. Kaldı ki "bir kayındünya, bir üveydünya(dır) içinde olunan." (32)Görüldüğü gibi Başar Başarır, kenti, öyküsel imgelemeyle yeniden yapılandırırken sürekli göndermeleriyle bunu sıkılamaya yöneliyor. Ayrıca simgeler aracılığıyla da pekiştiriyor bu göndermeleri. Ne var ki göndermede yoğunluğun, okuru boğabileceği, nefessiz bırakabileceği gözden uzak tutulmamalı derim yine de. Çünkü söz konusu göndermelerin, düşünsel içkinliklerle sarmaş dolaş olması, bunları fragmente dayalı bir anlatım yapısı içine sıkıştırıyor ister istemez. Öte yandan Başar Başarır'ın kentle ilişkilenişi, farklı eşiklerden pay alsa da tüm öykü veriminde sürüyor neredeyse.

"DEĞİŞMEYEN MEKÂN BEDEN": YABANCILAŞMA VE VAROLUŞ

Kent bungunu değil Başar Başarır'ın anlatıcıları. Kendilerini, kent-birey ölçeğinde sorgulayan kişiler daha çok. Oktay Akbal'ın, Demir Özlü'nün anlatıcılarından yıllar sonra bunu biraz daha öteye taşımış görünüyor Başar Başarır. Tıpkı onlar gibi sorgulayıcı bir niteliğe sahip bu anlatıcılar da.Anlatıcının sorgulayışı tüm öykülerde sürüyor. Kimileyin sorgulamalara, sözgelimi Nedir Hayat?'ta olduğu gibi modernite, sözgelimi "Üç Şehrin Hikâyesi" başlıklı öyküde yer aldığınca Doğu-Batı sorunsalı, Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri, Çıktığınız Hevesle İniniz başlıklı öykü demetlerinde görüldüğünce toplumsal, ekonomik yapı vb. ekleniyor ama sonuçta sorgulama olanca yoğunluğuyla sürüyor hep."Hayata atılıp karaya vurmuşlar" da (Getirin O Günleri..., 58) Başar Başarır'ın öykü kişileri arasında yerini alıyor. Kadın, erkek tümü de uyumsuzdur bu kişilerin.Son iki yapıtında yazar, doruğa ulaşmış bir iletişimsizliğin tüm verilerini ortaya döküyor da denebilir. Gerek kitapların, öykülerin adları gerekse bölüm başlıkları hep bunu ele veriyor.Kentte, bedenlere hapsolmuş bireyler, derin bir kentlilik varoluşunun bunalımını, sancısını yaşıyor çünkü. Kent odağında çarmıha gerilmiş bireyin varoluş sorunları da denebilir buna. Bir varoluş sorunu varsa ortada, elbette orada bir yabancılaşma sorunu da kendini koyacaktır zorunlu olarak. Bireyden, kentten yola çıkan Başar Başarır'ın fır döndü ülkeyi de dolaştığı olmuyor değil, sözgelimi ilk eşiğe giren kimi öykülerinde, örnekse "Hayal Edilmiş Topraklar"da (Eski Şehrin Ayazı), sonrasında hemen tüm öykülerinde bireyle kentten kalkarak eksiksiz bir ülke panoraması sunuyor bize yazar.Toplumbilimsel bir tezin öykülenişi de diyebiliriz onun kimi verimleri için. Örneğin unutulmaz bir öykü olarak "Herkes Kızsın" (Nedir Hayat?), bu çerçevede örneklenebilir sanırım. Gerçekten de hem öyküleme bağlamında hem de söyledikleri anlamında ciddi bir ev ödevi olarak alabilir genç yazarlar bu öyküyü.Zamanında üzerinde gereğince durulmamış olmasına üzülmemek elde değil Nedir Hayat?'taki öyküler için. Peki şimdi, yani beş yıl sonra, yeterince ayırdında mıyız Başar Başarır'ın, onun son iki verimi olan Getirin O Günleri Yakalım Bu Öyküleri ile Çıktığınız Hevesle İniniz adlı kitaplarının?İki haftadır iki genç yazarın genel anlamda öykücülüğüne bakmaya çalıştım topluca. Faruk Duman'la Başar Başarır'ın tek tek ürünlerinde gezinen birer yazı daha kaleme alabilirim ileride. Siz hele okuyadurun bu iki genç yazarın öykülerini, yeni yazılara da gelecektir sıra...

cUMHURİYET kİTAP, 02.06.2005
M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

’EDEBİYAT, ŞEYLERİN ÇEŞİTLİLİĞİNİ YAKALAMAKTIR!’

27/7/2006 · Kategori: Soylesi

’Edebiyat, şeylerin çeşitliliğini yakalamaktır!’

