1/4/2007 · Kategori: Oyku
|
Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti
|
|
|
|
Hiç kimseye yapmadığım şeyi ona da yapmadım. Başsağlığı dilemedim. İlhan Berk
Sağ el, sağ kol, sağ omuz. Pembe yarası işlemeli. Sarmatyalı. İskitlerin içinden bir kısrak gibi çıkıp gelmiş. Bileğinde jilet dövmesi. Öbüründe açık yara, akar, akar, akar. Kabuğunda verallah tırnakizi, sıkıntıdan yırtmış derisini, teğelli.
Çokeşliydi kendisi, çocukları çokuluslu. Tek memeliydi Afyonkeşin karısı. Amazon, böyle derdik biz ona, tek memesiyle emzirdi son bebeği. Afyonkeş, o tek memeden emdi Amazon’un özünü, bebekten kalanı. Neşeli, neşeli bir bebeğin dişizleri düz sinesinde dövme. Afyonkeşinkiler sedef kakma: kirli sarı ama kaburgalarına kadar yakın Amazon’un.
En son, balığa giderken görmüşler Amazon’u: Sepet örgüsü saçı, şıpıdıkları. Eve ekmek getiren o. Evde yemek yemeyen Afyonkeş. Tek öğün yiyor artık, o da meyhanede, o da gece, o da arkadaşlarıyla sadece. Balığa bu ilk gidişi Amazon’un. Balığa son gidişi: — Tarabya sırtlarından kıyıya iniş. Kıyıdan utanma merasimi. Balık tutan tek kadın. Balık tutamayan tek o.
Mektuplaşıyor Afyonkeş, kendi dilinde yani eski dilde. Anketlere, soruşturmalara cevap yetiştiriyor. “Şiirimiz açmazda” diyor; “romanımız yok”; “bizim diyebilceğimiz bir klasik bizim nesilden çıkacak” diyor, parantez açıyor, örnek veriyor, parantezi kapatıyor; o parantez edebiyat tarihinin bir dönemini kapatıyor.
Düz, kısa şiirler yazıyordu bütün gün çardak kulede Afyonkeş, elinde kalem olmuyor böyle günlerde. Bir ses kayıt cihazı almış bitpazarından askerde. En yaşlı oymuş alayda, bin yaşındaymış nerdeyse. Alay içtimada, en arkada; en derin öksürüklü İstiklal Marşı’nda. Marşı, içinden öksürükle okurdu, kön kön gezerdi nöbette elleri cepte. Tektipleri giyip çarşı izni vermiş kendisine teskere günü. Rus Pazarı’na gitmiş doğru. Rus kadın onun ruhunda bir fal okumuştu ki çıplak ayağıyla önüne itivermişti cihazı. Kamışı kabza bütün yolculukta, “kadın yanı” isteyen kadınlara kaside, şehirlerarası otobüste ilk şiirini yazmıştı oraya. Oraya yazıyor şiirlerini o günden beri. Sonra evde temize çekiyor –eskiden daktiloydu şimdi kutadgubiligsayar. Ama en güzelleri Amazon’un elyazısıyla olanlar. Bir periyazısı sanki, billur harfler kıvrak kıvrak birbirini buluyor, sonra kelime oluyor. Afyonkeş bunu görünce aşka geliyor. “En güzel şiir elyazısı” diye gidip bebeği uyandırıyor, şiiri okuyor. Lambayı, çerçeveyi deviriyor odada sevinçten. Amazon kızıyor. “Sevinç bana yasak” diyor Afyonkeş cihaza ve şişeyi dikiyor ağzına –diker gibi bebeğin biberonunu.
Şiirini, diyorlar ki, körinana kurban etti. Yazılmamış eseri: Tüm Şiirleri 1: El Feneri. Bir kısmı kasetlerde, çoğu aklında hâlâ. “Kendi Seçtikleri”yle yaymış efsanesini, başını silmiş onun da sonra. Bir altın kupa zehir hikâyesi, hayat hikâyesi. Altın Beşik Masalı, oğlunun doğumu. Yazıp bitirdiği tek eser diyor karısı. Nüshası kayıp.
Bir gün yemeğe bir misafir geliyor, ölü bir şair. “Öldü” denilen şair. Yemek böylece ortadan yenir. Kanun kaçağı bu şair on dört yıldır kendi tabağından yememiş. Kendi tabağı olmamış bir şair. Konserve, kuruyemiş, patlamış darı. Baklagillere övgü düzen bir şiir yazmış. “Pirinç: bir uygarlık” diye bir kitapçığını bildiri gibi dağıttırmış. En çok peynir seviyor. “Sizi çok seviyorum peynirgiller” diye ağlayıp ikisini de yanaklarından öpüyor. Amazon’u öpüşü daha uzun sürüyor, biraz da boyna kayıyor. “Bir Ölü Şairin Karımı Ziyareti” diye bir şiire başlıyor Afyonkeş o gece. “Ölü karımı şairin ziyareti” diye son dizesini yazıyor ilk önce. “Keşim ben kızım” diyor “elim para tutmaz.” “Babanın evini özlüyorsan, kapı orda” diyor. Şair gidince öfkesi geçiyor, özür diliyor. Kulağına, usulca. Sıcak nefes, alkol buharı, ıslak biraz dili kadının kulak kapısında. Amazon öğürüyor, “Bebek uyandı galiba” diyor. Kalkıyor. “Türk-öğür-çalış-güven” diye gülüyor arkasından Afynkş. Afyonkeşin ağzı biberon nargileyi buluyor, tömbekiye biraz daha esrar kırıyor. “Gel beraber yiyelim yaptırdım çörekleri” deyip zorla Amazon’un ağzına sokmaya uğraşıyor nargileyi –bazılarına göre başka bir şeyi [Burda nasıl oluyorsa amazon elinin tersiyle itiyor afyonkeşi, afyonkeş hıncından ama amazon’a dokunmadan (yemin billah ekmek musaf kuran) öfkesinin gazabıyla öldürüyor amazonu, ya da amazon kıyıyor kendi canına sırf inat olsun diye ona].
Süzülüp bir gün gökten gelmiş Havva, taşını getirmiş Afyonkeşin, bitiremediği ünlü dizesiyle kafası ezik. Nargilesi devrilmiş, sarı dumanlı suyu akmış. Yüzünün yarısı yerde yüzüyor o suyun içinde. Öbür yarısı taşa kazınmış, yanına da bir yazı: “Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti”.
Böyle yazıyormuş mezartaşında. Afyonkeşi kendi mezartaşıyla böyle öldürmüş diyorlar Havva.
“Öldü” diyorlar şimdi onun için. Onun için bugün bize yemeğe misafir şair.
(Tüyübozuk Hikâyeler’den) |
2/9/2006 · Kategori: Oyku
Gece Yolcusu
Gecenin bir vakti, kadın ve adam derin uykudayken, büyük bir gürültüyle vuruldu kapı. Kadın, yatağın kenarına bir kedi gibi kıvrılmış, sessiz soluksuzdu; düşünde, akşamdan beklediği adamı görüyordu. O anda, düşünde adama sokulmuşken vuruldu kapı, kadın yatmakta olduğu tek kişilik somyadan öyle bir fırladı ki, az kalsın yerde yatan adamın üzerine düşecekti.
''Hay Allah!.. Ne oluyor? Ödüm koptu!'' dedi.
Sustu bir süre, geceyi dinledi. Kendi kendine:
''Kim acaba? O mu?.. O olsa niye kapıyı böyle vursun ki?'' diye söylendi, yarı sersem, uykulu gözlerle.
Sonra seslendi, somyanın üzerinde, öyle otururken:
''Kim o!''
Yine sustu. Kulak kabarttı, yanıt yoktu.
''Rüya mı gördüm?.. Kapının vurulmasını rüyamda mı?''
Tam bunları düşünürken, kapı, bu kez daha küçük yumruk darbeleriyle dövüldü.
Yerde, sünger döşeğin üzerinde sırtüstü uyuyan adam da uyanmış, pencereden giren ve odaya alacakaranlık bir hava veren boşluğa dikmişti gözlerini.
''Kapıya vurdular, duydun mu? Kimdir acaba, bu saate?''
''Yat sen!'' diye azarladı adamı, kadın. ''Kimse kim, ben bakarım!''
Kadının aklından, düşünde kalan adam geçiyordu. Düşlediklerinin çoğunu ona yaşatan, iki yıldan fazla bir zamandır evin üçüncü kişisi... O!.. ''Dostum, sevgilim, erim!'' diye mırıldandı sessizce.
Kalktı, kapıya yürürken bir hırka buldu, sırtına attı.
Adam gözlerini tavana dikmiş öyle bir noktaya bakıyordu. Tavandaki ışık yumağı arada bir kararıyor, ay, sanki dışarıda sütbeyazına çevirdiği geceyi aydınlatmaktan vazgeçiyordu. Belki de geceyi ısıtan ay, bulutların arasına girip saklanıyor, orada adamı gözlüyordu; ne yapacaktı? O ilk uyandığı andaki yumuşak yüz ifadesi yerini, itilmiş, horlanmış küskün bir görüntüye bırakmıştı. Öfke yumağına dönüşmüş duyguları, patladı patlayacak noktasında donup kalmıştı sanki. Yine sordu, bu kez biraz sert, kadın kapıya doğru yürüyordu.
''Kimdir acaba? Yoksa Cimşir mi geldi?''
''Uyu sen!.. Ne işine gelen? Yat! Ben gelene kadar yat, uyu! Öksürmeden, aksırmadan yat! Gözüme uyku girmedi? Ben bakarım dedim!''
Adam yanıt verecek cesaret bulmadı kendinde. Kadın, o itici, öfkeli sesiyle öyle bir sıralamıştı ki sözleri, biraz daha sindi adam.
Yattıkları odanın kapısına uzandı kadının eli, öyle orada, kapının kolunda bekledi bir süre. Geceyi düşündü, gördüğü düşü anımsamaya çalıştı. Akşamdan da nasıl canı istemişti? Onu? Cimşir'i... Kapıyı açarken, ''İnşallah odur!'' diye geçirdi içinden. Hole çıktı, dış kapıya yöneldiğinde bir kez daha kapı vuruldu.
''Geldim!''
Yürüdü, kapının ardında durdu. ''Kim acaba,'' diye geçirdi içinden, ''Ya yabancıysa, tanımadığım?..''
''Kim o?'' "
Kısık bir sesle sormuştu, kulağını kapıya dayadı.
''Benim, Cimşir, aç çabuk?''
''Cimşir?''
''Evet, benim, çabuk aç!''
Kapının kilidine anahtarı sokmaya çalıştı. Bütün gövdesi, sıtmaya tutulmuş gibi, tir tir titriyordu. ''Demek Allahtan ne isteseydim, bu gece, hepsi de olacaktı ha!'' Bütün gece, keşke gelse, arkadaşlarına gitmese, diye dua etmişti. O arkadaşları, birahanede birlikte çalıştıkları arkadaşları. Kızlar, kadınlar... Ölesiye kıskandıkları... Birileri bunların gece birahane kapandıktan sonra, orada çalışan kadınları da yanlarına alıp pavyona gittiklerini söylüyordu. Kimlerdi söyleyenler? Şimdi anımsamıyordu, ama sanki bütün mahalle söylüyordu, bir uğultu halinde. Aklından hiç çıkmayan bir uğultu, söylenenler... Hatta, her seferinde birlikte kadınlardan birinin evine dönüp, içkiye orada devam ettiklerini, o kendi halinde, halim salim patronlarının da son günlerde bunlara katıldığını söylüyorlardı. Birkaç kez, akşam, birahanenin önünden geçmiş, çaktırmadan içerideki kadınlara bakmıştı. Ne de süslü püslüydü orospular! Renk renk boyanmışlar, kimi ayakta, kimi masalarda, güleç yüzlüydüler hepsi de... Ama biliyordu ki Cimşir ondan vazgeçmezdi. Delisi olmuştu. Bunu söyleyip durmuyor muydu? ''Seninle yatmak, seni koklamak canıma can katıyor. Ölüyorum sana... Doymuyorum sana... Şu moruk bir ölse, kaçamak yapmadan, rahatça sevişsek seninle, korkusuz, açık açık... Bağırarak söylesem seni istediğimi, bu evin içinde, çıplak, kimseden çekinmeden...'' Böyle diyordu, delirmiş gibi, hiç durmadan konuşuyordu. Sonra birden susuyordu, sesi kesiliyordu, bu kez usul usul, birileri duyacakmış gibi, kısık bir sesle: ''Yoksa böyle gizli olduğu için mi güzel kız? Ha?.. Söyle kız! Ondan mı güzel? Haram mal tatlı olur derler ya... Ölmesin be! Yaşasın ulan!.. Ne ziyanı var? Parası var, sana da bakıyor... Ölmesin de, beni herkese oğlum, önceki karımdan oğlum, köyde yaşardı şimdiye kadar, çağırdım, gel, dedim, geldi, diye anlatsın...''
''Ne oldu ulan? Bir türlü açamadın!''
''Karanlık, bulamıyorum anahtar deliğini, ne yapayım.''
''Lambayı yak bulamıyorsan.. lambayı!''
''Doğru ya! Lambayı niye akıl edip açmıyorum ki? Bende akıl mı koydun geleli, hayatıma gireli... Ay ne diyorum... Kapıyı öyle bir vurdun ki, bende akıl mı koydun, diyecektim.''
''Daha konuşuyor ya!''
''Dur! Yaktım lambayı. Hah... şimdi açıyorum.''
