Dilimiz ve Dil Kirliliği / Osman ŞAHİN

15/1/2007 · Kategori: Inceleme

Dilimiz ve Dil Kirliliği

 

Osman Şahin

 

12 Eylül'den sonra, Atatürk'ün bizzat kendi parasıyla kurdurduğu Türk Dil Kurumu kapatıldı. Yasalar çiğnenerek hem de. Türk Dil Kurumu'nun yönetimi, dil devrimine karşı olanlara teslim edildi. Bugün de bu durum sürmektedir. Böylece güzelim Türkçemizin yuvasına yabancı dillerin yumurtaları konuldu. Türkçe bilim dili değildir gibi saçma sapan tartışmalar başladı. Ve dilimizdeki aşırı kirlenme, o günden bu güne bir çığ gibi büyümektedir.

Bizler konukseveriz ama yurdumuza, evimize gelen İngilizce, benim dilimi susturuyor, onu kovamaya çalışıyorsa, bütün satış yerlerinin, meydanların, otellerin, büyük binaların, işhanlarının, özel televizyonların, magazin dergilerinin adlarından benim güzelim Türkçem kovuluyorsa, bütün gücümüzle buna karşı çıkmamız gerekiyor. Yurduma gelen konuk elimizi dostça tutuyorsa, dilimize saygı gösteriyorsa, onu her zaman hoş karşılarız. Ama elimizi tutmuyor da, parmaklarımızı sıkarak kırmaya çalışıyorsa o el dost eli değildir.

Unutmayalım, diller ulusların gece gündüz yanan kandilleridir. Ülkeme gelenler benim kandillerimi, sokak lambalarımı söndürüyorlarsa, benim anamdan atalarımdan öğrendiğim güzelim Türkçeme bir çeşit 'Soykırım' uyguluyorlarsa, onlara karşı savaşım vermemiz gerekmektedir.

Dilimizi toprağımızı korur gibi korumalıyız. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en büyük servet, zengin, temiz bir Türkçe olmalıdır.

Ceyhun Atuf Kansu, bugünleri görmüş, ta 1966 yılında yazdığı bir şiirde şöyle diyor: "Haraç Mezat / Yaylalarımdan yarın oksijenimi satarsanız / Ve korkuyorum alfabemdeki ulusal besini / Türkülerimi sevincimin gezeneğini, / Ağlamak hakkımı bile ağıtlardan, / Bağımsızlık yelinin yolunu keserseniz / Bir gün onurumun altın madenini verirseniz / Dağlarımı da satarak el oğluna, / Alın gidin o gün, hayrını görün demokrasinin" İmece Dergisi, sayı:65, Eylül 1966.

Osmanlılarda ve günümüzde kimi edebiyatçılar, birtakım söz oyunları ile sözü gerçek yaşamdan koparmaya çalıştılar. İçinde tane olmayan harmanı savurmaya benzer bu. Oysa bugün dünya çığırından çıkmıştır. Ülkemiz ve dünya insanlığı ABD emperyalizmi ile AB emperyalizminin ağır kuşatması altındadır. Ülkemizin çok büyük sorunları vardır. Çok büyük haksızlıklar ve kötülükler vardır. Biz yazarlar bütün bunları, yalnızca biçim ve sözcük oyunlarıyla, moda anlayışlarıyla halkımıza nasıl anlatacağız? Sözcüklerin anlamını ve kan grubunu değiştirenleyiz.

Söz sanatını 'Salt anlatımdır' diyerek, onu özünden kopararak ölü sözcükler yığınına dönüştüremeyiz. Kulağa hoş gelen, sık bir sözcük örgüsüyle ama özünde hiçbir şey olmayan şiirler, öyküler, romanlar yazılıyor günümüzde. Buna plastik anlatım ya da slikonlu anlatım da diyebiliriz. İçi boşaltılmış sözcüklerle kulağa hoş gelen ses dizimleriyle kalıcı bir sanat yapılamaz

 

Son yirmi beş yıldan beri dilimiz yüzsüzleştirilmeye başlandı. Dilimiz adeta hadım ediliyor. Günümüzde 'alıcıları hep batı'yı, batı dillerini çeken bir çeşit sömürge vatandaşı kimliğindeki kişiler, konuşmaları ile yazıları arasına İngilizce sözcükleri serpiştirmeden kendini alıkoyamıyorlar. Bu kişiler etkili yerlerde oldukları için, toplumumuza çok kötü örnek olmaktadırlar. Son yıllarda dilimize o kadar yabancı sözcük girdi ki sıradan bir kentin ana sokaklarındaki satış yerlerinin adlarına baktığımız zaman bunu kolayca anlayabiliriz.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1926 yılında, 825 sayılı madde ile sınırladığı TÜRKÇE SATIŞ YERLERİNİN ADLARI ile ilgili yasa, Turgut Özal zamanında kanun hükmünde bir kararname ile ortadan kaldırıldı. O günden sonra da dilimiz yabancı sözcüklerin saldırısına uğradı. Sonuç olarak bir futbol takımının oyuncu kadrosuna dönüştü dilimiz. Sahaya çıkan on bir kişinin yarısı yabancı futbolculardan oluşuyor çünkü. Dilimiz, kendi kültürlerinden, kendi coğrafyalarından utanan, ona sırt çevirenlerin alkışlandığı, parlatıldığı bir döneme girmiştir. Türkilizce melez bir dil oluşmuştur. Bu dille sanat yapılabilir mi? Seyrani'nin ünlü deyişiyle "Eğri okla doğru nişan vurulabilir mi?"

Dilini yozlaştıranların önce kendilerini yozlaştırdıklarını burada apaçık söylemeliyim. Yazılı ve görsel basında Türkçe harfleri kendi ses uyumlarıyla değil, İngilizce ses uyumuyla okuyup söyleyerek, örneğin: "Er aş negatif kan aranıyor" diye duyuru yapıyorlar. Duyuru sözcüğüne "anons", gen sözcüğüne "junior" diyorlar. Yıldız sözcüğüne "star", cankurtaran sözcüğüne "ambulans" diyorlar. Film gösterime girdi demek varken, "vizyona girdi" diyorlar. Dünya sözcüğü, "world"la yer değiştirdi. Hoşça kal sözcüğü "bye bye" oldu. Halkımız gökyüzüne sema değil, gökyüzü diyor. Aynı anlama gelen bir televizyon kanalının adı "sky". Yaşam demek varken "life", haber demek varken "haber portalı", yüksek, verimli çalışma demek varken "performans" diyorlar. Kendi ana dillerini ayaklar altına almak için adeta çıldırıyorlar. Bu bir aşağılık duygusunun, yabancı diller karşısında kendi ana dilini küçük görmenin göstergesi değilse nedir?

Tanıtıma "demo", sunucuya "spiker", gösteriye "show", gösteri yapana "showmen", radyo sunucusuna "diskjokey", hanımefendiye "fırstlady", bakkala "market", torbaya "poşet", mağazaya "süper, gros market", ucuzluğa "damping", duyuru tahtasına "bilbord", sayı tablosunun adına "skorbord" diyorlar. Bilgi vermeye, bilgilendirmeye "brifing", bildiri sunmaya "deklarasyon", uğraşa "hoby", kentlerin girişine güzelim "Hoş geldiniz" yazmak varken "welcome", kent çıkışına yine İngilizce "goodbye", korumaya "bodygard", sanat ve meslek ustalarına "duayen", saygın kişiye "prestij sahibi", alanlara, meydanlara "platform", merkezlere "center", büyüğe "mega", küçüğe "mikro", sonuca "final", özleme "nostalji", iş hanlarına "plaza", sergiye "galeri, center room, show room", ana kentlere "mega kent", yolüstü aşevlerine "fast food", yemek çeşitlerine "menü", ödemeye ise "adisyon" diyorlar.

Sözlerimi ünlü şairlerimizden Cemal Süreya'nın bir sözü ile bitiriyorum. "Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın..."