MİLLİYET SANAT DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA...


Leyla İpekçi’nin yeni romanı ’Başkası Olduğun Yer’, Kanat Yayınları’ndan çıktı. İpekçi, yeni romanında babaannesinin ölümü üzerine ölüm ve yaşamı sorgulayan anlatıcı kişi aracılığıyla keskin bir ‘dış dünya eleştirisi’ yapıyor.

SEMA ASLAN

semaa@milliyet.com.tr

’MAYA’ isimli romanıyla Milliyet Sanat Dergisi’nin ’İlk Kitap İlk Baskı’ yarışmasında birincilik ödülü alan Leyla İpekçi’nin yeni kitabı ’Başkası Olduğun Yer’, Kanat Yayınları’ndan çıktı. ’Maya’nın devamı niteliğindeki kitapları ’Sinan’ın Mayası’ ve ’İlk Kötülük’ün ardından yayımlanan ’Başkası Olduğun Yer’, türünün sınırlarını zorluyor. Bir roman olmakla birlikte şiire yaslanan kitapta çocuksu ve dinsel üslup öne çıkıyor; kitap, üslubu ile çok kişisel bir metne dönüşüyor.

    ’Başkası Olduğun Yer’, steril olana bir bombardıman niteliğinde. Nasıl bir mesafe var steril hayatlarla arasınızda ya da tersten bir okumayla, romanınızı kurgularken nasıl bir yakınlaşma yaşadınız yine bu hayatlarla?

Mutlu olmak, mutlu olmanın yollarını aramak gibi bir varoluş nedenini yeterince egosantrik buluyorum, olumlu düşünce merkezlerinin bacalarından isli duman çıkarken temiz hava soluma gayretkeşliğini dilime yeterince doladım kitabımda. Nezih bir ölüm biçimi ile ölüseviciliğini kâra tahvil eden cenaze galacılarını filan. Steril hayat biraz da bu. Ama daha fazla açılımı var kitapta. Sanırım kelimelerin perdesini kimi zaman okuyucunun aralaması gerekecek. Okuyucu kendi arzusu, niyeti ve sterilite katsayısı oranında katabilir kendini bu kurguya. Steril olanla aramdaki mesafe, romanı kurgularken sanki daha sanaldı, kitabımın okunmasıyla birlikte somutlaşacak galiba!

    ‘Dışarı’nın algılanışının ve yorumlanışının yarattığı hayalkırıklığı ve öfke, ‘içeri’de yaşanan bir şiddete dönüşmüş kitapta.

Neredeyse billur kaselerde yankılayacak kadar içerde, mutfakta, teflon tavada, payreks kaplarda çınlayan bir içsesi duymaya çalıştım. Yorganın altında, rüyalarda, bir ağaç kovuğunda bazen... Babaannenin son yüzünde tutmak istedim daima o iç sesi. Hep aynı koltuğa geri dönen bir babaanne misali önce ve sonrayı şu anın hizmetine vererek, bir ara katman oluşturmaya çalıştım. Romandaki zaman bu açıdan tam bir ara zaman. Giderek bir ara alem. İşte bunun dallanıp budaklanması olabilir belki bu şiddet. Dallanıp budaklanırken, tabut önünde inkar edilen ölüme, kendi derelerini kendi kurutan dünyalıya, ölümü geciktirmek, hiç ölmemek, veya defalarca geri gelmek için dünyaya kendini losyon ve bakım setleriyle botokslayan dünya yaltakçılarına, hormonla beslenen, yedikçe acıkan, gurmeliği ve hazzı tanrılaştıran kentliye yeniden bu yatay ilişkilerin ötesindeki bir ilişkiyi, bir dikey formatı sezdirmekti niyetim. Çoğulculuk, çok kültürlülük, din kardeşliği gibi tanımlarla kör topal ilerlemeye çalışılırken her dine eşit mesafede durmanın, her şeyden şüphelenmek adına her şeyden şüphelenmeyi kutsamanın insanı düşüreceği tuzaklardan sekmeye çalıştım. Bir babaannenin yüzünde bu anın imkanlarını zorlarken, bir ölüde bütün ölüleri, gitgide bütün ölümlüleri görmeye başladım. Bu, bir şiddetten çok bir teslimiyet oldu kahramanım için. İsyan ederken itaat etmenin şuuru oldu. Çatışmanın değil.

    ’Dünya gerçekliği narin parmaklarla gösterilemez halde çoktandır’ diyorsunuz romanın bir yerinde, oysa romanın anlatıcı kişisi sokakla ilişkisini kurarken acı verici bir süreçten geçiyor, narin bir karakter olduğunu düşündürüyor.