Kapıyı açtı, gördüğünde, önünde dikilip kaldı; öyle donuk, şaşkın baktı adamın yüzüne, üstüne başına. Dili tutulmuş gibi, sessiz, soluksuz... Adam itti,
''Çekil! Daha kapıda duruyor,'' dedi, bozuk bir sesle.
Kadın çekildi, adam girdi, salonun ortasında durdu bir zaman, baktı kadına. Kadın arkasından gelmiş, yanına yaklaşmış, aynı korku, şaşkınlık karışımı bir ifadeyle bakıyordu adama, tek söz söylemeden.
''Öyle bakma, şofbeni yak çabuk, yıkanmam gerek!''
''"Ne oldu?'' dedi kadın, adamın söylediklerini sanki duymamıştı, ''Bu halin ne?''
''Sorma! Hemen yıkanıp gitmem gerekiyor.''
''Gitmen mi?.. Nereye?''
''Nereye?.. Bilmiyorum. Buradan, bu şehirden uzaklaşmam gerek. Nereye olursa, çabuk ol!''
Kadın sarıldı adama, aşağıya çekti.
''Ne yapıyorsun?''
Dinlemedi, yine çekti.
''Gel,'' dedi kadın, ''gel içeriye. Ne oldu, anlat!''
''Adam bıçakladım, birahanede.''
''Nee!.. Nasıl?''
''Sorma dedim! Su ısıt, bu üstümdekileri yak, kaçmam gerek, dedim.''
''Tamam, tamam!'' dedi kadın, banyoya koştu...
Yaşlı adam, gözlerini tavana dikmiş, konuşmaları anlamaya çalışıyordu. Ancak bir iki sözü duyabildi, o da seslerini yükselttiklerinde. Oydu, Cimşir! Oğlu! Oğlu mu?.. Yoksa düşmanı mı? Öldürmek isteyip de öldüremediği bir düşman mı? Düşman!.. Oğul!.. Düşman!.. Oğul!.. Ne dedi?.. ''Kaçmam gerek,'' dedi. Kaçak!.. Hayatlarından çıkacak... Burnunun dibinde! Yanıp tutuştuğu, artık dokunmasına bile izin vermeyen kadını... Burnunun dibinde! Ona kaçacağını söyledi, doğru mu? Neden kaçıyor? Bir suç mu işledi? Şofbeni yak, dedi, yıkanacağım, dedi, yak bütün üstümdekileri, dedi... Ne oluyor?.. Neden yıkanacak? Yoksa gitmeden bir daha, genç karısı, bacağına, kıllı yumuşaklığına, göğüslerine dokumasına izin vermeyen karısı, yine onun koynuna mı girecek? Oğlum, diye tanıttı herkese, oğlum! Yoksa yine kapının o yanında, halının üstünde, solukları odayı mı dolduracak?.. Kime anlatabilir, kime oğlum karımla yatıyor, diyebilir? O zaman kabullenmekten başka çaresi var mı?.. Çaresi yok mu? Yok mu çaresi, söyle, yüreğine sor, korkan yüreğine, sinen yüreğine? Aldın ya bıçağı, korka korka, çarşıdan, satıcıya bir türlü ne istediğini anlatamadın, sonunda aldın ya!.. Dana keseceğim, dedin adama, sonra da yok yok, öküz, dedin öfkeyle, bir hain öküzü keseceğim, dedin. Adam öfkenden, bakışlarından, sesinin tonundan anladı düşünceni, verdi... O zaman kabullenmekten başka çaren var mı? Bir kez de kendine gelse ya... Gelip koynuna girse. Nasıl da özledi kokusunu! O, önceleri yaptığı gibi yapsa, üste çıksa, kendinden geçse, kalkıp kalkıp inse... Önceleri... Ya sonraları?.. Sonraları yavaş yavaş uzaklaştı. Daha Cimşir yoktu, gelmemişti. Gelip de seni kahvede bulmamıştı. Evine girip çıkmamıştı...
''Şofbeni yaktın mı?''
''Gel, yaktım.''
Adam aceleyle girdi, üzerindeki kanlı giysileri çıkardı. Kadın ona bakıyordu, giysileri yerden alırken. Adam çıplak kaldığında yaklaştı, sarıldı, her yerini öpmeye başladı.
''Bırak! Ne yapıyorsun? Acele çıkmalıyım!''
''Seni sevmeden göndermem!''
Kadın hızla soyundu. Önce göbeği, o kışkırtan çukuru, sonra küçük göğüsleri çıktı meydana. Sonra her yanı, çırılçıplaklığı adamın aklını başından aldı.
''Ne olacaksa olsun!''
Çekti kadını kendine,
''Seni nasıl bırakıp gideceğim... Ben ne yaptım!''
Kadın,
''Gittiğin yere beni de götür.''
''Gelir misin?''
''Seninle ölüme bile!''
''Biliyorum!''
''Sarıl bana! Okşa!..''
Banyodaki küçük yolluğun üzerine çöktüler...
Yaşlı adam yataktan kalktı, kapıya yürüdü. Ses yoktu. Kapıyı hafifçe araladı, banyonun ışığı yanıyordu... Mutfaktaki kalın saplı bıçağı düşündü, gizlediği yeri... Gidip almalıydı... Ancak kapı sesi? İki kapıyı geçecekti. Duyulur muydu?.. Duyulurdu... Belki de bir tuzak peşindeydiler, sonra kaçacaklardı. Kendisine tuzak! Ölüm!.. Kendi ölümü! Salonun ortasında kanlı cesedini görüyordu, serilip kalmış... "Orospu!" dedi içinden, kapıyı kapattı. Bir süre öyle kapının ardında durdu. Ne yapacağına karar veremiyordu. Açsa, salona çıksa mı? Bıçağı sakladığı yerden alsa, sonra bir cesaret, girse banyoya, bıçağı kaldırıp kaldırıp... Eli kapının koluna gitti, caydı. Ona kıyabilir miydi?.. Onun olmadığı dünyada yaşayabilir miydi?.. Gidip yatağa uzandı, kadını düşledi...
Birisi gelmiş, kahvede, masasına, öyle bakmıştı yüzüne. O zaman saçı sakalı birbirine karışmış, tam bir inziva halinde, dünyadan elini ayağını çekmiş biriydi. Kadını öleli bir yıldan fazla zaman geçmişti. Kahve köşelerinde pineklemekle, geceleri evinde baykuş gibi tek başına günleri tüketmekle geçiyordu ömrü. İki oğlu da Almanya'daydı. Annelerinin ölümüne gelmişler, birkaç gün sonra da çekip gitmişlerdi. Biliyordu, işleri ağırdı, gitgide zorlaşıyordu. Orada da işsizlik çoğalıyordu. Almanlar işten atmak için bahane arıyorlardı, bir gün bile geç kalamazlardı. Gittiler, bir damın altında yalnız kaldı...
İşte o birisi, sonradan öğrendi ki, adam bir kadın simsarıydı, o gelip oturmuştu masasına. Kadın alıp satmıyordu, bilinen gibi, o bir pezevenk değildi. Ama yine de bir yerlerden, özellikle Doğu'dan kadın buluyordu; evde kalmış, yaşı başı geçmiş, karısı ölmüş erkeklere. O kadınları parayla anasından babasından satın alıyordu. Çoğunun nikâhı yoktu. Çoğu da geldikleri evlerde ziyan olup gidiyorlardı. Yaşlı koca ölüyor, kadın ya sokaklara düşüyor ya da hemen bir başkasına satılıyordu. Bunları duymuştu, adamın da bu işin simsarı olduğunu biliyordu. ''Bu iş böyle olmaz, bir dam altında yalnız ömür geçmez,'' dedi. ''Ben bilirim yalnızın halini. Çaresini de yalnızca ben bulurum dayı. Hem nasıl istersen. İster yaşlı, orta yaşlı, istersen genç, güzelini... Oğlanların Almanya'da, söyle göndersinler parayı, sana kız alıyım, kız,'' dediğinde, adama bakıp kalmıştı, ağarmış saçı, sakalıyla. Adam daha konuştu, çaylar geldi, boş bardaklar gitti, adam durmadan konuştu. Akşam karanlığı bastırdığında anlaşmışlardı, üç beş güne kadar yola çıkacaklardı. Nereye gidecekleri belliydi. Köy köy, kasaba kasaba biliyordu kadın simsarı gidecekleri yöreyi. Yeterince parası vardı, oğullarına haber vermemeye karar verdiler, engellemesinler diye. Kalktılar, birkaç gün sonra trene bindiler...
Dağ başında bir köydü, üç beş toprak damlı ev derenin yamacına konmuştu. Çocuklara, yaşlılara baktığında, yoksulluğun tek görülen şey olduğunu onların yüzünde, gözlerinde gördü. Kendisi de, mahallesinde oturanlar da çok zengin, refah içinde değildiler. Ancak böylesi yüzleri, böylesi umutsuzca bakan gözleri ilk kez görüyordu. Kanı dondu, hiç konuşmadı. Köylüyle, karşılayanlarla kadın simsarı konuştu, sohbet etti.
Akşam, kızın evine girdiklerinde, bir de böyle bir yoksulun evini gördü. Buyur edildiler, yere, kilimin üzerindeki yıpranmış mindere çöktüklerinde, kız ortada yoktu. Anası, babası bir de on beş yaşlarında erkek kardeşi vardı. Adamla kadının yaşını anlamak zordu. Yüzleri bir çaput gibi buruşmuş, yaşlarını tahmin etmek mümkün değildi. Bir insanın belki de ancak bu kadar yaşayabileceğini düşündü. Ancak bedenleri öyle değildi. Zayıf, çelimsiz ve daha genç. Öyle oturdular, bir süre kimse konuşmadı. Sonra hoş geldiniz evimize, dedi kızın babası. Anası konuşmuyordu, oğlan da kapıya yakın, sessizce ayaklarının dibine bakıyordu. Simsar söze girdi, işinin ehli olduğu zaman geçtikçe daha da ortaya çıkıyordu. Onun sözünün ortasında kapı açıldı. Kız, elinde bir tepsi çayla içeri girdiğinde, bu köye uymayan tek varlığın bu kız olduğunu düşündü. Baktı kıza, giyimine, saçına başına, güzelliğine, şaşırıp kaldı. Zaman ilerledikçe bu başkalığın sadece giyim kuşamla ilgili olmadığını, bunun, kadının kadınlığından geldiğini hisseti. Yanındaki simsarın kulağına eğildi, ''Ben bununla başa çıkamam, doğru şey mi yaptığımız, istersen kalkalım,'' dedi. Adamın yüzü boza çaldı, ''Sen delirdin mi,'' dedi. ''İsteyecek olursa, böyle bir kız bırakılır mı burada? Dur bakalım hele, bence bu kız istemez, zaten iş olmayacak, bekle bir, acele etme.''
Çayları yudumlarken, kızın babası anlattı...
Kız önceden biriyle evlenmiş, adam genç yaşta kalp krizinden ölmüş. Kız çıkıp gelmiş evine. İyi ki çocuğu olmamış. Bir yıl sonra bir başka köye, bir delinin birine vermiş kızını. Bilmiyormuş tabi adamın huyunu suyunu önceden, nereden bilsin? Adam götürdüğü günden, kız elinden kurtulup da babasının evine kaçıncaya kadar kıza yapmadığını bırakmamış. Öyle şeyler yapmış ki kıza, kırk yıl düşünsek aklımıza gelmezmiş. Adam zalim, adam duygusuz bir adammış. Sanki evine kadın değil de bir düşman götürmüş ki, düşmana bile bu eziyet yapılmaz. Bir erkek karısını döver de sever de. Ama bu adam kadını idareden düşürmüş, morarmamış, çürümemiş yerini bırakmamış, öyle zulüm yapmış kıza. Ne istiyorsun el kadar körpeden be adi adam! İstemiyorsan bırak gelsin babasının evine. Önceleri bilmiyorlarmış, sonradan çıkmış ortaya, adam esrarkeşin biriymiş. Her türlü kötü ahlakın içinde bir adammış. Kız canını zor kurtarmış. Kız geldikten sonra adam kapıya dayanmış, karımı isterim, diye. İşte o zaman almış tüfeğini, çıkmış dışarı, ant içmiş, eğer kapımdan çekip gitmezsen, seni öldüreceğim, demiş. İyi ki adam korkup gitmiş, yoksa şimdi cezaevinde olurmuş...
Düşündüğü gibi olmuştu, simsar simsarlığını yapmış, adamı da, karısını da ikna etmiş, köyden kadınla ayrılmışlardı, hep kendiyle hesaplaşarak. İşte bunca felaketi yaşayan kız, şimdi karısı olan Yeter! Karısı!.. Koşarak gelmişti yanında buraya, bu büyük kentin varoşlarındaki tek katlı, bahçeli evine. Nerdeyse buradaki evlerin hepsinden güzeldi evi. Oğulları Almanya'dan her gelişlerinde evi elden geçirmiş, banyosundan mutfağına, boyasına, kapı pencerelerine kadar yenilemiş, şirin bir ev çıkarmışlardı ortaya. Yeter, bu eve gelmişti yanında, uzun zaman onun sokağa çıkmasına izin vermemişti. Kıskandığından değil, konu komşudan utandığından, bu yaşında gidip kızı yaşında bir kadını kendine eş olarak getirdiğinden utanıyordu. Ama komşu kadınlar dinler mi, hemen gelmişler Yeter'i görmeye, kutlamaya. Yeter, ilk zamanlar, hatta ilk bir iki yıl ne kadar mutluydu, ne çok seviyordu evini. Ona nasıl da özen gösterirdi; yemesine, içmesine, temizliğine... Bir tek oğulları karşı çıkmıştı. Karşı çıkmaktan da fazla, nerdeyse babalarını yargılamışlar, öfkeyle ilk yıl gelişlerinin ardından bir daha gelmemek üzere çekip gitmişlerdi... Sonra Cimşir... Düşman! O gelmişti, köyden arkadaşıydı babası, iyi kötü günleri birlikte yaşamışlardı, hep sahip çıkmışlardı birbirlerine, iki sadık dosttu onlar, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi... onun oğlu, soysuz, çıkıp gelmiş, kahvede bulmuştu onu, sarılıp elini öpmüştü, babasının iki ay önce öldüğü haberini verince çok üzülmüştü, fazla oturmamışlar, evine buyur etmiş, etmez olaymış, dili kuruyaymış o an, buyur etmeyeymiş evine!..