GEÇMİŞTEN GELECEĞE / Cumhuriyet 13.10.2005

20/10/2006 · Kategori: Inceleme

GEÇMİŞTEN GELECEĞE

ORHAN ERİNÇ
Sonsuzluk Yolcusu

attilailhandan_mektup02.jpgAttilâ İlhan 'ı bugün sonsuzluğa uğurlayacağız. Artık bedeni aramızda olmayacak. Ama edebiyatımıza verdiği seçkin ve kalıcı eserleri ile 50 yılı aşkın süredir kıdemli bir meslek ustası olarak gazeteciliğimize yaptığı katkılar her zaman canlı ve taptaze kalacak.

İlhan, birlikte çalışma olanağı bulduğum yazarlar arasında ''en düzenli olanlar'' tanımına uygun düşen ustalarımdan biriydi. Yazılarını aynı formatta ve arayıp anımsatmaya hacet bırakmadan iletirdi.

Kendisinin kimliği, kişiliği ve sanatçılığı konusunda gazetemizde çok sayıda bilgi aktarıldı. Onları yinelemek istemiyorum.

Ancak okurlarıma, kendisinin bana ilettiği iki notu belge olarak sunuyorum. Bunlarda, yazar ve insan Attilâ İlhan'ın verdiği önemli ipuçları olduğunu düşünüyorum.

Özellikle imzasının da hayranları için değerli bir anı olduğuna inanıyorum.

Anısı önünde saygıyla eğilirim.

oerinc@cumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet 13.10.2005

attilailhandan_mektup01.jpg

Öğrencilerin tamamına yakını internet ve televizyonu seçiyor, ders dışında okumayı gereksiz buluyor

Kitap okumaya zaman yok
FİGEN ATALAY

Gençlerin çoğu, televizyon ve interneti kitaba tercih ediyor. Ders dışı kitap okumayı ''gereksiz'' bulan öğrenciler, okulların da ''okuma alışkanlığı'' kazandırmada başarısız olduğu görüşünde.

Okuma araştırması alanında çalışan eğitimci Ferhat Özen , özel bir okulda, ''okuma alışkanlığı'' üzerine bir araştırma yaptı. Araştırmanın sonuçları şöyle:

''Lise son sınıf öğrencilerinin yüzde 45'i en son 6 yıl önce ders dışı bir kitap okumuş. Öğrencilerin yüzde 22'si ise en son 4 yıl önce ders dışı bir kitap okumuş. Öğrencilerin yüzde 6'sı 3 yıl önce, yüzde 3'ü bir yıl önce, yüzde 2'si 6 ay önce ders dışı bir kitap okuduğunu söylüyor. Lise son sınıf öğrencilerinin yüzde 7'si ders kitabı dışında öykü, roman, gezi, inceleme, deneme, şiir gibi herhangi bir türde kitap okuduğunu anımsamıyor. Bu öğrencilerin yüzde 70'i TV, internet vb. varken kitap okumanın gereksiz olduğunu düşünüyor. Öğrencilerin yüzde 27'si okulların okuma alışkanlığı kazandıramadığı görüşünde. Okuma oranı 10 binde 1.''

KİŞİ BAŞINA DÜŞEN KİTAP...

Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Ferhat Özen, Türkçe ve edebiyat başta olmak üzere derslerin, çocuk ve gençleri kitaptan ve edebiyattan soğuttuğunu belirtti.

Özen, ''Fransa'da kişi başına 7, Almanya'da 6, İsveç'te 11, Japonya'da 18 kitap düşerken Türkiye'de kişi başına düşen kitaptan söz edilemiyor bile'' dedi. Türkiye'de bir yılda basılan kitap sayısının, Japonya'da bir günde basılan kitap kadar olduğuna dikkat çeken Özen, şöyle devam etti:

''Türkiye'de okuma oranı 10 binde 1. Bunun anlamı şu: Türkiye'de 70 milyonda yalnızca 7 bin kişi kitap okuyor. Milli Eğitim Bakanlığı'nın yaptırdığı bir araştırmaya göre altı kişiye bir kitap düşüyor. Ancak, ders kitaplarının da bu araştırmaya katıldığını biliyoruz. İTO'nun yaptığı en son araştırmaya göre ise Türk halkının satın alma gereksinmeleri listesinde kitap, 86'ncı sıradan 116'ncı sıraya düşmüş bulunuyor.''
Cumhuriyet 13.10.2005

İnsanlık Destanı...
Öner YAĞCI

Yurdumuzun unutulmaz bilgelerinden Aziz Nesin 'in'Bu Yurdu Bize Verenler, Borçlu Olduklarımız' gibi çocuk kitaplarında vurguladığı bir gerçeklik var: Yurdumuza borçluyuz, ödüyorum ödüyorum bitmiyor, diyordu o. Yaşamıyla, düşünceleriyle, eylemleriyle, yazdıklarıyla hep borç ödedi. Kime borçluydu o, biz kime borçluyuz?

Bir ulus düşünün ki, kendi yazgısını elleriyle çizerken kendisi gibi ulusların da yol göstericisi olmuş. Bu ulusun geleceğini belirleyen bir kutsal savaş yaşanmış. Bu kutsal savaş, bir ulusun kahramanlaşarak gerçekleştirdiği bir mucizeye dönüşmüş. Bir destan kahramanının bilgeliği, gözüp ekliği, kararlılığı ile donanmış önderinin gösterdiği hedefe yurtseverlikle yürüyen bu ulus, çağın emperyalizmini dize getirmiş. Bu ulus, ülkesini yok etmek isteyen büyük güçlere karşı direnmiş ve onun bu direnişine ''çılgın'' demiş kimileri. Bu ulus, Türk ulusu, destansal savaşımının ''çılgınlık'' değil, ''direnç ve zafer'' olduğunu kanıtlamış dünyaya.

Bu destanın önderi Mustafa Kemal 'in bir ulusu diriltip özgürlüğe kavuşturması, insanlık tarihinin unutulmaz derslerinden biri olmalıydı ve bu ulus, bu dersi unutamazdı; unutmadı. Bu ulus, önderinin Nutuk'unu (Söylev) başucu kitabı yaptı. Bu ulusun yavuz evlatlarından Nâzım Hikmet , Kuvayı Milliye Destanı'yla bunu kanıtladı. Bu ulusun çocuklarından Sabahattin Selek (Anadolu İhtilali), Hasan İzzettin Dinamo (Kutsal İsyan), Sina Akşin (İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele), Şerafettin Turan (Türk Devrim Tarihi), Metin Aydoğan (Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı) ve daha yüzlercesi bu kurtuluş destanının unutulmazlığını anlattı...

Bir tarihsel insanlık destanı olan Şu Çılgın Türkler'i (Bilgi Yayınevi, 749) okuyunca bunları düşündüm.

Özgürleşen bir ulusun, kendisini özgürleştiren atalarına ödediği bir duyunç (vicdan) ve onur borcu bu kitap.

Turgut Özakman , bu ulusun yetiştirdiği bir aydın olarak Şu Çılgın Türkler ile borç ödüyor. Bu borç, yıllardır dıştaki ve içteki düşmanlarının yok etmek istediği Ulusal Kurtuluş Savaşımızın önderi Mustafa Kemal'edir. Bu borç, canlarını, kanlarını vermeye hazır olarak onun önderliğinde bütünleşerek savaşa giren asker-sivil yurtsever aydınlaradır. Bu borç, canını dişine takarak çaresizliklerden çare, umutsuzluklardan umut yaratan ve emperyalizmi dize getiren Kurtuluş Savaşımızın şehitlerine ve gazilerinedir. Bu borç, ulus olmak için onurla direnen ve ülkesini emperyalist işgalcilerden ve onların işbirlikçilerinden kurtarmak için savaşan dedelerimize, ninelerimize olan borçtur. İşte bu borcu ödemenin anlamlı bir örneği olmuş Şu Çılgın Türkler.

Çılgınlığın ne olduğunu dünyaya gösteren bir ulusun çocukları, bu çılgınlığın nasıl yaşandığını elbette merak ediyorlar ve yaşadığımız koşulları anlayabilmenin yolu bilgiden, bilinçten geçiyor.