Evet. Narin bir karakter. Belki bu narinlik ancak hissedebilir, ya da hissettirebilir daha çok, dünyanın çektiği acıyı. Bu acının ifadesi belki somut bir tepki, aleni bir çatışma değildir fakat gırtlağı yırtan bir ton tam da ondan çıkar işte.

    Ölüm ve yemek arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

Dışarıda lanetli kelimeler, beddualar var, evi başlarına yıkılanlar, tanka karşı taş atanlar var, ‘bozuk kan’ diye damgalanarak akıtılan kanlar var, yeni kinlerin eşbaşkanları var. Hepsi kendi kıyametiyle yarışıyor. Ve birileri sürekli kardeşlikten bahsediyor, bir bakıma hedef gösteriyor kardeş kanını, şüpheye düşen her ego kendi polisini dikiyor güvene. Bir aşağılanma bu. Fark ettirilmeden genleriyle oynanıyor kelimelerimizin. Mutfağında yemek yapan bir kadının gördüğü akbabaları canlı yayın ekipleri göremiyor artık. Pencereden içeri sızan kadavra kokusunu duyduğunda, eğer vicdanı tencereden çıkıp ’ateş vız gelir bana’ diyorsa, bu sıradan kadın yağ bağlamış vicdanlara bir mozaik pasta ile dilediğince kafa tutabilir diye düşündüm. Ya da kurban kestirirken, ‘kurban’ edilen kitleleri, ‘kurban’ olmayı göze alanları gözünün önüne getiriyor ve ‘günü yakalama’ telaşındaki kitlelere bir başka insanın kanıyla kirlenmediğini hatırlatıyor. Bir kuzu budunu, bir pirzola sapını kemirirken, bunu bir hayvanın kesilmesiyle elde edildiğini görmek istemeyenlerin ve her şeyi içine ala ala neredeyse obezleşmiş iştahlarıyla kardeşlikten dem vuranların, iştahı ve hazzı kutsayarak kendilerine yeni kurbanlıklar topladığını hatırlatıyor. Edebiyat, tüm bu yarı tanrılar arasında, bize kavuşamayan sarmaşıklara ve biraz da devrik akkavaklara basmadan gezinmenin mahareti değil midir?

    Roman, bazen şiirsel, bazen düpedüz şiir fakat bazen de şiiri reddediyormuş gibi.

Bir tını yakalamaya çalıştım, dünyaya bizimle beraber gelen ama konuşmayı öğrendikçe unuttuğumuz bir dilin sesini duymaya çalıştım. Bu bir emanet dil bizim için, dünyanın ilk sessizliği gibi. Yıllarca kesip yapıştırdığım kelimelerden bir terkip oluşturma çabasındaydım. Bu doğrultuda şiirsellik ve şiirsizlik bir bütünü oluşturuyor.

    Kullandığınız dil ve biçim hakkında neler söyleyebilirsiniz? Zaman zaman okurun okuma ritmine doğrudan müdahaleler var, vurgular ve tonlamalar alışılagelmişin dışına çıkıyor çoğu kez. Noktalar ve virgüller yerlerini şaşırmış gibiler. Neden?

Bir ana odaklanmayı ve o anın açılımlarında, kelimelerin zamanını kendi ritmime göre yeniden kurmayı denedim. Kendi noktalarımı, üç noktalarımı koymak istedim. Yıldızlarla harfleri üst üste koyup yeni görüntüler, ya da belki kadim görüntüler elde etmeyi hedefledim... Babaannenin son yüzüne cami avlusundan, ev içinden, terastaki bir partiden, kuaför salonundan, kuruyan dere yataklarından ya da sabah alacasında sokağın bilinmezliklerinden baktım. Belki edilmiş dualar, belki pişmanlıklar, tasfiye edilen yarım asırlık bir ev ve eşyalar vardı o tek anın açılımında. Belki kurban edemediğimiz haklılıklarımız, vasat saldırganlıklar, ters akıntılar, maydanoz yıkamak, Mozart dinlemek vesaire... Tüm bunlar vardı. İlerleyen bir hikaye yerine, helezonik bir yapı kurmaya çalıştım, ilerlemek yerine devam etmeyi işaret ettim. Bir olayın ya da olayların değil, sadece bir atmosferin okuyucuya geçmesini amaçlıyordum. Kitap bittiğinde, iç içe geçmiş açık uçlu dairelerin bir iç dünyayı yansıttığına varabilir okuyucu. Başlangıca geri dönebilir, hatta başlangıçtan da öncesine. Ama hep biraz başka yerdir dönülen. Bir ya da birçok olay örgüsünü birbirine bağlayarak yayılmak değil, tek bir şeye odaklanarak o şeydeki sonsuz çeşitliliği, şeylerin çeşitliliğini yakalamak demek benim için edebiyat. O dikey formu ben ancak böyle kurabiliyorum.