''Hey gidi günler,'' dedi yatakta, gözleri tavanda. ''Neydim, ne oldum. Kim bilir daha ne olacağım?''
Sesler duydu, içeriden, sonra konuşmaları. Yine kalktı, kapıya dayadı kulağını.
''Hayır!.. Ben de geleceğim, seni bırakmam! Olmaz!''
''Nereye geleceksin? Benim gideceğim yer belli mi? Adam öldürdüm ben, adam! Polis şimdi damlar buraya. Yalnız gitmem lazım, çekil önümden!''
''Demin öyle demiyordun. Koynuna aldın mı her sözü veriyorsun!''
''Fazla konuşma! Bu elbiseleri yak. Hiçbir yerde kan izi kalmasın.''
''İyi git o zaman. Yalnız git! Belki de bekleyenin var. Birahanede çalışan o orospulardan biri!''
''Saçmalama! Çekil şurdan! Hadi eyvallah, kapıyı çabuk kapat, benim buraya geldiğimi kimse bilmesin, yoksa başın belaya girer, ona göre!''
Kapı açılıp kapandı. Kadın ardından,
''Allah belanı versin!.. Ne işler açtın başımıza, ben ne yapacağım şimdi?'' diye söylendi, bir süre sonra sesi kesildi. Oraya, kapını ardına çöküp kalmıştı.
Adam, hemen uzaklaştı kapıdan, yatağa girdi, yorganı çekti başına. Birden, yüreğinin, yaşlanmış, yorgun düşmüş yüreğinin atışları hızlandı. Sevinci, karanlıkta nerdeyse yüzünde ışıyacaktı. Karanlıkta gülümsedi. Sonra, bir süre sonra gözleri doldu. ''Sevinçten,'' diye düşündü. ''Sevinçten!.. Nice zamandır ağlamamıştım, ağladım!''
Kapı usuldan açıldı, kadın bir gölgeydi, geldi, yatağına yöneldi, sonra vazgeçti, döndü, yerdeki adamın başucunda durdu. Eğildi ağırdan, yorganı bir ucundan kaldırdı, baktı adama alaca karanlıkta. Adam titredi. Kadının kokusunu çekti içine, gözkapaklarının ardında, geceliğin içinde dimdik duran göğüsleri gördü; sert beyaz bacağını, yine titredi, ağlayacaktı, kendini zor tuttu, kadın yorganı kaldırdı, adamın yanına girdi...
HASAN ÖZKILIÇ
1951 yılında Iğdır'da doğdu. 1980 yılında Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdi. İlk öyküsü, ''Anamın Umudu'' 1974 yılında Demokrat İzmir gazetesi sanat sayfasında yayımlandı. Çıkış, Edebiyat Cephesi, Öykü, Küçücük Gerçek Sanat, Everensel Kültür, Adam Öykü, İnsancıl, Papürüs, Güney ve Agora gibi dergilerde öyküleri yayımlanan Özkılıç'ın 3 öykü kitabı bulunuyor.
Cumhuriyet Hafta Sonu 02.09.2006
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 29.07.2006 |

PORTRE
1954 İzmir doğumlu. Ankara Sosyal Hizmetler Akademisi mezunu olan Kilimci, Mersin Çocuk Bakımevi'nde sosyal hizmetler uzmanı olarak çalıştı.
Kilimci'nin hikâyeleri 1972'den itibaren Varlık, Dönemeç, Oluşu, Türk Dili ve Yansıma dergilerinde yayımlandı. Sevdadır Her İşin Başı adlı eseri, Abdi İpekçi 1982 Dostluk ve Barış Ödülü'nde mansiyon aldı. 1995'te Yeni Moda Âşıklar Destanı ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazandı. Hikâyeleri: Yapma Çicek Ustaları, Sevdadır Her İşin Başı, Sevgi Yetimi Çocuklar, Gül Bekçisi, Yeni Moda Âşıklar Destanı. Çocuk kitapları: Benim Adım Çocuk, Elimizdeki Işık, Çöp Kraliçe, Masal Ektim Umut Biçtim , Dikenci Karga. |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 15.07.2006 |
|
PORTRE
Nedim Gürsel 1951 yılında Gaziantep'de dondu. İlk öykülerini 1969'dan itibaren Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Papirüs gibi o dönemin başlıca edebiyat dergilerinde yayımladı. 1970'de Galatasaray Lisesi'ni, 1974'te Paris Sorbonne Üniversitesi Modern Fransız Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Aynı üniversitede karşılaştırmalı edebiyet doktorası yaptı (1979). Halen Paris'te yaşayan Gürsel Sorbonne Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı dersleri vermekte, Fransa Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi'nde araştırma direktörü olarak çalışmaktadır. Kitapları başta Fransızca olmak üzere tüm Avrupa dillerine de çevrilen Gürsel, Türk Dil Kurumu, Abdi İpekçi Barış, Haldun Taner Öykü ve Fransız PEN Kulüp Özgürlük ödüllerini aldı. 2004'de France-Turquie ödülünü alan Gürsel'e aynı yıl Fransız Hükümeti tarafından Edebiyat
Şövalyesi ünvanı verildi.
 |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 08.07.2006 |

PORTRE
Feyza Hepçilingirler 1948'de Ayvalık'ta doğdu. İzmir Kız Lisesi (1966), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1970). İzmir Kemalpaşa ve Karataş Lisesi ile Yüksek Öğretmen Okulu'nda edebiyat öğretmenliği yaptı. 1984 yılında emekli oldu. Hikâyeleri 1979'dan itibaren, Türk Dili, Sesimiz, Öğretmen Dünyası, Yaba, Dönemeç gibi dergilerde yayımlandı. 'Yanlışlıklar' adlı oyunu ile Kültür Bakanlığı Çocuk Oyunları Yarışması'ndan başarı ödülünü, 'Sabah Yolcuları' adlı eseriyle 1981 Akademi Kitabevi Öykü Ödülü'nü (Fazlı Yalçın'la), 1985 ENKA Bilim ve Sanat Ödülleri Yarışması'nda 'Eski Bir Balerin' adlı hikâyesiyle üçüncülük, aynı adı taşıyan kitabıyla 1986 Sait Faik Armağanı'nı kazandı. |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 01.07.2006 |
|
Öykü
Selviye Kadın
NEDRET GÜRCAN
Yazlıktayız.
Geçen yıl yaz sonu kapatıp gittiğimiz yazlık evimizin temizlik işi var. Bize uygun, eli yüzü düzgün ve çalışkan temizlikçi bir kadın bulmasını bahçıvandan istedik. Vahit, her zamanki iş görücü duruşuyla, ''Tamam abi, siz hiç dert etmeyin, ben hallederim...'' dedi.
Halletmiş!
Ertesi sabah saat dokuza doğru ağzında sigarayla, sigara bozuğu gevrek sesli, ufak tefek, hafif kırıtmalı, ayakları manken yürüyüşüne ayarlı, gözleri yerde, otuz yaşlarında bir kadın geldi. Adı Selviye.
Temizlik için eve gelen bu kadında hep düşündüğüm bir şeyi görmüştüm ilk bakışta: Bir kadın güzel olmayabilirdi.. olmasındı.. ama bir kadın güzel yürümeliydi.. bu bile bir kadını güzel göstermeye yeterliydi. Selviye Kadın güzel değildi; çirkin de sayılmazdı, ama güzel yürüyordu; üstelik, ayağındaki terliğimsi ayakkabılarıyla, günlük giysisiyle ve ağzındaki sakızla... Böyle bir manken benzerliği olabilir miydi? Benim gözlemim bu idi. Bunu ona açıklamış olsaydım, kim bilir ne yapardı? O ise işin farkında bile değildi...
Eşimle balkonda kahvaltıdaydık. Selviye Kadın, çalımla kuru bir ''Günaydın'' dan sonra, ''Çayın altını söndürmeyin!'' dedi. Karım hafif gülümsemeyle, ''Peki, söndürmeyiz, istediğin kadar içebilirsin!'' dedi. Ardından ben söze girdim, ''Taze simitimiz de var, erkenden fırından aldım, yürüyüş yaparken...'' dedim. İki omzunu da kaldırarak bir şey söyleyecek gibi oldu, simit önerimi önemsemedi sanki, fısıltılı bir sesle ''Bakarız...'' dedi, sustu.
Sigarasının dibindeki köz neredeyse dudaklarına yapışacaktı. Sakızla sigarayı bir arada nasıl idare edebiliyordu? Sigarayı ağzından eliyle alamadı, bahçeye doğru bakındı, tükürür gibi yaptı. Karım, ''Dur! Al şunu'' dedi, izmariti söndürmesi için önümüzdeki çay bardağının altlığını masanın ucuna doğru sürdü. Selviye Kadın, ''Korkma Hanım, ben temizliğe geldim buraya, o kadarını da biliriz yani...'' dedi. Sigarayı çay tabağının kenarında söndürdü, sakızı da yanına yapıştırdı.
Sırtını döndü, yüzünü yola doğru çevirdi, bir rastlantı, sabahtan çocuklarıyla denize giden, omuzları plaj şemsiyeli tanıdığı bir aileyi gördü, onlara seslendi, ''Bugün buradayım, yarın size geleceğim...'' dedi. Onlar, ''Tamam, bekliyoruz'' deyip yürüdüler. Selviye Kadın, çalımlı bir havayla yüzünü bize çevirdi, bakışıyla da ''Bakın nasıl da tanınan biriyim ben!'' der gibiydi. Sonra elini başına götürdü. Başındaki yeşilli beyazlı tülbenti çözdü, uzun kara saçlarının altından çekip çıkardı, eliyle döndürüp top yaptı, beline soktu. Saçlarını önce iki yana sallayıp omzunun üzerine serpti, sonra avuçlayıp ensesine topladı. Maviye çalan gözleri, incecik kaşları, dar alnı, düzgün burnu, çizgi gibi dudakları ve çene yapısıyla zayıf, solgun, az kırışıklı yüzünün görünümü daha belirginleşti.
Ucuz türden torbamsı çantasını yanındaki plastik balkon koltuğunun üzerine koydu. Bitişiğindeki koltuğu da masanın altından çekerek oturdu ve bir ''Off'' çekti: ''Ayol, minibüste piştim! Allah sizi inandırsın, evden çıkalı bir saati geçti, köyden geliyorum'' dedi. Minibüs sürücülerine de değinerek sözünü sürdürdü: ''Yirmi dakikalık yolda dur kalk, indir bindir.. yirmi kez duruyorlar kör olmayasıcalar!..''
Selviye Kadın soluk soluğaydı. Oturur durumdayken altındaki koltuğu çevirip yüzünü balkondan bahçeye doğru döndü, ayağa kalktı, ellerini balkonun ahşap korkuluğuna dayadı, hafif eğildi. Denize karşı ilk öksürük nöbeti iki dakika kadar sürdü. Sonra yerine oturdu. Elini çantasına daldırdı, bir iki dakika kadar içini yokladı, oradan sigara paketiyle çakmağını bulup çıkardı. Gözucuyla bizi yokladı. Yeniden sigara yakacaktı belki de; çekindi... paketle çakmağı bir süre elinin altında tuttu. O sırada ellerine, parmaklarına baktım; ince ve yorgundu... Bir benzetişle de yıkanıp kurutulmuş çamaşırlar gibiydi, kar beyazlığında ve biraz buruşuk...
Parmakları elinin altında duran sigara paketiyle oynuyordu. Belli ki sigara içmek istiyordu. Karım durumu anladı, ''Ciğerlerini dökeceksin kız! Sendeki bu öksürük sigaradan'' dedi. Selviye Kadın, kükrer gibi, ''Sökülsün de bir göreyim hani, ben bu zıkkımı genç kızlığımdan bu yana içiyorum!..'' dedi. Sonra anlattı:
Köylerinde mallı mülklü komşularının oğlu olan delikanlı, ''Seni sevdiğimi biliyorsun. Gel seninle üç beş konuşalım'' diye bir gün Selviye'yi kandırıp ahırlarına götürmüş.
''Genç kızdım.. gördükçe karşılıklı bakışırdık. Arkamda önümde dolaşırdı. Bundan başka öyle kötü bir şey yok aramızda. Orada yarım saat kadar şundan bundan konuştuk. Bana 'Seni alacağım, gönlüm sende Selviye kız' dedi. Arkalıksız tahtadan kanepemsi bir yerde aralı olarak oturuyorduk. Birden yanıma yanaştı, kolunu boynuma atmak istedi. Kendimi çektim. Korkudan da tir tir titremeye başladım. 'Hemen kalkalım, bir gelen olur buraya' dedim. 'Biraz daha oturalım, söyleyeceklerim var sana' dedi. Az az orama burama dokunmaya başladı. Elini tuttum, 'Hayır, şimdi olamaz!' dedim. 'Kız, karanlıkta kim görecek bizi' dedi. 'Buraya konuşmak için geldik; başka şey yasak!' dedim.