Cumhuriyet 13.10.2005

İşçinin öyküsü, öykünün işçiliği

18/10/2006 · Kategori: Inceleme

Denizler üstünde bir Don Kişot

18/10/2006 · Kategori: Inceleme

Denizler üstünde bir Don Kişot

İlk basımı 1979'da yapılan 'Büyük Orfoz', tutkuların romanı: Erkeğin kadına, kadının erkeğe ve insanın doğaya olan tutkularını, o tutkuların yıkıcılığı ile birlikte dile getirmiş Yaman Koray

09/12/2005

A. ÖMER TÜRKEŞ

Bu yazımda, son iki romanı arasında yirmi iki yıllık bir zaman farkı olan bir yazarın 70'li yıllarda kaleme aldığı, belki de türünün tek örneği olan bir romandan söz edeceğim; Yaman Koray'dan ve onun Büyük Orfoz'undan. Bu nedenle kısa bir hayat hikâyesiyle başlamak istiyorum. Yaman Koray, 1935 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Mebrure Alevok, o dönemin edebiyat çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimdir. Koray, Saint-Joseph Fransız Lisesi'ni birincilikle bitirdi. Ancak büyük kent hayatını sevmemişti. Türkiye'nin en eski dalgıçlarından biriydi ve denize tutkuluydu. Annesiyle birlikte Erdek'e yerleşerek turizm işine girdi. Bir süre sonra, Erdek de kalabalık geldi ona. 1970'lerde Güney Ege'ye yöneldi. Kendi yaptırdığı teknelerinde Mavi Yolculuk kaptanlığı yaptı. Halen Gökova'da yaşıyor.
Büyük Orfoz kitabının ilk sayfalarındaki hayat hikâyesinde edebiyata gazetelerde yayımlanan hikâyeleriyle başladığı yazılı. Ancak çevresindeki bitki ve böceklerin dünyasını anlattığı ilk kitabı annesi tarafından yayımlatıldığında henüz on iki yaşındaydı. Vala Nureddin, Akşam gazetesindeki 'Akşamdan Akşam' köşesinde, kitaptan ve küçük yazarından söz edip birkaç da alıntı yapınca, küçük Yaman'ın ilk kitabı büyük ilgi toplamıştı.
Gençlik yıllarında kaleme aldığı romanlarında -Deniz Ağacı (1962), Gelin Taşı (1963), Sığırcıklar (1967), Mola (1970)- deniz kıyısındaki köylerde yaşayan insanların hayatlarına dair hikâyeler anlatmıştır. Bunda o dönemde fırtına gibi esen 'köy romanı' akımının etkileri aranabilir. Önce Milliyet gazetesinde tefrika edilen Büyük Orfoz (1979) ise Gökova körfezinin romanıdır. Bu yıllarda edebiyat dünyasına karşı bir küskünlük yaşadığı, bu dünyayı öfkeli bir dille anlattığı Badanalı Yüzler (1983) romanından anlaşılıyor. O romandaki kahramanı gibi Yaman Koray da kenti terk etmeyi seçmiştir. Kalemini yirmi iki yıllığına bir kenara bırakır. Artık denizlerde sürdürecektir hayatını. Bu yıl yayımlanan Kuyudaki Adam ile edebiyata geri dönen Yaman Koray, şu sıralar yeni kitaplarını hazırlıyor.

Doğaya kaçış
Büyük Orfoz, yukarıda özetlediğim hayat hikâyesinden alınmış birkaç haftanın romanlaştırılmış hâli gibi gelecek okuyucuya. Roman kahramanı Metin de İstanbul'dan kendisini sürgün etmiş deniz âşığı otuz beş yaşında bir adam. Saint-Joseph Fransız Lisesi'ni birincilikle bitirmiş, birkaç dil bilen, resim yapan, senfonik müzikten hoşlanan, teknesiyle balıkçılık yaparak geçinen Metin'le, büyük bir orfozun peşine düştüğü bir yaz mevsiminde tanışıyoruz. Metin, tuhaf bir bağ kurmuştur avlamak istediği hayvanla; bir hayranlık diyelim, hatta bir aşk, kısacası ölümcül bir tutku.
Metin'le birlikte okuyucusuna da izlettiriyor bu eşsiz balığı Yaman Koray: "O yuvarlak büyük taşın önünde, o küçük kumla-çamur karışımı, pas renkli açıklığın ortasında; açıklığın hemen hemen tümünü kaplayarak, sırtı koca taşa dönük, hafif hafif oynayan ön yüzgeçleri elleri ve kafası yerden azıcık kalkmış, kuyruğuyla yere basar gibi... Patlak, iri gözleri, yukarılara, uzaklara dikili, hareketsiz duruyordu! Yeşil sarı hareler, tek benek yoktu üzerinde... Koyu kahverengi, kapkara, soluk kara ve çok büyüktü... Sık sık soluklanarak hazırlanmayı, şişinmeyi, hatta nefes almayı bile kestiğini fark etti Metin... Çok büyüktü, evet... Her görüşte bunu daha iyi anlıyordu. Tüplü dalışlarında, altmış yetmiş kiloluk orfozlar vurmuştu Metin... Ama böylesini görmemişti. Hele bu kadar sığ suda! İriydi. Adam gibi. Manda gibi... Hareketsiz, kayıtsız, kıpırtısız, orada, en fazla bir on-on iki metre derinde, kütük gibi, ölü gibi ama kocaman, çok büyük, öyle uyur gibi, kaya gibi duruyordu... Bir yerlere bakıyor, hiçbir şey görmüyordu sanki... Çok büyük. Çok güzel bir balık. Kapkara. Kocaman. Sırtı dönük duruyor. Kıpırtısız."
Ne var ki zıpkını bir türlü tetikleyemeyecektir Metin; belki istediği açıyı bulamadığından, belki de istemediğinden. Tam o günlerde beklenmedik, davetsiz bir misafir girer hayatına; Ayla. İzmirli zengin bir işadamının kızıdır Ayla. Birkaç günlüğüne geldiği bu ıssız koylarda Metin'le karşılaşmak alt üst edecektir Ayla'yı; buna da bir hayranlık diyeceğiz, hatta bir aşk, kısacası ölümcül bir tutku!.. Metin, bir yanda kafasında orfozun hayali bir yanda içinde Ayla'ya karşı uyanan duygularıyla yeni bir hayatın eşiğine gelmiştir...