    ’Başkası Olduğun Yer’, içine dünyaları alan çok ‘tek kişilik’ bir kitap. Çok özel ve kişisel bir tonu var. Dinin kavramlarını, figürlerini kullanmayı bu nedenle tercih etmiş olabilir misiniz? Kitaptaki dualar, dilekler, ünlemler dinsel bir çağrışım yapmıyor da bu kişisel tonu pekiştiriyor ve tam da böyle olduğu için etkileyici bir okuma süreci yaratıyor.

Bu yaklaşımınız belki size kişisel olarak bu söyleşi dışında söylemek isteyeceğim sadece iki cümleciği dışlıyor, o da çok doğal olarak. Ama bir yandan da bana ’sizin için bu kitabı yazmışım’ dedirtecek bir yaklaşım. Abartmıyorum gerçekten. Tam da bunu talep etmiştim okuyucudan, bu eşsiz bir paylaşım oldu benim için. Sorunuz ile yanıtım birbiriyle örtüştü çünkü.


 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]

"ŞU ÇILGIN TÜRK" KASTAMONU'DA....

12/6/2006 · Kategori: Soylesi

"Şu Çılgın Türk" Kastamonu'da

"Şu Çılgın Türkler" kitabının yazarı Turgut Özakman, Atatürk tarafından Beyaz Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilişinin 85. yıldönümünde İnebolu'ya gelerek konferans verdi. 

Konuşmasında, 35 yıldır iktidara gelenlerin halkı sevmediğini, koltuğunu veya makamlarını sevdiğini söyleyen Özakman, "Polatlı'daki kurtuluş şölenine ve İnebolu'daki şölene katılmayan siyasetçiler ile devlet erkanını içimden kınıyorum. Çünkü bugünler bizim bağlılığımızın göstergesidir. Bu tür törenlere herkes koşa koşa, uça uça gitmelidir" diye konuştu. 

Türkiye'de yapılan eğitimde gençlere yeteri kadar tarihin anlatılmadığını öne süren Özakman, "Eğer gerçek tarih anlatılmış olsaydı, ne bugün Atatürk tartışılırdı ne de laiklik. Biz Atatürk'ü de, laikliği de yanlış anlattık. Bu nedenle gençlerimizin büyük bir çoğunluğu yurt dışına gitmek istiyor. Biz bu memleketi güzel ve gerçek anlamıyla anlatabilseydik bu gençlerimiz, bu vatanı bırakıp yurt dışına gitmezdi" ifadelerini kullandı. 

Sevr Antlaşması'nın siyasi bir antlaşma olmadığına değinen Özakman, Sevr'in özünde Haçlı ruhunun barındığını ve aşağılık bir paçavradan ibaret olduğunu söyledi. Dünyanın en barbar antlaşmasının Sevr olduğunu iddia eden Özakman, "Bu antlaşma ne kadar barbarsa Osmanlı Devleti'ne bunu dayatmak ta o kadar barbarlıktır" dedi. Özakman, konuşmasına şöyle devam etti: 

"Ankara Polatlı'daki törenlere de İnebolu'da yapılan kutlamalara da, ne hükümetten ne de devlettin üst kurumlarından isimler katıldı. Bu basite alınacak bir konu değil. Her günde kutlanmıyor. Bu tür programlara koşa koşa, uça uça gelinmesi gerekir. Ben bu kişileri kınıyorum. Kurtuluş Savaşı'nda verdiği mücadele ile önemli bir rolü olan bu ilçenin şeref gününe herkesin katılması gerek. Bu cumhuriyetin gerçek sahipleri kadınlardır. Cumhuriyete sahip çıkın. Biz ne zaman Atatürk'ün izinden ayrıldıysak o zaman kafamızı taşa çarptık. Bakın Atatürk'ün başlattığı kalkınma hamlesini sürdürseydik şimdi dünyanın en borçlu ülkesi olmazdık. Bizi hep borçla kalkınılır türküleriyle kandırdılar. Biz kandırılmaya layık bir millet miyiz? Biz dünyanın en başarılı milletiyiz. El üstünde tutulması gereken bir milletiz".
Konuşmasında son olarak Ermeni soykırım iddialarına değinen Özakman, eğer böyle bir soykırımın yapıldığına dahi en ufak bir şüphesi olsaydı utanarak bunu açıklayacağını belirtti. Özakman, bu tür söylentilerin Türkiye'yi parçalamak için uygulanan bir oyun olduğunu da ifade etti.

« Önceki :: Sonraki »