İçtiği sigaradan bir nefes almamı istedi.
Babam içerdi, evimizde her zaman bir tütün kokusu olurdu. Merak edip, bir gün evde babamın paketinden bir sigara içmiş, hoşlanmıştım. Bir değil birkaç nefes çektim. 'Nasıl?' dedi. 'Eh, işte...' dedim. Madem bulaştın, devam et; ölmezsin... Hem sigara tutuşunla içişin sana yakışıyor!' dedi. Karanlık ahırda yakıştığını nereden görmüştü ki? O an bu aklıma gelmedi. Beni aptal mı sandı ne? Utanmadan bir de keyif bağışlamaya kalktı. Zaten sigaranın sonuna doğru dünyam değişmiş, soluğum tıkanmış, midem ağzıma gelmişti. Sonra da öksür ha öksür! İçinde esrar falan mı vardı bilemedim. Dön başım dön...
Beni kıvamına getirdiğini sanarak bir eliyle kerpeten gibi belimi kavradı, öbür elini entarimin içini daldırıp ileriye doğru kaydırmaya başladı, silkindim, 'Dur lan!' dedim, 'Çek elini oradan, çek!' Sinirlendi. 'Demin entarinin üstünden ellerken seslenmedin ya, bunun üstü de bir altı da bir' diye bacaklarıma yapıştı. Asılıp, elini çektirdim. 'Evleneceğiz kız; bir ellemekle ne olur ki?' dedi. 'Nikâhlanıp evlendiğimiz gün ellersin!' dedim. 'Öpüşmek de mi yasak?' dedi: 'Hepsi yasak! Dokunursan çığlık atarım...' dedim. Vuracaktı, elini kıvırdım. Boşluğumu buldu, bacağımın derinine bir çimdik attı ki... İşte oymuş... 'Ahırınız başına göçsün!' dedim kaçtım oradan. Evlenmek için değil, eğlenmek için beni seçtiğini o an anladım. Hafta geçti, attığı çimdiğin morartısı geçmedi çürüğün. Hortlayasıca, canından yanasıca, iki gözü kör olasıca beni bu boka o alıştırdı. Pas vermiyorum diye gitti köyde bir başka kızı sigaraya alıştırdı!!!''
Selviye Kadın'ın gözleri fıldır fıldır; bu tür konuşmalarına ne tepki vereceğimizi gözlüyordu. ''Eee, ben böyleyimdir; yani harbi! Sigaradan açılınca anlatmadan edemezdim derdimi. Canınız sıkılmaz ben çalışırken, fıkra da anlatırım...'' dedi. Karımla 'Kaybetmezsek bulduk' der gibi bakışıp güldük.
Yeniden bir sigara daha yakmak için tuttu orta parmağını yay etti. Uçlu Samsun paketinin altına vurdu, yarısına kadar çıkan sigarayı çekti, dumanı bol olsun diye eliyle yuvarladı, tütününü gevşetti. 'Poof' sesiyle alevlenen çakmağıyla ikinciyi yaktı. Karım, ''Zıkkım olduğunu da biliyor, yine de içiyorsun, birini daha şimdi söndürdün yani...'' dedi. Bir soluk mutfağa girdi ve Selviye'nin çayını getirdi. ''Ben ince belli bardaktan içmem, büyüğü yoksa su bardağı da olabilir...'' dedi. Günlük çay bardaklarımızın tümü aynıydı. Dolapta konuklar için tuttuğumuz kenarları süslü porselen bardağa çayı aktarıp üstünü ekledi ve Selviye'nin önüne sürdü. Karıma, ''Elinize sağlık Hanımefendi'' demeyi de ihmal etmedi. İçine çektiği sigara dumanını havaya üflerken öksürük dalgaları arasında söyledi bunu.
Ben, ''Selviye Hanım; bak, bir şey anlatayım sana'' , dedim. ''Bir gün öksürürken ağzımdan kan geldi, kanser korkusuyla iki yıl önce bıraktım, eşim zaten hiç içmedi... Evde sigara falan yok; sana ikram edemeyeceğiz. Kusura bakma...'' Şöyle bir doğruldu, ''Sizde yoksa site bakkallarında var!'' dedi. Eliyle de bakkalların bulunduğu yönü gösterdi.
Selviye balkonda çayını içerken karım bir göz işaretiyle beni içeriye çekti, kadın duymasın diye fısıldadı: ''Kaybetmezsek bulduk! Bu kadın oynağın, fingirdeğin biri, bu gidişle bizi terbiye edecek herhalde...''
Tam o sırada sabah yürüyüşü yapan, siteden bir tanıdık uğradı. Kadının durumunu anlattım. Ve ''Sizde yoksa bakkalda sigara var'' dediğini söyledim. ''Bilirim Selviye'yi, ona Fosforlu Selviye de diyorlar burada, bir filmden alıntı olarak. İçinde bir kötülüğü yok'' dedi, ''Bize de gelmişti, bize de yaptı numarasını, sonunda tepemi attırdı, kolundan tutup balkona getirdim, zaten tüy gibi hafif, kuş gibi çırpınıyor, balkondan sarkıtıp aşağıya atacağım. O ise, 'Ohh, at ülen beni, at ülen erkeksen at... Hem bu site kurtulsun benden hem ben bu siteden kurtulayım!' demez mi? Karımla gülmekten yerlere yattık. İşte bu kadın öyle bir kadın. Ama Allah'ına çalışkan ve iyi yürekli...''
Selviye Hanım balkonda yarım saate yakın süre çay ve sigara keyfi yaptı. Gırgır olsun diye ona, ''Bir de kahve ister misiniz?'' diye sordum; '' 'misiniz' de ne oluyor Bey Abi.. 'misin' dersen daha iyi olur'' dedi. ''Daha yorulmadım ki. İşe yeni başlayacağım. İkindi çayından sonra kahve içerim. Nasıl bir kahve içtiğimi de o zaman söylerim...'' diye yanıtladı beni.
Mizahın ta kendisiydi bu Selviye Kadın..
Balkondaydım. Masada sabah gazeteleri vardı. Başlıklarına göz atarken içerden karımın sesi geldi, dinledim. Selviye'yle aralarında şu konuşma geçiyordu:
''Hanımcığım, ben nerede soyunup giyineceğim?''
''Arka bahçe girişinde ardiyemiz var. Işıklı ve temizdir. Rahatlık için bir sandalye, elbiselerini asmak için askılar falan var...''
''Burda soyunsam olmaz mı? Öyle yerlerde bunaltı geliyor bana...''
''Olur mu canım. Eşim balkonda oturuyor.''
''Bey Abinin yüzü denize dönük. Hem ben şu kıyıcıkta hallederim...''
''Aniden içeriye girebilir; şalvarını çıkarırken görebilir...''
''Adam sende.. beni görse ne olur? Deniz burnunuzun dibinde, evin önünden geçen bikinililerin suyu mu çıktı? Çıplakların cirit attığı yerde benim çıplaklığımdan ne çıkar? Zaten sığırcık kuşu gibi kurumuş kalmışım!..''
''Yok canım, vücudun iyi, dipdiri duruyorsun. Burada soyunman doğru olmaz; gel banyoda bari değiş...''
''Amma kıskançsın be Hanımcım. Sen fıstık gibi bir hanımsın. Benden ne köy olur ne kasaba!.. Yani, 'Korkma!' Deniz ateş almaz!''
Selviye Hanım banyoda üstünü değişti. Çakmağını ve sigara paketini çantasına koyarken yedek sigara paketini de göstermeden edemedi: ''Ben'', dedi, ''yedeksiz dışarı çıkmam.'' İş yaparken yarım saatte bir balkona çıkar içermiş. ''Günde iki paketi geçmem...'' diye de ekledi. ''Ben de iki paket içerdim; söylemiştim sana ya, sonra kan geldi!'' Yanıtını hemen yapıştırdı: ''İki yıl olmuş, hâlâ ayaktasın! Demek oluyor ki o kan sigaradan değilmiş...''
Temizlik ürünlerini eşimle bir tepsiye ve kovalara yerleştirdiler, evin temizlik kurallarını bildirmek için eşimle üst kata çıktılar. Biraz sonra alt kata inen eşim, ''Çekeceğimiz var bundan...'' dedi. Arada bir yanına giden eşime Selviye'nin nasıl çalıştığını sordum: ''Çenesi gibi çalışması da güçlü...'' dedi. Eşim memnuniyetini belirtti.
Bizim perhiz yemeklerini beğenmeyebilirdi. Öğle yemeği için site fırınından pide yaptırmamız gerekiyordu. Karıma ''Tamam'' dedim. Yukarı katın balkonunu yıkarken aşağıdan seslendim: ''Selviye Hanım, öğle için pide yaptıracağım. Kıymalı mı, peynirli mi? Bir mi, bir buçuk mu istersin?'' Bir yanıt versin diye başımı kaldırdım. O da başını balkondan aşağıya doğru eğdi ve, ''Kıymalı bir porsiyonla doyarım ben. Yanında ayran da olsun. Karpuzunuz vardır zaten. Pideyle iyi gider. Ama, pideleri sakın Hacı Bey'de yaptırma, malzemeden çalıyor! Hacı'sı da Bey'i de dursun gözü kör olmayasıcanın... Bir zahmet girişteki site fırınına kadar yürüyüver...''
Site fırınının eve uzaklığı öğle güneşinin altında on beş dakikaydı...
Selviye Hanım ikindi olmadan temizliğini bitirdi. Ardı ardına ''beş çayı'' nı içti. ''Yoruldum ve terledim. Banyoya girip bir duş alsam olur mu?'' dedi. Kahve ikram edersek banyodan sonra olmalıymış. Eşim, ''Kocam çok titizdir, banyoda yıkanmanı istemez'' dedi. Bahçedeki duşu önerdi: ''Kusura kalmayın ama, benim mayom falan yok. Donumla da herkesin gözü önünde duşa muşa giremem...'' dedi. ''Seni görmezler'' dedi karım: ''Çırılçıplak olsan da dönüp kimse bakmaz, zaten bizim bahçedeki duşu güller ve çamlar biraz kapatıyor...'' diye mutfaktan seslendi Selviye'ye. Selviye Hanım karımı yanıtladı: ''Üstümü görseler umurum olmaz da altımda don var; ayıp olur. Ben zaten hiç sutyen kullanmam Hanımcım, zaten memelerim iyice küçüldü, sağılmaya sağılmaya kurudu zavallıcıklar! İki çocuğumu da ahırımızdaki iki ineğin memeleri besledi...''
Sonra da biraz sinirli, iş giysisini ardiyede çıkarıp şalvarını giydi, balkona geldi, karıma, ''Hile yapamaz mıydım? Alttaki banyonun temizliği sırasında duşumu da alsaydım ne olacaktı ki? Kolumdan tutup çıkaracak değildiniz ya...'' dedi.
Söze karıştım: ''Selviye Hanım'' dedim. ''Sigarayı bırakırsan her şey düzelir; seni sigara kemiriyor!'' Elini göğsünün üstüne tuttu, ''Yani memelerim de mi?'' dedi ve bir kahkaha attı, sonra da elini gömleğinin düğmelerine götürdü, bir bir açmaya başladı: ''Yapma! Açma, ayıp oluyor!'' dedim. Karım da mutfaktan koşup geldi; ''Selviye Hanım rica ederim, gömleğin düğmelerini ilikle...'' diyordu ki Selviye Hanım düğmeleri açılmış olan gömleğini ikiye ayırdı, sutyensiz memeleri ortaya çıktı. ''Görün bakın işte, aralarından ter iniyor. Neresi ayıp bunun? Bana banyonuzu açmamanız ayıp olmuyor da memelerimi açmam mı ayıp oluyor? Bunlar benim genç kızlığımda portakal büyüklüğündeydi, şimdi mandalina kadar bile değil! Sigara içmezsem neyi düzelecekmiş bunların? Lafın boku! Kusuruma bakma Beyciğim ama, kim ki sigarayı bırakır, içenlere 'içme' diye 'ükelalık' yapar, ondan kork! Bizim köyde elli yıl içki içenin biri, Hacı'ya gitti geldi de önüne çıkana içki nutukları çekmeye başladı... İçip içip sokaklarda uyurdu! O içki nutukları atmaya başladıktan sonra köyde içki içen daha da fazlalaştı! Boşver. Bakın nasıl ter içindeyim...'' Ona, ''Selviye Hanım, banyo için kusura bakmayın. Nasıl ki senin kuralların var: Çay bardağı, pide fırını, Hacı Bey, kahve gibi.. bizim de kurallarımız var. Karşılıklı uymak zorundayız. Bak, kahveni de kendi elimle ben yapacağım. Nasıl içersin?'' dedim. ''Çok şekerli içerim'' , dedi. Sigaraya uzandı, masada duran çakmağı kaptım. ''Olmaz, ayıp!'' dedi. ''Hayır, ayıp değil'' dedim. ''İki yıldır çakmak taşımıyorum. Sigara yakma zevkini tadayım istedim.'' Büyük alevli çakmağı çaktım. Sigaradan ilk yorgunluk dumanını çekip savururken Selviye Hanım, ''Ne diyeyim ayol! Gönül almayı da biliyorsunuz...'' dedi. Şunu da sözlerine ekledi: ''Bey Abi, o kadar söyledim Hacı hakkında ama yine de pideyi Hacı'dan almışsın. Yuttu sanma beni. Yutmam; onun pidesi kötü marka gibidir; yüzünü yansıtır; yarısı bayat et, yarısı vıcık vıcık yağ! Gördün, nasıl güçlükle yedim. Aç olmasaydım köpeğe verirdim!..''