İki av hikâyesi
Büyük Orfoz'u 1970'li yıllarda, henüz kitap hâline gelmeden önce, Milliyet gazetesinde tefrika edilirken okumuş ve çok etkilenmiştim. Sadece hikâyesi değildi etkileyen, hikâyeyi okurken denizaltının bütün renklerini, seslerini, kokusunu, kısacası bütün güzelliğini hissedebiliyorduk.. Öyle ki, aradan neredeyse otuz yıl geçtikten sonra bu yazıyı hazırlamak için kitabı yeniden elime aldığımda, o sahnelerin hafızamda kalan görüntülerinin romandaki tasvirlere ne kadar uygun olduğunu hayretle fark ettim. Özellikle de roman kahramanıyla Büyük Orfoz arasındaki tek taraflı düellonun anlatıldığı sahnelerin... Yaman Koray, çok iyi bildiği ve çok sevdiği derinlikleri tasvir ederken gerçekten de konuşturuyor kalemini. Metin'le birlikte Gökova körfezinin derinlerine dalmak bir yana, onun tutkusuna ortak da oluyoruz; her ne kadar gönlümüz avcıdan değil balıktan yana olsa bile.
Büyük Orfoz, tutkuların romanı: Erkeğin kadına, kadının erkeğe ve insanın doğaya olan tutkularını, o tutkuların yıkıcılığı ile birlikte dile getirmiş Yaman Koray. Aslında sorun tutkularda değil, tutkular insani ve güzel. Tutku nesnesini -insanı, hayvanı ya da her neyse, işte onu- yok eden insanın ona sahip olma, onu mülk edinme, onu değiştirme arzusu, yani insanın bencilliği, insanı kendi isteklerinden başka her şeye karşı körleştiren hırsı. Metin'in orfoza, Ayla'nınsa Metin'e olan tutkularının nasıl sonlanacağı üzerine kurgulanan hikâye bu noktada hem ikili hem de ortak bir seyir izliyor. Metin, orfozu doğada, balığın kendi ortamında, hatta evinde görmüş ve sevmiştir. Ona ancak o dünyanın dışında sahip olabileceğini, ama o sahip olma anında orfozun artık bütün görkemini ve güzelliğini yitireceğini düşünemez bile. Oysa modern hayattan tam da bu nedenle kaçtığını söyler romanın başında Metin; ölümlü hayatta her şeyin, paranın, iktidarın, ünün, yani herkesin yöneldiği, taptığı her şeyin, bomboş, saçma olduğunu fark etmiş, hırslarından arınmış ve buralara yerleşmiştir. "Toplumun engizisyonuna, fiziğe, matematiğe, uzay geometrisine, duygusuzlaşıp yozlaşmaya, on milyon kere milyarların içinde yüz milyarda bir, bir kayıp zerre olmaya, bir rakkam olmaya" karşı gelmiştir. Teknesine Don Kişot'un atı Rossinant'nın ismini vermesi bundandır. Ama yine de insani tutkularına yenilecektir.
Aslında farkına varmadan o balıkla kendini özdeşleştirmiştir; o da yalnızdır, tek başınadır, özgürlüğüne düşkündür, güçlü gibi görünmekle birlikte belki de orfoz kadar savunmasızdır. Ve Metin, Ayla için bir avdır. Ayla da, tutkuyla bağlandığı bu başkalarına benzemeyen, sürüden ayrı adamı yaşadığı ortamda tanımış ve sevmiştir. Metin'den daha gerçekçidir; ona sahip olması için bu ortamdan çıkarması gerektiğini çok çabuk sezecektir. Üstelik hayat hakkında romantik felsefeleri de yoktur. Şimdi Gökova körfezi bu iki büyük düelloya şahitlik yapacaktır.
Roman kahramanlarını iyi ve kötü, güçlü ve zayıf yanlarıyla birlikte ele alırken onlara sevgiyle yaklaşan Yaman Koray, günümüz büyük kent insanının bunalım ve arayışlarını erken bir tarihte dile getirmiş. Önsözünde söylediği gibi otuz beş yıl öncesinin dünyası bu, ancak insani duyguları yakalayabilmişliğiyle bugüne ve geleceğe de seslenebiliyor. Bugünün değerleriyle baktığımızda belki Metin'de somutlanan erkek tiplemesi biraz fazla erkek, Ayla'da somutlanan kadın tiplemesi belki biraz fazla kadın; ama belki de erotizmi yerli yerinde kullanışıyla hiç de itici gelmedi bana. Zaten asıl hikâyesi kadınlar, erkekler ve ilişkiler üzerine odaklanmıyor; Büyük Orfoz, hiç kuşkusuz insan doğa ilişkisine dair yazılmış en güzel romanlarımızdan bir tanesi.


Ve son dalış
Romanın en etkileyici bölümünden, Metin'in orfozu vurmak için son dalışını yaptığı sahneden bir alıntı ile bitiriyorum. Sanıyorum yazdıklarımı da özetler mahiyettedir: "Mağaranın önündeki kumlu açıklık, kaç sefer yüreğini oynatan, güm güm güm ettiren bahçecik, boş, hep bomboş kalacak... Bir daha ama hiçbir zaman o orfoz, o büyük eşsiz, orada çıkıp oturmayacak... Yukarıları gözlemeyecek. Bitti. Ve şimdi, o açıklıkta, pırıl pırıl, ne de renkli, upuzun bir tüfek, insan eli, zıpkını kırık ama yapacağını yapmış, keyifli, zevkli, bir ucu mağaraya dönük, o ağız ki hiçbir daha öyle, o kadar kuvvetle çamur kusmayacak dışarı, yatıyor tüfek orada.
Metin, titrediğini hissetti. Tüfeği, uzanıp aldı. Kırık zıpkın, ipin yüksüğünden tersine döndü, düştü, kaydı, dipte kaldı. Onu almadı Metin. Bir an, orada durdu, bekledi. İstedi, bir şeyler olsun, bir deprem. Bütün o taşlar canlansın, üstüne yuvarlansın! Hiçbir şey olmadı. Metin titredi. Ne yaptığını, ilk defa ama iyice anladı. İnat uğruna, insanca tutku uğruna, çok güzel, çok çok büyük, "yerini dolduran" eşsiz, "bir tane" İşte öyle bir şeyi yok etmişti.
Bir pişmanlık, utanç, acı sardı içini, daha orada, hemen.
Aldı tüfeği, yükseldi. Son bir defa baktı ardına. Bahçecik büsbütün boştu. Yalnızdı. Öyle kalacaktı. Koca bir dünya yok olmuştu oradan."

Bir gerçek Renaissance, kendi yarattığı putları, oyuncakları, kişinin kırması. Elektrikli trenin üzerinde tepinen bir çocuk, başını alıp da kırlara kelebek kovalamaya koşabilen... Bir Renaissance yeni ama bambaşka, toplumun engizisyonuna, fiziğe, matematiğe, uzay geometrisine, duygusuzlaşlaşıp yozlaşmaya, on milyon kere milyarların içinde yüz milyarda bir, bir kayıp zerre olmaya, bir rakkam olmaya karşı! Yıldızlara ayak basıp, kendi kendinden yıldızlar kadar uzaklaşmaya karşı! Bir Renaissance kısaca. İnsanın insanı bulduğu... İnsanın kendini bulduğu... İnsanın tasını tarağını toplayıp ya da toplamadan her bir şeye tekmeyi vurup tabiata dönüşü... Evet, kısaca ve sadece tabiata dönüşü, insanın. Ayı, yıldızları, denizi ve bulutları tekrar görüp öğrenmesi, şiirsel bir açıdan güzellikleri fark ederek, yaşadığına şükrederek... Astronotların saatlerce üzerinde gezinip dışkılarını bıraktıklarını unutarak mehtaba bakabilmesi! Ve bir bulutun, sadece su buharı değil, canlı canlı bir güzellik olduğunu anlaması!
Kitaptan


Mebrure Alevok'un oğlu
Romanını şu cümlelerle annesine ithaf etmiş Yaman Koray: "Bu kitabı, her zaman yanımda, canımda, beynimde ve yüreğimde olan ve bir yerlerde beni beklediğini iyi bildiğim anacığım, eşsiz Mebrure Alevok'un ruhuna tüm özlemimle sunuyorum."
Peki kimdi Mebrure Alevok? Kitaplarında Mebrure Sami, Mebrure Sami Koray ya da Mebrure Alevok imzalarını kullanan Mebrure hanım, 1907-1992 yılları arasında yaşamış sevilen bir yazarımızdı. Muazzez Tahsin, Kerime Nadir gibi o dönemin popüler yazarları gibi, o da aşk romanları yazmıştı. Ancak diğerleri kadar çok yazmadı Mebrure Alevok; Leylaklar Altında (1936) ile başlayan roman serüvenini Çöl Gibi (1938) ve Yalan'la (1941) sürdürüp Gönül Cehennemi (1943) ile noktaladı. Aslında Leylaklar Altında romanının devamını da yazmıştı, ama bu roman hiç yayımlanmadı (bu romanın tek nüshası şu anda benim kütüphanemde duruyor ve yayımcısını bekliyor).
Belki romanlarının sayısı az, ama Honoré de Balzac, Henri Bordeaux, Pearl S. Buck gibi yazarlardan yaptığı pek çok roman çevirisi var Mebrure Alevok'un. Bugün kitapçı raflarındaki Pearl S. Buck romanlarının bir çoğunda hâlâ onun adı yazılı.. Bunun dışında pek çok da tiyatro eseriyle gazetelerde tefrika edilen ucuz romanlar çevirmişti.
Yeşilçam'a da katkısı oldu; yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul'un yaptığı 'Halıcı Kız' filminin senaryosunu Vedat Nedim Tör'ün hikâyesinden yola çıkarak Mebrure Alevok yazmıştı. Bir yıl sonra kendi romanı 'Leylaklar Altında'yı Suavi Tedü'nün çektiği film için senaryolaştırdı.
Mebrure Alevok, renkli ve uzun hayat hikâyesini 1971 yılında yayımlanan Geçmişte Yolculuk kitabında özetlemişti.