Selviye Kadın, dönüş hazırlığını yaptı ve giderken önüme dikilip elini uzattı. Külhani ağızla, ''Düş!..'' dedi. ''Ne düşeyim Selviye Hanım?'' dedim. ''Ağanın eli tutulmaz; ne düşersen düş'' dedi. Otuz bin lira verdim (yıl 1985). ''Beş daha, beş daha Bey Abi, lütfen!'' dedi. Gündeliğinin otuz bin olduğunu öğrendiğimi kendisine söyledim. ''Tamam, ama denize bakan evlerden otuz beş alıyorum!'' dedi. ''O neden?'' diye sordum. ''Şerefiye parası!'' diye yanıtladı beni. Kalakaldım. İlçemde belediyede meclis üyesi olduğum sıralarda yol geçirdiğimiz ve yollarını genişlettiğimiz evlerden ''şerefiye parası'' alırdık... O aklıma geldi. Selviye Kadın bu, kaçın kurası!.. Zorunlu ve gönüllü olarak istediği parayı düştüm! ''Eline sağlık Selviye Hanım, memnunuz senden, özleyeceğiz seni. Haftaya yine bekliyoruz...'' dedim. Güldü. ''Ben de özleyeceğim sizi!'' dedi.
Sigarası ve sakızı ağzındaydı. Çalımlı manken yürüyüşüyle yola koyuldu, onu köşeyi dönünceye dek izledim. |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 05.08.2006 |

PORTRE
1953 yılında Malatya'nın Hekimhan ilçesinde doğdu. Öğretmen okulunu Sivas'ta, Eğitim Enstitü'sünü Samsun'da bitirdi. 1984 yılında Akademi Kitabevi'nin öykü birincilik ödülünü Çiçeklerle adlı kitabıyla aldı. Bir Ağaç, Bir Kadın adlı öykü kitabı, Bir Yılbaşı Masalı ve Güzel Şarkılar Kitabı adlı çocuk kitapları Can Yayınları'ndan çıktı. |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 17.06.2006 |
|
Alanya'da Bir Kıyıda 
PORTRE
1944'te Ankara'da doğdu. 4 yaşındayken sakat kaldı. 1963'te ilk öyküsü yayımlandı. 1966'da İstanbul-Pertevniyal Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Basın İlan Kurumu'nda çalıştı. Sonra birkaç yıl Almanya'da bulundu. 1977 yılında Derinlik Yayınları'nı kurdu, yayınevini 1986'da kapattı. 1983'te reklamcılık alanında çalışmaya başladı ve 1996 yılında emekli oldu. Tosuner'in eserlerinden bazıları şöyle: Öykü: Özgürlük Masalı (1965), Çıkmazda (1969), Necati Tosuner Sokağı (1983), Çılgınsı (1990), Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi (1997), Güneş Giderken (1998). Roman: Sancı, Sancı... (1977), Yalnızlıktan Devren Kiralık (2000) Çocuk kitapları da bulunan Tosuner'in aldığı ödüllerden bazıları şunlar: ''Kambur''da yer alan ''İki Gün'' adlı öyküyle TRT Öykü Başarı Ödülü (1971), * ''Sancı... Sancı...''yla Türk Dil Kurumu Roman Ödülü (1978), ''Güneş Giderken''le Sait Faik Hikâye Armağanı (1999)...
NECATİ TOSUNER
Ve bunca yıl sonra... Hep aradığı o umudu hiç de bulamayacağını bilen, bunu çoktan öğrenmek zorunda kalmış olan bir adam gelecekti bu kıyıya. Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden.. yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan; oysa, umutlara kolayca kapılma yaşını da iyice geride bırakmış olan, bir adam...
Bu kıyıda...
Bu yabancı, bu yaşlı, bu kendini -daha da- yaşlı görür adam, kendi kendinin büyücüsü, bu adam.
Şu geçmiş yazı arkada bırakmış, gitmiş yazdan kala kala üzünç kalmış, ve onu da yüklenip yanında getirmiş bir adam.
Yürek sesinde bir tuhaflık sezinlemiş de buralara kaçmış gibi duran.
Yalnızlık çeken.
Güneş tepemde yine reçel kaynatıyordu. Hani, annem hep ne derdi?.. Günah olur, güneşten sakınılmaz!
Uzaktan üç yunus, artan bir coşkuyla, hızla geçiyordu.
Şu yana dönük oturmuş olsaydım, kayalığın ardından bir tekne görünmüş olacaktı. Teknenin geliyor olması, denizin dinginliğini ürpertmeye hiç de yetmemişti. Bakınınca gördüm. Bir tekne, emeklermiş gibi yavaştan yavaştan geliyordu. Peki, benim içimi öylesine ürperten, yırtan... halat bükermiş gibi sırım sırım buran, tel tel eden neydi?..
Kurumuş kan rengi bir tekne!
Ve, parıltısıyla hemen anımsanan, onun o güzelim kara saçları...
İçimin tutuşan yangını. Sevdiğim.. sevdiğim...
Yok, ona doğru koşmuş değilim.
O zamanlar...
Çocuksun. Çöp gibisin. Hırçınsın. Çaresizsin.
İnsanlardan kaçar olduğun dünya!
İnsanlardan saklanır olduğun... İnsanların olmadığı yerlere saklanır olduğun...
Bir tek o.
Yalnızca o, senin için ''var'' olan, o kız.
Seninle oynamaya nasıl da hazır! Kayalığa doğru koşacak. Tepeye doğru... Ve sen, onun peşi sıra gitmeyi, bodur ağaçlar arasında... çalılar arasında onu aramayı seveceksin.
Ona yetişmeye çelimsizliğin hep engel olacak. O, hep yitmiş olacak. Kinleneceksin. Sonra o, kendisini sana buldurtacak. Yakalatacak. Sonra sana, -olmayan- sütünden verecek. Az verecek. Sonra, yokuş aşağı koşarak kaçacak. Sen ona yine yetişemeyeceksin. O, yine yitecek.
Günler, onunla yitirip yitirip bulduğun onunla geçecek.
Çirkinliğini yanında taşımayı hiç unutmayan adam!
Bunu hep söylemiyorum, güneş söylüyor.
Güneş söylüyorsa, doğrudur.
Sonra da bir gün, -sanki hiç beklenmedik- bir şey oldu. Sevdiğin seni bıraktı ve bir adamla gitti.
Uzaklara gönderdiler onu.
Kurumuş kan rengi bir tekneyle.
Denize bakınca, öyle uzun uzadıya bakınca, deniz, düz ve geniş bir yol olarak - sanki insanın önüne serilmiş, yatıyor, göz alabildiğine uzanıp gidiyordu. Daha yeni yeni gençliğe erdiğim o yıllarda, kıyıda öyle bırakılmış kaldığımda, nasıl da çok istedim gitmeyi! Buralardan gitmeyi...
Onu aramaya, onu bulmaya gitmeyi...
Gidemedim.
Gidemedim.
Anneme bundan hiç söz etmedim. Korktum:
Kıza büyü yapar mı yapardı!
Suya inip tekneyi kıyıya itmeye başladı. Güçlükle itiyordu. Teknede bir adam vardı, kıvrılmış yatıyordu. Onunsa tekneyi kıyıya çıkarmaya gücü yetmiyor, çaresizlikle çırpınıyordu. Durup adımı bağırdı. Sanki duymadım mı?.. Gözlerim doldu, ellerim titrer oldu.
Ona koşmak isteyen ayaklarım, gitmedi.
Güneş denizin üstünde yittikten hemen sonra, kayalığın görkemi artmış gibi görünürdü. İşte o zaman, korunağın önündeki düzlükte, ben de ateşimi özenle yakardım.
Ateşin yanmasını.. çoğalmasını, tütmesini.. korlaşmasını, yeniden beslenilmek için yalvarmasını, yalvarıyor gibi olmasını; aman sönecek diye telaşlanmayı, aman sönmesin diye dertlenmeyi, onu hemen canlandırmayı, severim.
Onun yanarak var olmasını, yanarak havayı oynatmasını, havayla birlikte dans etmesini.. çılgın çılgın çıtırdamasını, kendini perişan etmesini, sonra yorulmasını, çaptan düşmesini, seyrelmesini, yavaş yavaş her şeyi boşlamasını, ben artık söndüm olmasını, severim.
Artık çırpınmadan, hiç ses etmeden, isyan etmeden kendini sönmeye bırakmasına bakmayı da severim.
Geceleri hep ateş yakardım. Ve ateş, benim yalnızlığımı alır götürürdü.
T eknenin burnu, suyun ulaştığı yere varınca, bacaklarına yapışan etekleriyle kumluğa koştu, adamı çekeledi, indirdi tekneden adamı, ve çekip kumlara bıraktı.
Bırakıldığı gibi kaldı adam, hiç kımıldamadı.
Geriye koşup sulara girdi yeniden ve itti... itti tekneyi, kumluğa aldı. Durup tepeye bir baktı ve keskin bir feryat olarak adımı seslendi yine. Sonra da korunağa doğru, adımı bağıra bağıra, deliler gibi koşmaya başladı.
Geliyordu.
Geldikçe güzelleşiyordu.
Ben böyle bir kavuşmayı dilemiş miydim hiç?..
Annem ölünce, onun yerine beni büyücü yaptılar.
Ben sırtımın keskin eğrisini yere çizdikçe, insanlara iyi geliyordu.
Toprağa atılan çizgiler...
Çizdikçe anlam kazanır gibi olan, oysa, karmaşıklaşan, anlaşılması güçleşen çizgiler...
G elip karşımda soluk soluğa durdu. Yırtıcı bir bakışla gözlerini gözlerime dikti. Gözlerinden hırs ve kin saçılıyordu, ve sanki üzerime saldıracakmış gibi titriyordu.
Gözlerim ona bakamaz oldu.
Duramadı, saldırdı da.
Yüzünde biçimlenen kin, korkuya dönüştü ve yumruklarıyla göğsüme vurmaya başladı.
Vurdukça sevdim onu.
Kıpırdamadım.
Ağladı.
Bana yalvardı.
Kıyıdaki adamı gösterdi: Onu iyileştirmeliydim,
Sıcaklığıyla sarıldı bana.
Dingin deniz.
Dalgalı deniz.
Kalçaları oynak deniz.
Gidip adamı korunağın önüne taşıdık.
Ateş yaktım.
Sırtımın eğrisini yere çizdim.. çizdim...
Gökten kara bir kuş geçti.
Sonraki günler, annemden öğrendiğim her şeyi bir bir denedim.
O tlar, çiçekler ve böcekler üzerine ne biliyorsam denedim.
Çizgi üstüne çizgi attım.
Dualar okudum.
O, çok gözyaşı akıttı.
Gözyaşı akmaz oldu.
Ateşi hiç söndürmedim.
Adam iyileşmez diye çok korktum.
Adam iyileşmez diye çok korktum.
Bir bundan korktum.
Hani ölse, benden bilir miydi, bilirdi.
Bunu düşününce, sanki dirseğim sızılamış gibi oldum.
Gökten kırk kara kuş geçti.
Adam, kurumuş kan rengi tekneyi denize itiyor.
Onlarla kıyıya inmedim.
O, güzel gözlerindeki sevinci başka yana çevirmiş olsun.
Bırak, yanağından da öpmesin.
Sana hiç bakmadan öyle gidecek.
Ve sen, burada, kendi bıçağının üstüne düşmüş gibi öylece kalacaksın.
Büyücü, kendi derdine çare olmaz.
O zamanlar futbol diye bir şey yoktu. Kendi kalesine gol atmak diye bir söyleyiş de yoktu.
Ve bunca yıl sonra...
Hep aradığı o umudu hiç de bulamayacağını bilen, bunu çoktan öğrenmek zorunda kalmış olan bir adam gelecekti bu kıyıya. Umutlanmanın boşa umutlanmakla sonuçlanacağını bilen, yine de umutlanmayı, yeniden, yeniden umutlanmayı kendine hiç yasaklamamış olan; oysa, umutlara kolayca kapılma yaşını da, iyice geride bırakmış olan, bir adam...
Bu kıyıdan...
Bu yabancı, bu yaşlı, bu kendini -daha da- yaşlı görür adam, kendi kendinin büyücüsü, bu adam.
Şu geçmiş yazı arkada bırakmış, gitmiş yazdan kala kala üzünç kalmış, -ve onu da yüklenip yanında getirmiş bir adam.
Yürek sesinde bir tuhaflık sezinlemiş de buralara kaçmış gibi duran.
Yalnızlık çeken. |
12/8/2006 · Kategori: Oyku
| Hafta Sonu 10.06.2006 |
|
PORTRE
Şansın Tüzün'ün gezi-anı ve öykü alanında çalışmaları vardır. 1999 yılında ''Konuş Benimle''de topladığı öykülerden sonra, 2003'te ''Havanalı İsa'' adlı kitabı Cumhuriyet Kitapları'ndan çıktı. 2005 yılında ''Cumhuriyet Çiçeği'' adlı öyküsüyle Ömer Seyfettin Öykü Yarışması'nda birinci oldu. Yazar şimdilerde ''Aşk Hadımı'' adlı öykü kitabının üzerinde çalışıyor. |
Öykü
Atlıkarınca
Seni sevmek, Felsefedir, kusursuz. A. Arif
ŞANSIN TÜZÜN
İstanbul gibi boydan boya açık pazar olan şehirlerde bile kapalı alışveriş merkezlerinin sayısı gün geçtikçe artıyor. Ben genellikle atlıkarıncalı olanı tercih ediyorum, çünkü oğlum atlıkarıncadaki tüm hayvanlara teker teker binerken, ben de kahvemi içiyor ve ona göz kulak olma bahanesiyle karımın alışveriş seramonisine katılmaktan kurtuluyorum. Bir de (sanırım en önemlisi bu) atlıkarıncanın yeni bir turu müjdeleyen zili her çaldığında geriye gidiyor ve bıkıp usanmadan aynı şeyleri anımsıyorum.
O yıl, Sorbonne'da üçüncü yılımdı: Sorbonne... Hani insanı silindir gibi ezip geçen kurumlar vardır özgeçmişinde, filanca kolej, falanca üniversite. Boyunuzu boynuz gibi aşan kurumlardır onlar. Üstelik o boynuzlar, çok geçmeden kaçınılmaz bir bilgelik halesiyle taçlanırlar. Sorbenne da benim başımın tacıydı işte! Bir de orada ne okuduğumu söylersem başımın üzerinde nasıl ağır bir yük taşıdığımı tahmin edersiniz herhalde. Evet bildiniz dostlar, felsefe...
Saint Denis'deki küçük öğrenci dairemden sayısını hatırlayamadığım kadar çok Türk gelip geçmişti. Pekçoğunu tanımazdım bile, bizim oralardan herhangi birinden (aslında bazen o herhangi birini de tanımazdım!) bir selam getirirlerdi, hepsi o kadar. Genellikle bir gece kalıp giderlerdi. Üstelik yaptıklarına karşılık pek minnet duydukları da söylenemezdi. Uzun süredir Paris'te okuyan birinin memleketinden çıkagelen birisini gördüğüne memnun olacağına dair öyle yerleşmiş bir kanıları vardı ki, bunu ayrılırken yüzlerinde beliren, geldikleri için teşekkür bekleyen ifadeden anlardım. O zaman kendimi şu meşhur fıkradaki Türk subayı gibi hissederdim. Biliyorum, şimdi bu fıkrayı da merak edersiniz siz! Zaten bu günlerde bir şeyler anlatmaya niyetlenen herkes işe bir fıkrayla başlıyor.
Neyse, madem ısrar ediyorsunuz anlatayım: Bir zamanlar, bir Türk subayı Macaristan'da bir randevuevine gider, orada güzeller güzeli bir kadınla beraber olur, ayrılırken subayın para vermeye niyeti olmadığını sezen Macar dilberi, parmağıyla mangır işareti yaparak, kibarca ''Bir şey unutmuyor musunuz acaba'' diye sorar, erkek şapkasını giyer, başını gururla iki yana sallar ve ''Bir Türk subayı asla para kabul etmez!'' der. Ben de büyük bir memnuniyetle çat kapı memleketimden gelen insan manzaralarını seyrediyordum işte! Gerçi onun gelişinin çat kapı olduğunu söylemek biraz haksızlık olur.
Babamdan bir arkadaşının kızının Belçika'da üniversiteye gitmeden önce Paris'e uğrayacağını bildiren kısa bir mektup almıştım. Onu kuzey garından alacak, bir hostele yerleştirecek, birkaç gün Paris'i gezdirdikten sonra tekrar Brüksel trenine bindirecektim. Paris küçükhanımın son durağıydı, daha önce seksenli yılların modası, inter-rail denen ucuz tren biletiyle neredeyse bütün Avrupa'yı dolaşacak ve bana öyle gelecekti. Doğrusu bu mektup hiç sevindirmemişti beni. O yıl Sorbonne'daki en zor yılımdı, bitirme tezimi hazırlamam için okumam gereken yığınla kitap beni bekliyordu.
Bunun da çalışmamı bölen beklenmeyen ziyaretlerden biri olacağını düşünüyordum. Neyse ki birkaç gün içinde Belçika'ya gidecekti. Beterin de beteri vardı; okumak için Paris'e gelen ve göz kulak olunması gereken, babamın bir arkadaşının kızı daha beterdi. Bunu düşününce keyiflenmiş, kuzey garında treninin gelmesini beklerken ıslık çalmaya bile başlamıştım. Geldiğinde sabahın oldukça erken bir saatiydi. Küçük çantasını taşımama izin vermedi. Bir aydır trenlerde dolaşıp durduğundan fazla eşyası yoktu. Onda ilk duyduğum şey yoğun bir nane şekeri kokusuydu. Hatta çantasından hemen çıkarıp yeni bir tane ağzına attı: ''Tren yolculukları...'' dedi, ''Nane şekeri olmadan katlanamıyorum artık!'' Evden gittikten aylar sonra bile arkasından toplayacağım, tıpkı boynundan kopan bir inci kolyenin taneleri gibi, etrafa saçılmış nane şekerleri...
İkimiz de kahvaltı etmemiştik. Evde şöyle tavşan kanı bir çay demleyip, Tunuslu bakkal Vahab 'dan aldığım zeytinlerle güzel bir Türk kahvaltısı hazırlamayı düşünürken, o, trende gelirken hep sıcacık bir kruvasanla Fransız kahvesinin hayalini kurduğunu söyledi. Bu durumda ev sahibi olarak onu ilk gördüğüm kafeye sokup hayalini gerçekleştirmekten başka çarem yoktu. Kuzey garının hemen yakınında bulduğumuz ilk kafeye girdik. Kahvesini uzun uzun kokladıktan sonra küçük bir yudum aldı:
''Demek Sorbonne'da okuyorsun...''
Tahmin ettiğim gibi bazı şeyleri kolaylaştırıyordu Sorbonne; anlamsız soruların önüne set çekiyor, suskunlukları bilgeliğe dönüştürüyor ve uzun açıklamalara meydan vermiyordu. Kısacası benim gibi kendinden söz etmekten hoşlanmayanlar için bulunmaz bir kurtarıcıydı. O nedenle sohbet kolaylıkla ona dönebiliyordu yeniden. Gerçek hayatlar daima babalara yazılan mektuplardan farklı yaşandığı için, ikimiz de hostelde kalmasının gereksiz olduğu konusunda hemfikirdik.
Bu birlikte aldığımız ilk karardı. Zaten sayılı olan parasının hatırı sayılır bir kısmını evimde kalmak yerine hostele vermesi budalalık olurdu. ''Gerçi...'' diye mırıldandı, ''Orada babamın Belçikalı bir arkadaşı var, sıkışırsam yardım eder, ama yine de sende kalsam daha iyi olur, zaten vaktimiz az, hem bana şehri gezdirmek için yalnızca üç günün var!'' Babamın Belçikalı bir arkadaşı...
İnanın, bunu ondan daha kaç kez duyduğumu anımsamıyordum. Konuşurken ikide bir, babasının Belçikalı bir arkadaşından bahsediyordu; üstelik öyle doğal bir şekilde söylüyordu ki bunu, sanki bizim oralarda her babanın birkaç Belçikalı arkadaşı olabilir. Oysa şimdi düşünüyorum da, otuz beş yıllık ömrümde tanıdığım tek Belçikalı, dedektif Hercule Poiret!
Kuzey garında kahvaltı ederken, onun Paris'e sandığımdan daha hazırlıklı olduğunu anlamıştım. Çantasından metro haritasını çıkarmış ''Biliyor musun'' demişti, ''Bu şehirle ilgili bir düşüm var: Bir gün Paris metrosundaki tüm hatların üzerindeki istasyonlarda teker teker inip bir kafeye oturmak!'' ''Bence bu eylemi belgelemek için, her istasyonun kafesinde otururken resim de çektirmelisin...'' ''Aaa, bu harika bir fikir! Belki birlikte yapabiliriz... Bakarsın ilerde bir duvar panosu falan hazırlarız.'' ''Yalnız bir sorun var!''
''Biliyorum şehir merkezindeki 14 hatta dağılmış, 300 küsur metro istasyonu var, trende gelirken hesaplamıştım. Olsun, on makaralık işi var...
''Hayır o değil! Şimdi biz bu ukala Fransızlara resmimizi çek diye yalvaramayız her defasında!''
''O zaman birbirimizin resmini çekeriz sırayla...''
''Ben kuzey kafelerini alıyorum öyleyse...''
''Tamam, ben de güney kafelerini...''
Böylece aniden paylaşıverdiğimiz ortak bir düşümüz bile olmuştu. Doğrusu planladığımız eylem tam da seksenli yılların ruhuna uygun, gayet masum ve apolitikti. Elbette bu düşümüzü bir başka Paris baharında gerçekleştirecektik. Şimdilik yalnızca yürüyor, yürüyor ve yürüyorduk. Temple bulvarından aşağı doğru inerken ''Senin oturduğun semt ne kadar da farklı!'' demişti. ''Sanki Orta Avrupa'nın herhangi bir şehrindesin.'' Sonra koşup kaldırımdaki Wagner 'in büstüne sarılarak: ''Hadi resmimi çek!'' dedi. ''Ne tuhafsın...'' dedim. ''Herhalde Paris'e gelip de Wagner'in büstüne sarılıp fotoğraf çektiren ilk turist sen olacaksın.'' ''Doğru'' dedi. ''Eyfel Kulesi'nin önünde poz poz resim çektiren sıradan bir turist olmaktan daha iyidir!''
Saint Denis'e döndüğümüzde iyice acıkmıştık, Bistro Julien'in penceresinden içeri baktık, ''Aaa, ne kadar da Pera Palas'a benziyor burası...'' dedi, ''Baksana, tahta askılıktaki kadife şapkalar bile aynı!'' Restorana girdik; onlara ikimizin de asla gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz, bir başka akşam yemeği için içeriye bir göz atacağımızı söyledik. Bir Fransız restoranını Japon turistler gibi dolaşmamızın başka bir açıklaması olamazdı. Zaten garsonların bize aldırdıkları yoktu, böyle özürlere oldukça alışkın görünüyorlardı, hatta çıkarken elimize kartlarını da tutuşturdular. Eve döndüğümüzde köşedeki fırından aldığımız taze ekmek ve Tunuslu bakkal Vahab'ın da dünden beri bizi beklemekten derileri kırışmış kara zeytinlerini yedik, tavşan kanı çayımızı içtik.
Okış dönem ödevim için gereken Schopenhauer 'in kitabının yerine, Republic'teki Tati'den çift kişilik kareli bir yün battaniye almıştım.
Gerçi daha ekimdeydik ama benim kafamda nedense bütün kış boyu işleyecek bir Paris-Brüksel hattı oluşmuştu bile. Çünkü ikimiz de farkında olmadan öyle davranıyorduk; benimle Paris'in bütün metro istasyonlarında inip bir kafeye oturma düşünü paylaştığında ya da bir gün Sorbonne'a gelmeyi çok istediğini söylediğinde, bütün bunların Paris'te yeniden beraber olmak anlamına geldiğini ikimiz de biliyorduk. Yalnızca bunu hiç konuşmamıştık; ne ben ''Bir daha ne zaman geleceksin?'' diye sormuştum, ne de o ''Yine geleceğim!'' demişti. Gerçi Tunuslu bakkal Vahab'la da hiçbir şey konuşmamıştık ama o kış boyu ne alırsam alayım, kasanın yanına bir paket de Chesterfield light koymayı sürdürmüştü.
Şimdi komik gelse de, o kısacık sürede felsefeden konuşmayı da ihmal etmemiştik:
''Demek Sorbonne'da felsefe okuyorsun... Nedir felsefe?''
''Hiç düşünmez misin bazı şeyleri? İnsan nedir, niye dünyaya gelmiştir? Yaşamanın anlamı nedir? Bunun gibi birtakım sorular işte...''
''Peki sen bütün bu soruların cevabını buldun mu bari?''
''Tabii ki hayır! Zaten felsefe bütün bu soruların cevabını bilmeden de huzurlu yaşama sanatıdır.''
Güldü. Sacre Cour'ün eteklerindeki atlıkarınca küçük bir dağ kasabası gibi ışıldıyordu. Merdivenleri koşarak inip karşısındaki kanepeye oturduk. İkimiz de adamakıllı birer şehir yorgunuyduk. Başını dizlerime koyup ayaklarını uzattı. Bacaklarının arasından Charlie kokusu geldi burnuma... Annem sürerdi o parfümü, yetmişlerde modaydı. Belli ki gündüz dolaştığımız yerler gelmişti aklına ''Montrmartreli Dalida...'' diye mırıldandı. Resim çektirdiği garip yerlerden biri de Dalida'nın Montmartre'deki evinin önüydü.
''Sen hüznü seviyorsun!''
''Ben Ajda'yı seviyorum. Belki atlıkarıncadan geldi aklıma, neydi o şarkı?''
''Atlıkarınca dönüyor dönüyor
Dünya durmadan dönüyor dönüyor
Yalnız dönmeyen bana sensin
Bekliyorum hep sen neredesin''
''Ajda niye Dalida olamadı ki?''
''Bence biz ne olduysak Ajda da onu oldu, hepsi bu! Hem bu o kadar önemli mi? Aradan yıllar geçse de ikimizin de hâlâ onun şarkısını söylememiz güzel değil mi?''