BÜYÜK ORFOZ
Yaman Koray, Akis Kitap, 2005, 382 sayfa, 10 YTL.

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

Naim Tirali'nin Öyküleri

Naim Tirali, Türk öykücülüğüne, 1940'larda hoş esintiler taşımış bir genç yazar olarak katıldı. Bu yılki Ankara Öykü Günleri'nde sekseninci yaşına ulaşan öykücü Naim Tirali'nin unutulmamasını diliyorum.

Türk öykücülüğünün beslendiği derin yeraltı suları, güçlü kollarla birleşerek oluşturduğu yataklar, bunların kıyısında boy veren koca çınarlar biliniyor elbette... Ne ki hemen her öykücü, yalnızca balık avlandığı yerini tanıyor bu çavlanlı, akıntılı ulu suyun. Öykücülerimizin tümü için böyle bir öne sürüş gerçekçi olmaz elbette, ne ki gençlerimizin çok büyük bölümünün, Türk öykücülüğü tarihini pek bildiği de söylenemez ne yazık ki. Zaman zaman tanıklığını yaptığım şaşakalışları, durgunlukları böyle bir kuşku uyandırıyor bende.Bu anlamda, pek tanınmayan öykücülerimizden biri de Naim Tirali (d.25 Aralık 1925) yanılmıyorsam...Oysa seksen yaşına ulaşan Tirali'nin 1940'larda başlayan öykü verimi, altı ayrı öykü kitabıyla taçlanmış. İlk yayımlanış tarihlerine göre kitapların adlarını analım: Park (1947), Yirmibeş Kuruşa Amerika (1949), Aşka Kitakse (1954), Piraziz Nere Berlin Nere (1984), Aşk Dediğin (1994), Çılgınca Şeyler (1994). Şimdi Yön Yayıncılık bir değerbilirlik örneği sergileyerek Naim Tirali'nin kitaplarını yeniden yayımlıyor. İlk dördü 1998'de son ikisi 1999'da yayımlanan kitaplara ulaşmak isteyenler için telefon: 212.5117916-5268207.İlk öyküsünü on sekiz, ilk öykü kitabını yirmi iki yaşında gencecik delikanlıyken yayımlayan, 1950'lerde yazınımızın önemli dergilerinden biri sayılan "Yenilik"i çıkaran Naim Tirali, öyküye otuz yıl kadar ara vermiş görünse bile yine de üzerinde durulması gereken bir öykücümüz... Naim Tirali'nin öykücülüğünü ne kadar tanıyoruz peki? Daha doğrusu tanıyor muyuz öykülerini?O halde işte fırsat...

İLK DÖNEM ÖYKÜLERİ

Naim Tirali'nin sekiz yıl arayla yayımladığı ilk öykü kitaplarının birbiri içinde yuvalandığı, ötesinde birbirine yataklık yaparak geliştiği görülebiliyor. Gerçekten de gerek Park'la Yirmibeş Kuruşa Amerika'nın gerekse Aşka Kitakse'nin dönemin öykü anlayışıyla içlidışlı olduğu çok açık. Olsa olsa, Tirali'nin üçüncü kitabına doğru, daha öncelerde eğilim gösterdiği ama bu kez kucaklaşmaya koyulduğu varoluşçu öğelerden söz edilebilir, o kadar. 1943'te yayımladığı ilk öykülere göz atıldığında bile öykücü olarak nasıl da ciddiye alınması gereken biri olduğu çıkıyor ortaya. İkinci Dünya Savaşı'nın gizli baskısı da sezilebiliyor bu öykülerde.Küçük insanlar, "sürüp giden dünya savaşı yoklukları yüzünden" (Park, 44) ağırlaşan koşullar, iyice yavaşlayan devinimleriyle Tirali'nin öykülerinde ilginç bir doku oluşturuyor. Naim Tirali, Orhan Kemal'in, "Dünyada Harp Vardı" başlıklı, bunu yineleyerek geliştirdiği öyküsünün bir benzerini "Arka Sokak"ta "Dünyada savaş vardı" diyerek okura sunuyor. (Yirmibeş Kuruşa Amerika, 40)Evet, Park, bütünüyle İkinci Dünya Savaşı yıllarının etkisini sezdiren bir öykü kitabı. Buna karşılık, iyimserliğiyle dikkati çekiyor, tıpkı Oktay Akbal'ın öykülerinde görüldüğünce... Bu iyimserliğin, onun tüm öykü verimini kuşattığını ekleyeyim. Bu ilk öyküler demetinde, hatta Yirmibeş Kuruşa Amerika'da kendi yöresi Karadeniz'den izler, renkler de taşıyor yazar, böylelikle enikonu göz dolduruyor ilk yapıtıyla. Ama bana göre bir İstanbul öykücüsü görünüyor yine de. Dışarıdan gelmiş öğrencilik yapan, kaçamaklar yaşamak arzusundaki genç anlatıcının bakışından yansıyan bir İstanbul bu...Tirali, Yirmibeş Kuruşa Amerika'da, Türkiye'nin ABD flörtüyle başlayan sürecine tanıklık yapıyor bir bakıma. Samim Kocagöz'ün Sam Amca'sı da anımsanabilir bu arada. Demek ki 1940'ların sonlarında, 50'lerin başlarında Amerika'yla, NATO'yla ilişkileniş yazınımızda, bir biçimde ele alınabilmiş. Günümüzde AB ile ilişkiler sürecinin, ABD ile yeni ilişkilerin, Türkiye'nin bu ilişkilerdeki konumu üzerinde durulduğu söylenebilir mi? Genç öykücüler sıkı sıkıya durmalı bunun üzerinde. Öyle ya, nerede yaşıyor bu genç yazarlar?Sözgelimi kitapla aynı adı taşıyan öykünün, alaysamacı, kara anlatıyla içlidışlı görünen, ama bu arada dönemi açımlayan tutumu büyük önem taşıyor bana göre. Kaldı ki alaysamadan ustalıkla yararlanabiliyor Tirali. Öte yandan Yirmibeş Kuruşa Amerika, genç insanların aşk kadar cinsel sorunlarına eğilişindeki içtenlik, bu anlamdaki gerçektenliğiyle dikkati çekiyor. Günümüzdeki genç öykücüler bu konuda, bunca içten olabilmişler midir diye sordum ister istemez kendime, ne ki olumlu bir yanıt veremedim buna. Özellikle genç yazarlar, bir de bu açıdan okumalı derim Yirmibeş Kuruşa Amerika'yı... Genç erkeklerin cinsel takıntılarına bu denli cesaretle, açık yüreklilikle eğilebilmiş bir başka öykü kitabı var mıdır bilemiyorum yazınımızda.Ancak belirtmemiz gerekir ki ilk dönemdeki ürünler, bir ölçüde nahif duyarlıklarla örülü örnekler. Bu yanlarıyla bireysel iç döküşle, yoğun bensellik duygusuyla bezeli çokluk... Üstelik bunun son dönemde de enikonu sürdüğü söylenebilir. Dikkati çeken bir yan da Tirali'nin öykülerinin yaydığı gerçektenlik duygusu. Bundaki içtenlik, yoğunluk! Diyelim bunu sağlarken anlatıcısından yararlanıyor, ancak elöyküsel anlatımlarında da bunun ağırlık taşıması, öykülerin her koşulda, biçemde gerçektenlik duygusu yayması, azımsanmaması gereken bir başarı. Bu arada Ahmet Topçu, Nuri vb. kahramanların öykülerde sürdürdüğü gezi de ilginç bir görüntü sergiliyor. Hele Nuri, her iki dönemde de özel bir önem taşıyor. Bu arada dış yaşamdan aldığı kimi yazarlar da yer alıyor Tirali'nin öykü kahramanları arasında. Ancak Aşka Kitakse'de önceki iki kitabına oranla daha soğukkanlı bir öykülemeye yöneldiği söylenebilir yazarın. Gerçekten de üçüncü öykü kitabında ciddi bir olgunlaşma sürecine giriyor yazar.

SON DÖNEM ÖYKÜLERİ

Naim Tirali, ilk üç kitabını 1947-54 arasındaki sekiz yıllık dönemde yayımlarken son üç kitabını 1984-94 arasındaki on bir yılda veriyor. Bu sekiz yılla on bir yıllık dönemlerin arasında tam otuz yıl süren bir kopukluk gözleniyor... Bu nedenle Tirali'nin öyküleri, dönemlerine göre iki ayrı dilimde ele alınıp değerlendirilebilir. İlk dönem öyküleri türdeş bir yapı yansıtıyor bana göre. Oysa son dönem verimlerinde öykülerin türdeş bir yapıya yaslandığını söyleyebilmek çok zor. Naim Tirali, son dönemi simgeleyen Piraziz Nere Berlin Nere, Aşk Dediğin, Çılgınca Şeyler başlıklı üç kitabında da neredeyse hemen her yöne doğru atılım gösteriyor ya da onca yıl geçtikten sonra, öyküyle arasında yeniden köprüler kurmaya çabalıyor sanki. Bunun için ilk üç kitabında kendisinden emin görünen genç öykücü gidiyor, bunun yerine kuşkucu bir öykücü geliyor, durmadan yeni biçem denemeleri, arayışlar, hatta yönelişler sergiliyor...Bu yüzden ilk dönemde kendini apaçık ele veren biçemsel kararlılığın yerini, tam tersine bu kez arayışlar, çeşitlilikler kadar kararsızlıklar alıyor. Buna göre ilk dönem öyküyü yakalamışçasına bir hava sergileyen Tirali siliniyor, yerine öykü arayışlarında bir Tirali geliyor! İlginç ama ortaya çıkan sonuç bu bana göre!Bütün bu olumsuzluklara karşın Tirali'nin, ikinci dönemde öykü sanatının iç dinamizmi bağlamında yine de çok daha yaratıcı olduğunu söylemek olası. Çünkü ilk döneminde enikonu tutucu görünüyor yazar, öyküde koşullanmış bir beğeniyle ilerliyor, oysa son döneminde sağa sola savrulsa da hep arayış içinde...Sözgelimi burkulma, bu son dönemde görülüyor... Röportajdan yararlanma eğilimiyle de yine bu son döneminde karşılaşıyoruz onun. İlk dönem öykülerinde yararlandığı alaysama da, belirgin yükseliş gösteriyor. Öte yandan Tirali, ilk öykülerinde başlayan cinselliği odakladığı öykülerini de sürdürüyor. İlk devrede genç erişkinin cinselliğiydi öykülerde yer bulan. Son dönem öykülerinde bu kez de olgun erkek cinselliğini işliyor. Örneğin kitaba adını da veren "Çılgınca Şeyler ya da Kimi Raporlar Gibi" başlıklı öykü bu yönde alınabilir. Demek ki cinsellik Tirali'de on yıllar boyunca süren en temel izleklerden biri, hatta başlıcası.Naim Tirali, bu son devrede, kimileyin günce havasında ya da denemeye yatkın tutumla da sunabiliyor öykülerini. O zaman bunlara "öykümsüler" demek, bunları birer "öykücük" olarak görmek daha doğru sanki. Röportaj havasındaki anlatılarıyla birlikte ele alındığında, ilk evrenin birebir öykü değeri yansıttığı, ama ikinci evrenin daha çok bir anlatı biçiminde ağırlık taşıdığı söylenebilir buna bakılarak. Tirali, son dönem ürünlerinde bütün bütüne anlatımcı özellik taşımaya koyuluyor sanki. Sözgelimi Aşk Dediğin'de birbirini bütünleyen ilk dört öykünün, açıktan açığa bir romans havası yaydığı öne sürülebilir sanıyorum. Bunlarla birlikte Çılgınca Şeyler'deki ilk iki öykü birer kısa oyun, hatta radyo oyunu olarak da alınabilir pekâlâ. Ancak bu yaklaşımın Aşka Kitakse'deki aynı adı taşıyan öyküyle başladığı, en azından bunda uç verdiği unutulmamalı yine de. Sonuç olarak Naim Tirali, otuz yıl arayla yansıttığı öykücülüğünde değişen bir yazar kimyası da yansıtıyor elinde olmaksızın!

ÖYKÜ EMEĞİNDEN GERİYE KALAN

Naim Tirali'nin, Türk öykücülüğüne, 1940'larda hoş esintiler taşımış bir genç yazar olarak katıldığı açık. İyimser bakış egemenliğinde, her işe olurundan bakan genç öykü kişileriyle, anlatıcısıyla, biraz da delidoluluk yansıtan bir genç yazar. Dönemi içinde umut veren bu öykücünün, 1954'te kendini suskunluğa kaptırıp otuz yıl boyunca bunu sürdürmesi büyük şanssızlık olmuş doğrusu. Türk öykücülüğüne çok iyi bir başlangıç yaptığı açık çünkü Tirali'nin. Gerçekten de öykülerinde hiçbir iddia taşımadan, ötesinde izlenimci bir edayla toplumsal değişimlerden ilginç, üstelik çok net ipuçları döşediğini düşünüyorum yazarın.Bu yılki Ankara Öykü Günleri'nde sekseninci yaşına ulaşan öykücü Naim Tirali'nin unutulmamasını diliyorum. Çağrılmaları gerekmez ille, ama Salim Şengil'le birlikte iki öykücümüz üzerine çeşitli oturumlar, etkinlikler gerçekleştirilebilir herhalde. Sözü genç öykücülere getireyim buradan kalkarak... Gönülden diliyorum, sizler de böyle güzel yaşlara ulaşırsınız... Ama sürdürdüğünüz şu genç yaşlarda, üstelik birer öykü yazarı ya da adayı olarak değerbilir olmazsanız büyüklerinize, yarın o yaşlara vardığınızda siz kimden bekleyeceksiniz bu tutumu? Gelin Naim Tirali'nin sözleriyle bağlayalım yazıyı:"... Yaşlı edebiyatçı görevi, istesem de istemesem de bana düş(.)tü artık... İleride bir gün, şimdi gençliklerinin en güzel yıllarını yaşadıklarının farkında bile olmayan dostlarıma düşeceği gibi." (Aşk Dediğin, 95)

CK, 10.02.2005

Feridun Andaç'la yazın yaşamını konuştuk

'Beni yakalayan şey edebiyatın ve sanatın büyüsüydü'

Yaşama biçimi, okumak ve yazmak üzerine kurulmuş; kendisini, yazıyla olan ilişkisiyle açıklamaya çalışan bir insan; Feridun Andaç... O, geçmişi oluşturan bellek denilen birikime dönüp baktığında, kendisini, hep kitapla yüzleşmiş, sürekli okuyan, okuduklarından notlar çıkaran biri olarak düşündüğünü söylüyor. Bu, aslında çok da yabansı değil...Niye mi... yanıtlarını aşağıda bulacaksınız...