''Atlıkarınca dönüyor dönüyor
Yalnız dönmeyen bana sensin''
Onu öptüm. Atlıkarıncanın ışıkları geceyi süslü bir şamdan gibi aydınlatıyordu.
Eve döndüğümüzde, gitarımı elime alıp 'Ne me quitte pas' yı çaldım ona, kolejden beri çalmamıştım aslında, daha ikinci cümlemde, ''Aaa, bu If you go away...'' dedi gözleri parlayarak...
O zaman gitar çalmayı bırakıp Jacques Brel 'in CD'sini koydum.
Şimdi düşününce, o an Brel'in ikna edici, tok sesine ihtiyacım olduğunu anlıyorum. Sanırım insanların kendine yandaş aradığı anlardan birindeydim. Belki de ancak Brel'in müziğinin bir Akdeniz ülkesi kızının kumsal ve ayışığında If you go away çalarken yaşadığı yaz gecesi budalalıklarını sileceğini düşündüm. Neyse ki ertesi gece yeniden gitarımı elime aldığımda Ne me quitte pas'yı istedi benden, bir daha da If you go away saçmalığını ağzına almadı.
Onu kuzey garından Brüksel'e sanki şehirdeki bir başka metro istasyonuna gidecekmiş gibi abartısız uğurladım. Yolunun uzun olduğunu anımsatan tek şey, Vahab'dan son dakikada alıp eline tutuşturduğum nane şekeri paketiydi.
Eve döndüğümde felsefe kitabının yerini alan çift kişilik yün battaniyenin altında tek başıma arzuyla kıvranırken haykırdığım isim Schopenhauer değildi. Akılcı Alman filozoflarının pek de işe yaramadığı bir boyuttaydım. Battaniyeyi başıma çektim, evet arzularının kölesi olmuş sıradan bir ölümlüydüm artık. Eğer isteseydim teselli edebilirdim kendimi; çünkü kasıklarınızda yanan ateşi filozofların beyin omurilik sıvısıyla değil sıradan insanların ersuyuyla söndürebilirdiniz ancak.
Ondan gelecek bir haberi daha ne kadar bekledim ya da ne zaman tam olarak beklemekten vazgeçtim, bilmiyorum. Birkaç ay sonra, posta kutumda hiçbir yerinde adres olmayan o sevimsiz Brüksel manzarasını bulduğumda bile henüz tam olarak vazgeçmemiştim: ''Okulun oldukça yakınında bir evde kalıyorum. Babamın Belçikalı arkadaşı her şeyi ayarlamış. Hem biliyor muymuşum Jacques Brel de aslen Belçikalıymış!''
Alışveriş merkezinin ortasına kurulan atlıkarıncanın yeni bir turu müjdeleyen ziliyle kendime geldim. Uzunca bir süredir daldığım, önümde duran soğumuş kahveden, atlıkarıncada dönüp durmaktan sıkılan beş yaşındaki oğlumun kendini bana göstermek için bindiği zebranın üzerinde ellerini çırparak, küçük bedenini sağa sola savurmasından anlaşılıyordu. Karım ellerinde alışveriş paketleriyle yürüyen merdivenlerden iniyordu ve yıllar önce dairemde kalan öğrencilerin aksine bana minnetle bakıyordu.
Şen'lik
Başka bir açıdan 'Karun' öyküsü
Müdür hazineyi 'kimse çalmasın' diye mi çaldı?
YALÇIN PEKŞEN
M. Ö. 560-546 yılları arasında Lidya'yı yöneten son kral Croesus 'a biz Karun adını takmışız. Bütün dünyada atasözü haline gelen 'Rich as Croesus' u da dilimize 'Karun kadar zengin' diye çevirmişiz.
Benimki sadece tahmin ama Karun (Croesus) bizim topraklarımız üzerinde kendi ülkesini soyup soğana çevirerek 'Karun kadar zengin' olan politikacıların prototipi olabilir. Yoksa bu ölçüde servet Uşak topraklarında nasıl bir araya getirilir? Büyük olasılıkla 'devlet malı deniz, yemeyen domuz' sözünü hayata ilk geçiren hemşehrimiz de Karun olmuştur. 14 yılda 'dünyanın en zengin insanı' olmanın başka bir yolu yok gibi görünüyor bana. Zaten Lidya'nın 'son kralı' olması da bunu gösteriyor. Onun yönetiminde devlet batıyor. Karun'un nasıl bir soygun yaptığı bugün daha iyi anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti bile onca soyguna dayanmış, iyi-kötü hala sürüyor.
Hazinelerin mezara götürülemeyeceği de, o tarihlerde bilinmiyor olabilir. O yüzden Hazret hazinesini mezarına götürüyor ve Toptepe veya Kültepe (her iki ad da geçiyor öyküde) adlı tepelerin altına kendisiyle beraber gömdürüyor.
Karun hazinesinin kaderi soyulmak olmalı.. Bizzat kralın yaptığı soygunla başlayan öykü soygunlarla devam ediyor.
1965 yılında bizimkiler, yani Uşak'ın Güre köyünden 9 kafadar hazineyi soymaya başlıyorlar. Sıradan bir tepe (Tümülüs) şeklindeki mezarı nasıl buldukları bilinmiyor. Belli ki, yöredeki her tepeyi soyuyorlar.
İlk çıkardıkları ve sadece altın takılardan oluşan partiyi 65 bin liraya Kapalıçarşı esnafına kaptırıyorlar. Aslında Kapalıçarşı esnafının yaptığı da bir soygun ama bizde 'ticaret' sanılıyor. Çünkü hem eski eser kaçakçılığı suç, hem de bu ölçüde değerli bir hazineye 65 bin lira değer biçiliyor.
Hazinedeki altın takıları eritip külçe altına dönüştürseniz, büyük olasılıkla 65 bin liradan fazla eder. Hazineyi soyan köylüleri bu kez Kapalıçarşı esnafı soyuyor sizin anlayacağınız.
1966 yılında 150 parçalık ikinci partiyi 160 bin liraya satıyorlar. 1968 yılında geriye kalanları (duvar resimleri ve heykeller) sadece 40 bin liraya okutuyorlar. Böylece altın, gümüş , bronz ve mermerden oluşan toplam 450 parça eser yurt dışına götürülüyor. Bu kez ülkemiz soyuluyor.
1966 yılındaki soygunda köylüler arasında para paylaşımı yüzünden anlaşmazlık çıkınca hazinenin yağmalandığı anlaşılıyor.
Bunun üzerine ne mi yapılıyor? Hiçbir şey... Olayın üzerine sadece gazetemizin yazarı Özgen Acar gidiyor. 1984 yılında eserlerin bir kısmı New York Metropolitan otelinin kataloğunda ortaya çıkınca, Özgen Acar'ın ısrarlı yazıları üzerine müze dava ediliyor. Davaya bizim adımıza Amerikalı avukatlar giriyor ve yeni bir soygun başlıyor:
Davanın avukatlık masrafı 20 milyon dolar tutuyor. Avukatlar bu parayı resmen çalmasalar bile, sonunda haklı çıkılan bir dava için bu kadar para alınmasına soygundan başka bir ad takmak kolay değil.. Zaten Amerikalı avukatlar bu konuda epey ünlü..
.ABD'de yaşayan bir akrabam son gelişinde anlatmıştı: Söylediğine göre bir soyguna uğrayan Amerikalılar artık avukata gitmiyorlarmış. İkinci bir soyguna uğramamak için (bu kez yasal) ilk soygunun zararını sineye çekiyorlarmış.
24/6/2006 · Kategori: Oyku
Komiklik / I968
IŞIL ÖZGENTÜRK
- John Berger'i görmek için İrlanda'ya yaya olarak gitmeye karar vermiştim,
- Gitmedin ...
- Doğru gitmedim ama gitmeyi çok istedim. Şimdi bile gidermişim gibi geliyor.
Hiçbir zaman gitmeyeceksin. Çünkü sen Herzog değilsin. Herzog bir piç biliyor musun? Bir yerlerde okumuştum,ƒ onu büyüten kadın hastalanmış, kadın Berlin'deymiş Herzog da o sıra Paris'teymiş. Hemen Paris'ten yaya olarak yola çıkmış. Eğer bu yürüyüşü bitirebilir, anacığına kavuşursa kadının iyileşeceğine inanıyormuş.Tam otuz altı gün yürümüş, analığı da iyileşmiş.
- Harika hikayeler uyduruyorsun...
- Hayır, bu gerçekten olmuş. Herzog'un Fitzgeraldo filmini görmedin mi, film kahramanının tek tutkusu Amazon ormanlarında yaşayan yerlilere Caruso dinletmektir. Parasını, işini bu uğurda harcar, filmin sonunda nehirde ilerleyen buharlı bir tekne görürüz, Caruso'nun sesi tekneden ormanın karanlıklarına doğru yayılır.
- Hay benim hayal tacirim, ellerin neden bu kadar yumuşak?
- Seni okşamak için...
- Gözlerin neden bu kadar parlak?
- Sana baktıkları için..
- Peki memelerin neden böyle dik, yuvarlacık?
- Senin ellerin senin öpüşlerin için...
Kadın güldü, sağ göğsünü erkeğe doğru uzattı. Erkek kadının sertleşmiş meme ucunu hafifçe ısırdı. Kadın, erkeğin kulağına fısıldadı, ''sana benden başka biri teninin çok yumuşak olduğunu söyledi mi? Küçük bir çocuk teni gibi, öylesine pütürsüz, saf'' ''Hayır,'' dedi erkek, bunu ilk sen söylüyorsun.'' Kadın, ''doğrudur'' dedi, ''Hadi beni ensemden öp.''
- Saçların hep böyle kısa mıydı?
- Çoğu zaman, gençliğimde daha da kısaydı. Jean Seberg'in saçları gibi. On santim ya var ya yoktu. Çok da yakışırdı, sen Jean Seberg'i beğenir misin?
- O bir, Jeanne Moreau iki, onlar benim platonik aşklarımdır. Godard'ın Serseri Aşıklar'ında kadın, yani senin Jean Seberg sevgilisini polise ihbar eder ve birden döner seyirciye bakar, işte o andaki yüzünü unutamam. Sanki yaptığından ötürü seyirciden özür diler gibi, öyle bakar...
- Keşke yirmi yıl önce tanışsaydık, o zaman bana garanti aşık olurdun.
- Serseri...
- Godard'ın yerinde ben olsam aynı hikayeyi yirmi yıl sonra gene film yapardım ve eminim bu sefer kadın adamı ihbar etmezdi.
- Yine ederdi. Çünkü o bir kadın.
- Kadınlar hakkında pek iyi düşünceleriniz yok bayım.
- Bayan yanılıyorsunuz, ben kadınları severim.
- Bana sevgililerini anlatsana...
- Hayır, olmaz.
- Hadi anlat seni terkedenleri, aldatanları, senin terkettiklerini...
- Yapamam.
- Korkak, hala Joan Berger için İrlanda'ya gidebileceğini düşünüyor musun?
- Sen anlat...
- Hayır!
- İnsanoğlu ne garip, birden hiç olmayacak birini hatırladım. Yıllardır aklıma gelmemişti. Güzel bir Yahudi kızıydı. Paris'te aynı üniversitedeydik. O da sinema delisiydi, işimiz gücümüz okulun Videotheque'inde günde dört beş film izlemekti. Sonra onun evine gider, her planı saatlerce tartışırdık.
- İyi sevişir miydi?
- Hayır.
- Nasıl, neden?
- Korkuları vardı, tamam bu kadar yeter.
- Peki sonra ne oldu?
- Bir sabah kalktı, Katmandu'ya gideceğini söyledi ve gitti.
- Katmandu ha, bir zamanlar ne modaydı. Doğunun gizemi, kabak kafalı keşişler ve tabii esrar, marihuana... Sen hiç esrar içtin mi?
- İki kere. Birinde olduğum yerde uyumuşum, öbüründe de kustum.
- Nasıl hiçbir şey hissetmedin mi?
- Dedim ya, birinde uyumuşum, öbüründe de sabaha kadar kustum.
- Ben içtiğimde öyle olmadı. Bir deniz kıyısındaydım, saatlerce dans ettim sonra kıyıda oturdum, birden gecenin karanlığında denizin içindeki balıkları gördüm. Rengarenktiler, elimi uzatsam onları yakalayabilirdim sonra bir kocaman orfoz kayalıkların arasından usul usul çıktı, peşinde yavru orfozlar, yemin ediyorum tam beş yavru orfoz sanki pazar gezisine çıkmışlar, salına salına dolaşıyorlar.
- Demek beş yavru orfoz, tanrım bütün bunları nasıl uyduruyorsun?
- Gülme, tam beş yavru orfozdu. Sırtları gümüşe bulanmış gibi parıldıyordu.
- Gel buraya, yanıma, kokunu duymak istiyorum.
Kadın yumuşak bir devinimle erkeğin üstüne çıktı, boylu boyunca uzandı. O zaman erkeğin kalp atışlarını duydu, bir süre tüm seslerden uzak o sesi dinledi. Sonra ürkütmekten korkarcasına usul usul erkeğin tüm bedenini öptü. Sakin, kararlı onu içine aldı.
- Bende çingenelik var, farkettin mi?
- Daha önce hiç çingene sevgilim olmadı, bir şey söyleyemem.