Elif Şahin

-Kitapla, okumakla-yazmakla olan tanışıklığınız ne zaman/nasıl başladı, biraz bahseder misiniz?- Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda, hayatı algılamaya başladığım ilk anlar aklıma geliyor; evimizde kitabın olduğunu o kitapların elden ele dolaştığını, okunduğunu hatırlıyorum. Tabii çocuk hep başka şeylerle ilgilenir, oyuncaklar vs. Başlangıçta kitabın bir oyuncak gibi hayatımıza girdiğini hatırlıyorum, Yunus Emre'nin Divanı' nı hatırlıyorum, İnce Memet, Balzac'lar... Yani oyuncak, oyun, kitap bir imge; 3-4 yaşlarımla alakalı... Derken kardeşim okula başlıyor, ben de ona özeniyorum, ben de okula gideceğim diye bana da önlük diktiriliyor ve okula gidiyorum.Yani erken başlıyorum, kaydettirmiyorlar ama bir süre gidip geliyorum ağabeyimle. Çanta alınıyor, kalem- defter alınıyor ve onunla beraber okuma yazmayı söküyorum. O da bir etken; ister istemez "yazı-kâğıt"; böyle bir imge var. Zamanla bilinçli okumaya başladığım dönemlerde de çevrem, aile ortamı, okuduğum okullar, öğretmenler çok etkileyici oldu. Sanki kitap okuma tutkusu zaman içerisinde benim yazma yolumun çıkış noktasıydı, çünkü okuduğum kitaplar üzerine notlar tuttuğumu hatırlıyorum, özetler çıkardığımı hatırlıyorum. Bütünüyle yazıyla kendi ilişkime dönüp baktığımda, hiçbir zaman bunu yazarlık kavramı olarak düşünmedim. Aklımda böyle bir şey yoktu. Çünkü bu, zaman içerisinde, sanat kavramıyla tanıştıktan sonra "yazarlık" kavramı, "sanatçı" kavramı belleğimde oluşmaya başlamıştı. Bunda resim öğretmenimizin de çok etkisi olmuştu. Zaman içerisinde, okuduğumuz kitapları yazan insanların, resimlerini sevdiğimiz ressamların kişiliklerini merak etmiştim. Zaten o yıllarda (ortaokul ) biyografi okumaya meraklıydım. Padişah hayatından tutun da İskender'e kadar, Leonardo Daa Vinci'nin hayatına kadar birçok sanatçının hayatını okumuştum. Çünkü o tür kitaplar da sizi, aslında farkında olmadan bir şekilde yönlendiriyor, onların yaşam serüveni başarıları, başarısızlıkları... Bütünüyle aldığım eğitim belki de sanat eğitimine eğilimli olmama sebep; zaman içerisinde okuyarak yazıya yönelmiş olmamda da sanki belli yazarların, belli sanatçıların benim üzerimde etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Örneğin Rus Edebiyatı çok etkileyiciydi. Gogol'ünden, Çehov'una, Puşkin'ine...Genç bir adamın okuma dünyasında klasikler etkili olabiliyorsa o zaman sanki bir şey yakalanmış oluyor. Bu yakaladığı şey de belki sanatın, edebiyatın, yazının büyüsü.

YAZMA DÜRTÜSÜ

- Peki, okumak ve yazmak arasında nasıl bir bağ var sizce?- Okuyan insanda yazma dürtüsü çok baskındır. Sizin bütünüyle yazdıklarınızın "bir şey" olması bence başlangıçta çok önemli değil. Ne yazıyorsanız yazın, daha sonra ne yazmak gerektiğini sorgulamaya başladığınızda, işte o zaman, yazacağınız tür beliriyor. Oysa başlangıçta yazmış olmak için yazıyorsunuz. Bir süre sonra yazdıklarınızın sizdeki anlamını sorgulamaya başladığınızda, "peki o zaman nasıl yazacağım" diye kaygı başlıyor. Bunun için de belli yazarların sizin dünyanızda yer etmiş olması gerekiyor. Bu anlamda mesela J. Paul Sartre' ı okumuş olmak beni derinden etkilemişti. Çünkü Sartre bir düşünce adamıydı, felsefeciydi, edebiyatçı, aydındı, onun yazdıklarında bizim gördüğümüz edebiyatın arka planını görüyorduk. Neydi bu? Roman, öykü, şiir; bunların arkasında, yazan insanın ne için, ne amaçla yazdığını dile getiren bir felsefi bakış, bir dünya görüşü... Bu anlamda, tabii ki benim için bunlar hep etkileyici olmuştu. Böyle yol açıcı bir durumdan söz edebilirim. - Sanırım, size "yazma" eyleminde yol gösterici olan, yalnız edebiyat alanındaki eserler değil. Edebiyat dışında hangi sanat dalları yolunuza ışık tuttu?- Tabii yalnızca edebiyat değil, edebiyatın dışındaki sanat dallarının da etkileyici olduğunu söylemek isterim. Mesela sinema çok etkili oldu. Çünkü birçok filmi izleyen bir çocuktum. Siz nasıl ki yaşamın önünde duramayıp, yaşadıklarınızı biriktiriyorsanız, izlediğiniz filmler de sizde bir birikme, bellek oluşturuyor. Zaman içerisinde sizin o karanlık kuyuya attığınız şeyler, izler, renkler, konular, insanlar, filmler bir süre sonra gün ışığına, "yazarak" çıkmaya başlıyor. Müzik, hakeza fotoğraf sanatıyla çok ilgilenmiştim. O zaman müzik belki de temel uğraşım olabilecekken tamamen edebiyata yöneldim, resim; aynı şekilde. Şunu söyleyebilirim sanatın bir dalı/alanıyla uğraşan bir insanın yaşama süresi içerisinde, başka sanat dallarına ilgi göstermemesi mümkün değil. İnsan bir heykele bakarak bir yazı bile tasarlayabiliyor. Edebiyatın diğer sanat dallarıyla bir anlamda ilişkisi bu. Yani görsellik ve imge dünyasını zenginleştiren bütün sanatların, edebiyatı taşıyan bir yanı olduğunu söyleyebilirim. - Bu imge dünyanızın gelişmesine, yapmış olduğunuz gezilerin büyük katkısı olduğunu söyleyebilir miyiz?- Kesinlikle...Benim edebiyat alanındaki yazınsal yolculuğumda gezilerin çok önemli bir yeri vardı. Çünkü yaptığım bütün gezilerde, küçük bir defter edinmiştim, onu yanımda taşırdım ve nereye gidiyoruz; hemen oranın adını yazardım; mesela, şunu şunu gördüm, şöyle oldu, şu kadar km. kaldı, şu tarihi binalar vardı vs... Çocukluktan beri bunu sürdürürüm; iyi ki böyle bir alışkanlık edinmişim. Bununla birlikte bir de, yapacağım yolculuklardan önce gideceğim o yerle ilgili kitaplar edinirim, okurum; gittiğim yerde oraya ait bir defter açarım, oradaki en eski kitapçıyı bulur, o kentle /yöreyle ilgili yayımlanmış herhangi bir kitap varsa onu edinirim. Bu nedir? İnsanın zenginleşmek için verdiği bir çaba, bir uğraş; bir anlamda, insanı sürekli okumaya yönelten bir uğraş. Tabii ki sanatın özünde bu var. - "Ölüme karşı hayatı savunma biçimi" diyebilir miyiz sanat için?- Tabii, sanatı, ölüme karşı hayatı savunma biçimi olarak da ele alabiliriz. Derler ya "hayat mı sanatı taklit eder, yoksa sanat mı hayatı?" Oysa bence sanat bir savunma biçimi. Sanat iyiyi anlatırken tabii ki kötüyü-olumsuzu da anlatıyor. Edebiyat da bu anlamda en etkileyici kaynak, araç. - Birçok yazınsal türde yazan birisiniz. Neden bunca farklı türde yazıyorsunuz?- Hayatı farklı biçimler, farklı bakış açılarıyla algılamak derdi var ya, bununla birlikte öğrenme gibi bir çabanız da var. Mesela, bir yazar üzerine bir şeyler yazarken veya bir eleştiri, bir inceleme yazısı yazarken de farklı kaynaklardan, pek çok bilgiyi, kendi dağarcığınıza aktarıyorsunuz. Onu daha iyi öğrenmek, daha iyi kavramak için böyle bir çaba içinde oluyorsunuz. O anlamda belki, farklı yazınsal türler arasında dolaşmanın getirdiği bir zenginlik var. İnceleme , eleştiri türleriyle başladım, yetinmemenin arkasından da denemeler, öyküler yazdım, yakında roman çalışmalarım yayımlanacak. Farklı türlerde yazarsanız giderek daha da zenginleşen bir yazı dünyanız, birikiminiz oluyor. - Resimle de uğraştığınızı biliyoruz...- Evet, çok sevdiğim yazarların portrelerini çizdiğimi hatırlıyorum. Hatta öyle bir kitap tasarlıyorum; kendi yazılarımı, denemelerimi resimlerle süsleyebileceğim bir kitap... Siz hangi alana daha çok emek veriyorsanız, o sizin önünüzü açıyor. Yazmak için göstermiş olduğum aynı emeği, aynı çabayı resme göstermiş olsaydım, resimde başarılı olabilecektim. Ama resmi arka planda tutuyorum, resim benim için bir hobi. Müzikle de ilişkim var ama müzik de bir hobi...