- Dedemin dedesi Romanya'dan Trakya'ya göç etmiş, üç karısı varmış, üçüncü karısını ırmakta çamaşır yıkarken görmüş, öyle konuşma, kızı isteme filan yok, o saat kızı atının terkisine almış, haydi dağlara. Dağlardaki balayı tam altı ay sürmüş, altıncı ayın sonunda köydeki kadınlar dedemin dedesine haberci göndermişler. ''Ya gel karıların karılıklarını bilsin ya da adın boynuzluya çıkacak.'' Dedemin dedesi o saat köye dönmüş. Öbür iki kadın üçüncüye karşı birleşik cephe kurmuşlar. Ama bu üçüncü kadın ballı denilen cinstenmiş, bakla falı, büyü filan derken üç kadın canciğer olmuşlar. Dedemin dedesini aralarında bir güzel bölüşmüşler. İşte bu kadının çingene olduğu söylenir, ben de hiç kuşkum yok ona çekmişim.
- Epey soylu bir geçmiş, sendeki çingene belirtileri ne?
- Güzel el falı bakarım. Ver elini, ver hadi...O... Uzun bir hayat çizgisi var. Hırs, başarı herşeyi isteyen haris bir el. Fakat o da ne, büyük bir hayal kırıklığı daha doğrusu bir ihanet! Çok yakın birinden, belki karın, belki bir iş arkadaşın, bu sana çok acı verecek.
- Tamam, tamam çingene olduğuna inandım, bırak elimi...
- O olaydan sonra ıssız, uzak bir köşeye çekilip ölümü bekleyeceksin.
- Bari nasıl bir sahil kasabası onu da söyle...
- Bu belli değil, sadece kurumuş otlar gözüküyor, terkedilmiş yıkık bir kent...
- Alçak, canımı sıkmak hoşuna gidiyor.
- Daha bitmedi, şimdi sıra efsanevi göbek dansında. Önce şu komodinin üstündeki örtüyü belimize bağlayalım, tamam çok güzel oldu. Bak şimdi, haydi bre kızım, yetmiş, seksen, doksan yüz! Karada yüz! Havada! Hop, yetmiş, seksen, doksan, hop...
- Seyretmekten yoruldum, otur, böyle göbek atmayı nereden öğrendin?
- 12 Mart darbesinden sonra, bir süre içerde çingenelerle birlikte yattım. Öğrenmek için az uğraşmadım. Böylece darbe bir işe yaramış oldu. Şimdi hiçbir iş yapamazsam panayırlarda dansözlük yaparım,üç beş kuruş para veren olur. Sen 12 Mart'ta yurtdışındaydın, öyle değil mi?
- Doktora için gitmiştim, darbe olunca uzattım.
- Sözünü kestim, göbek atma deyip geçme, bu oyunun bir yığın kuralı var. Göbek atılırken kalçalarda hiçbir hareketin olmaması gerekiyor. Asla. Herşey göbekte bitiyor, kalça oynadı mı, bu çevredekilere gönderilmiş bir çağrı kabul ediliyor. O zaman oynayan kızı ağabeyi, babası, sevgilisi artık kim olursa oracıkta bıçaklıyor. Tabanca filan yok, doğrudan kalbe bir bıçak. İş tamam. Kimse de ne oldu diye sormuyor, bu işin raconu bu. Yurtdışında kaç yıl kaldın?
- Dört yıl.
- Dur bakım, yani tam bindörtyüzaltmış gün. Uzun, zor oldu mu?
- Cumartesi pazarları çıkarman gerek. Çünkü her cumartesi pazar ölesiye sarhoştum, bütün Finliler gibi. Yapılacak tek şey içmekti. O ülkede zaman durmuştu. Herşey uzun bir gece ve uzun bir gündüzden ibaretti. Hafta içi günler daha hızlı geçerdi, çünkü hastalar vardı, bir iş vardı. Hastalarımın çoğunun torunu yaşındaydım, o kadar çok titreyen beden, o kadar çok işitmeyen kulak gördüm ki, şimdi yaşlanmaktan ölesiye korkuyorum. Belirtiler başladığında ötenazi istemeye o günlerde karar verdim.
- Yapma. Belki ellerin titrediğinde ötenazi istemeyeceksin.
- Vazgeçmemek için çeşitli önlemler aldım. Bunu beni en çok seven insandan isteyeceğim.
- Bu zalim bir şey. Düşüncesi bile ürküntü veriyor. Bencilce!
- Hayır, hayır, düşünsene bunu benim için yapacak, beni sevdiği için.
- Trajediye bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum.
- Herkes biraz roman kahramanı olmayı sever. Bu isteğin ölçüsünü bilemezsin... Tam dört yıl geceler boyu sevdiğim herkesten uzak,sevdiğim dilden uzak, sevdiğim kadınlardan uzak o yaşlı hastaların başında bekledim. Çiş yaptırılırken nasıl utandıklarını gördüm, bir şey istediklerinde yüzlerinde öyle çaresiz bir ifade olurdu ki, bütün hekimlik yeminlerimi unutup, onları yaşamla ölüm arasındaki çizgide tutan bütün boruları çekmek isterdim. Bazen bu duygu bir kadın bedenini istemek kadar güçlü olurdu. O zaman dışarı fırlar, hastanenin bahçesindeki kamelyanın altına sığınırdım. Orada garip, beri çeken, sakinleştiren birşeyler vardı.
- Hiç yaptın mı?
- Meslek sırları anlatılmaz bunu sana öğretmediler mi?
- Hayır, ama benim işimin sırrı, sır keşfetmek. Resimlerimdeki sır farkında olmadan seyirciyi baştan çıkarır, kendi sırrına doğru yola çıkar.
- Her zaman açık mısın?
- Tam tersi çoğunluk bir tespihböceği gibi içime dönerim. Sen açıklık diyorsun, ben içtenlik. İçtenlik çok acı verir. Adeta acıyı davet eder.
- Yüzün hiç durmadan değişiyor. Bunu sana benden önce söyleyen oldu mu?
- Tamam bana kur yapıyorsun. Evet, oldu. Fotoğrafçı bir sevgilim vardı, bana hikayeler anlattırıp sürekli fotoğrafımı çekerdi. Bir gün bir saat içinde dört makara fotoğraf çekti, hepsinde ayrı bir ben vardım. Yanyana dizince şaşırtıcı bir şey oluyor. Kendine dışardan bakıyorsun, başka biri gibi...
- Ben fotoğraf çekmesini bilmiyorum. Seni sana gösterme şansım yok.
- Kıskandın mı? Bu çok hoşuma gider. Kıskanılmak, genel söylencenin aksine kadınların hoşuna gider. Hem de çok.
- Evet, fotoğrafçı sevgilini kıskandım.
- O şimdi çok uzakta. Burma'da, oradan tekrar Afrika'ya geçecek, biraz moral bulmayı umuyor. Artık hiçbir şeye inanmıyor, mesleği konusunda bile kuşkularla dolu. Bunca savaş fotoğrafına, bunca açlık fotoğrafına karşı hiçbir şeyin değişmemesi onu yıldırdı. Her an ben ne yapıyorum sorusunu soruyor. Derin, ıssız bir boşluk duygusu içinde yaşamaya çalışıyor.
- Hepimiz gibi. Bütün acılar ne işe yaradı? Ölümler ne işe yaradı? Bazen bir hastanın tomografisine bakarken herşey siliniyor ve kocaman bir boşlukta kendime bakıp soruyorum. ''Sen ne yapmaya çalışıyorsun?'' Cevap çoğu zaman bir hiç oluyor. O anda herşeyi bırakıp gitmek istiyorum. Bir sahil kasabasına yerleşip, günü ve geceyi dalarak geçirmeyi kuruyorum. Sonra tomografideki çizgiler yeniden görünüyor, yeniden gece oluyor, yeniden içmeye ya da vatan kurtarma toplantısına gidiyorum, yeniden bir kadınla yatıyorum, sabah oluyor...
- Bak şurada açık bir pencere var, istersen git oradan kendini at. Böylece bütün sorular biter. Orada işte, açık...
- Benimle dalga geçmeyi bırak.
- Seninle dalga geçmiyorum, seni sevmeye çalışıyorum.
- Beni sevme, bir süre sonra çok sıkıcı bir insan olurum.
- Buna ben karar versem. Dur, olduğun yerde dur, şu anda yüzünde öyle yumuşak bir ışık var ki. Saçların gümüş gibi parlıyor... ''Ana gümüşten olmak istiyorum, oğul çok üşürsün sonra, ana sudan olmak istiyorum,oğul çok üşürsün sonra, ana işle beni yastığına, olur oğul hemen!'' Yaşasın şiir cumhuriyeti, yaşasın Lorca!
- Susadım.
- Bir dakika mini barda bir şişe su olacak. İşte tamam, kimbilir kaç paradır bu. Sence kaç paradır?
- Bilemem, bakkal fiyatının üç dört katı olmalı.
- Hayır net bir rakam söyle.
- Bakkaldaki fiyatı bile bilmiyorum.
- Bir şey söyle bahis tutuşalım.
- Üç yüz tamam mı?
- Bence ikiyüz elli, nesine?
- Sen söyle fikir senin.
- Bir Ara Güler kitabına. Tamam mı?
- Tamam.
- Evet, listeye bakıyoruz, hey ben kazandım, ikiyüz elli.
- Kabul etmiyorum daha önce baktın sen.
- Hayır bakmadım.
- Hayır bence baktın.
- Evet baktım. Böylece kimse kazanamadı. Ben kitabımı kendim alırım, çoktandır kendime hediye almadım.
- Kimseler sana hediye almıyor mu?
- Almıyor, yetimim ben.
- Canım.
Kadın gözlerini kocaman açarak erkeğe baktı. Erkeğin yüzündeki şefkat duygusundan ürperdi. Gözlerini kapatıp adamın yanına usulca kaydı. Onun şefkatli ellerinin okşamasını daha iyi hissetmek için gözlerini hiç açmadı. Bildiği bütün renkler silindi. Sadece deli bir kırmızı kaldı. Kırmızılık içinde yitip gitti. Erkek onun kulağına fısıldadı. ''seni seviyorum.''
- Ya senden gebe kalırsam...
- Harika olur ama şartım var, kız olacak.
- Neden kız?
- Çünkü benim bir oğlum var.
- Üç yıl önce tatildeydim,aynı motelde kaldığım bir kadını çok kıskandım. Benim yaşımda, bir gün motelin önündeki kumsalda sırtüstü yatıyor, bir yanında kızı, öbür yanında oğlu, kızla oğlan arasında iki yaş fark ya var, ya yok. Üçü birlikte gökyüzünü seyredip konuşuyorlar. Çevrelerine müthiş bir mutluluk duygusu yayıyorlar. O gün bakamam diye aldırdığım çocuklar için derin bir acı duydum. Pişmanlık gibi bir şey.
- Sen gerçekten korunmuyor musun?
- Endişe etme, gebe kalma yeteneğim iyice geriledi. Gerçek yaşlılık boynun kırışması, karnın sarkması, yüzündeki tüylerin artması değil, bir kadın için gerçek yaşlılık doğurma yeteneğinin bitmesi.
- Biraz abartmıyor musun?
- Hayır, en azından kendim için abarttığımı sanmıyorum. Bir gün birden sona yaklaştığını kavrıyorsun. Sıradan bir gün, hiç nedensiz, kendini ''Artık hiçbir zaman doğuramam'' derken yakalıyorsun.
- Çok kadınca bir duygu, pek anladığım söylenemez.
- Evet, kadınca bir duygu, çünkü çok kadınca bir varoluş nedenin bitiyor.
- Canını sıkma, o kadar da önemli değil.
- Canımı sıkmıyorum, sadece konuşuyorum işte, ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri düşünmeye, ah kimselerin vakti yok... Gülten Akın'dan, benim kuşağımın kadınları biz bu dizelerle büyüdük. Bazı şeyleri hala anlayamamam bu nedenledir.
- Hey bana dön. Yüzüme bak. Ne görüyorsun?
- Görmek istediğim şeyi.
- O ne?
- Güven, en çok güven, en çok görmek istediğim bu.
Erkek kadını yumuşacık kavradı. ''Hadi,biraz uyu,'' dedi. ''Gün neredeyse aydınlanacak, sabahleyin bu oteli terketmek zorundayız.'' Kadın ''evet,'' dedi. ''Gece bitti hayat devam ediyor...''
Birlikte sıcak, yumuşak bir uykuya daldılar.
PORTRE
Gaziantep'te doğdu. Çocukluğu ve ilk gençliği bu kentte geçti. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde okudu. Üniversite yıllarında Devrim İçin Hareket Tiyatrosu'nda hem yazar, hem oyuncu olarak görev aldı. Daha sonra çocuk edebiyatı alanında çeşitli ürünler verdi. Ardından yetişkinler için yazmaya başladı. Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde röportajlar yaptı. Flim senaryoları ve oyunlar yazdı. ''Seni Seviyorum Rosa'' filminin senaryosunu yazdı ve yönetti. Filim ulusal festivallerde pek çok ödül kazandı ve yurtdışında çeşitli festivallerde Türkiye'yi temsil etti. Çeşitli radyolarda sohbet ve eğitim programları da yapmakta olan Özgentürk sekiz yıldan bu yana Cumhuriyet gazetesinde de sürekli olarak köşe yazıları yazmaktadır. Özgentürk ayrıca altı yıldır ''Herkes Film Yapabilir'' başlığı altında, Kadıköy Belediyesi Aile Danışma Merkezleri bünyesinde bir kısa film atölyesi yönetmektedir.
Hafta Sonu 24.06.2006
« Önceki :: Sonraki »