GELENEĞİ BİLMEK

- Birikimden bahsettiniz, yani geleneği bilmenin önemi nedir edebiyatta/sanatta? - Diyelim ki öykü yazıyorsanız ya da o alanda birtakım şeyler yapmak istiyorsanız, sizin Çehov'u bilmeniz, okumanız gerekir, Sait Faik'i bilmeniz gerekir. Tolstoy'u, Balzac'ı okumadan, roman yazmaya kalkışmanız roman sanatını bilmemektir, bir eksiktir. Onların size öğreteceği çok şey olduğu düşüncesindeyim. Çünkü okuyup hesaplaşmanız, öğrenmeniz gerekir, öyle bir geleneği, yüz çevirmeden benimsemiş olmanız gerekir. Yeni bir şeyler ortaya koyabilmek için en azından o insanların ne yaptığını bilmek gerek. Zaten bütün sanatlarda bu böyle. Geleneğe sahip çıkabilmek, onu yarına taşımak için bu, edebiyatta da kaçınılmaz bir şey. - Son kitabınız, aynı zamanda ikinci öykü kitabınız olan "Kar Masalları"ndan bahseder misiniz biraz?..- "Kar Masalları", "Gönlümün Yitik Yurdu" ile aynı yıl yayımlandı. Artarda yayımlamış iki kitap; bir anlamda onların benden çıkmış olmasını istedim. Uzun süredir öyküler yazıyordum, ama yayınlayıp yayınlamamakta biraz tereddüt de etmiştim. Çünkü elimdeki romanların yayımlanabilmesi için bunların da benden çıkması gerektiğini düşündüm. Öykü benim için ilk göz ağrısı, üstelik çok da sevdiğim bir tür. Öykü zaten sürekli yazılabilecek bir tür, hani "bir dönem yazdım artık yazmam" diyebileceğiniz bir şey değil. Belki şiir için bunu diyebilirisiniz, ama öykü için diyemezsiniz. Çünkü hayatınızın her döneminde öykü vardır. Siz, öyküyü her ana yazacakmışsınız gibi dolaşırsınız, bakarsınız, görürsünüz, yaşarsınız ve o yaşam içerisinden "evet şimdi ne var, hangi öyküyü yazacağım" şeklinde bir uyur-gezerlik durumu söz konudur. - "Kar Masalları" neyin öyküsü? - "Kar Masalları", benim yaşadığım, doğduğum, büyüdüğüm coğrafyanın renklerini dile getiriyor. Çünkü ben, onları yazmasaydım duramayacaktım. İlk gençlik yıllarıma kadar Erzurum'da yaşadım ve orası doğu kültürünün, geleneksel sözlü anlatı geleneğinin ve "kar kültürünün" çok baskın olduğu bir ortamdı. Öylesine zengin bir ortamdı ki; kalemi elime alıp yazmaya başladığım anlardan itibaren, ben hep o coğrafyayı, o yaşanmışlığı, o gözlemleri yazmaya yöneldim. Çünkü bir anlamda, bir yazar bir yere (coğrafyaya) aittir, bir kültüre, bir dil ortamına aittir. O aidiyet duygusuydu belki bana "Kar Masalları"nı yazdıran... "Kar" ya da "Masal"ı daha fantezi olsun diye kullanmadım; masal diye ya da kar imgesi diye alıp işlemedim. Çünkü o gerçekten hayatımızın ayrılmaz bir parçasıydı. Hatta düşünce yapımın bir parçasıydı. Çünkü o coğrafyada, o kültür sizi o kadar biçimlendiriyor ki, siz oradan kopup uzaklaştıktan sonra, onun ne anlama geldiğini daha iyi kavrıyorsunuz. Çünkü ömrümün 14 yılını o kentte geçirdim. 18 yaşında Erzurum'dan ayrıldım fakat çocukken 4 yıl İstanbul'da yaşadım. 30 küsur yıldır İstanbulluyum -ki onu bile tam diyemiyorum- demek ki ne kadar çok bir yerde yaşamış olmanız önemli değil. Sizin dil bilincinizin, belleğinizin asıl oluştuğu yer önemlidir. Yani orası bir dağ başı da olabilir, bir köy de, bir kasaba, bir kent de... Bu anlamda benim ömrümün o 14 yıllık zaman dilimi o kentte geçti. Duygu belleğim, dil belleğim, düşünce belleğim o süreçte oluştuğu için ben o kente daha çok bağlandım ve yazarken de orayı yazma gibi bir duyguya kapıldım. Bir anlamda "Kar Masalları", benim o kente olan borcumun bir yansıması olarak da algılanabilir. - Neden "masal"? Size masallar anlatan "hala" dan bahseder misiniz?.. - Doğu toplumlarında halk hikâyeleri, masallar çok yaygındır. Televizyonun olmadığı, radyonun bile çok fazla yaygın olmadığı bir ortamı düşünün; geceleriniz belirli eğlencelerle geçiyor ya da geceleri belli şeylerle doldurmak zorundasınız. Orda da masal çok anlatılırdı. Halam tabii ki çok usta bir masal anlatıcısıydı ve bizim çocukluğumuzun da şenliğiydi aynı zamanda. Bize her geldiğinde ya da biz ona her gittiğimizde, mutlaka defalarca aynı masalı ondan dinlediğimizi hatırlarım, yorulmak bilmeden... O masalların bizde, zaman içerisinde bir birikim, bir bilinç oluşturduğunu gördüm. Yazarken de "şöyle yazayım, böyle yazayım" diye bir duyguya kapılmadım; yazarken ister istemez oradan derleyip toparladıklarınızı, yazdığınız konu ve anlattığınız atmosferin süzgecinden geçirerek yansıtıyorsunuz. Bu da sizin dil belleğinizi, duygu dilinizi, hayata bakışınızı oluşturuyor. Daha çok masallar... Halam o açıdan çok etkileyici olmuştur benim hayatımda.

BİN BİR GECE MASALLARI

- Bin Bir Gece Masalları'ndan bir etkilenmişlik var mı?- Ben ortaokula başladığımda, Bin Bir Gece Masalları'nın kısaltılmış versiyonunu bulmuştum, çok sevmiştim. Çünkü halamın anlattığı masalların tadını bulmuştum. Bir de o zamanlar, "Hayat" dergisinde "Ali Baba ve Kırk Haramiler"in çizgi romanı vardı. Hiç unutmam, kare kare o çizgi roman aklımdadır. Belleği bütünleştiren, müthiş bir şey; halanızın anlattığı masalları dinliyorsunuz, Ali Baba ve Kırk Haramiler çizgi romanını, Bin Bir Gece Masalları'nda gemici Sinbad'ın öyküsünü okuyorsunuz. Masallar, bence okuma belleğinin çok hızlı dönmesini ve kavrama bilincinin çok çabuk gelişmesini sağlayan bir şeydi. Masal dinleme ve daha sonrasında bir de dinlediğiniz masalı anlatma becerisine soyunuyorsunuz. Dinlediğimiz masalları, mahallede kendi aramızda, birbirimize anlatırdık; evcilik oynardık, bazılarımız anne, bazılarımız çocuk, bazılarımız hala, teyze... İşte o hala, teyze, nine rolünü üstlenenler masal anlatırdı. Halamızdan dinlediklerimizi mahalledeki oyunlarımıza taşırdık.- Öykü yazma düşüncesinin arka planında yatan neydi?- Beni öykü yazmaya yönelten, hayatın akıp giderken bize sunduklarını, belleğimizde çok derin izler bırakanları, yaşadığınız bazı olayları, etkilendiğiniz bazı durumları ışık çarpmasıyla, birdenbire anımsıyorsunuz. Ama anımsarken, dönüp olduğu gibi yazmıyorsunuz; bir insanlık durumundan yola çıkıyorsunuz ve başka durumları başka olayların yansılarını da getirip oraya taşıyorsunuz, yeni bir şeye dönüştürüyorsunuz. Yeni bir dil yaratıyorsunuz, yeni bir biçim ortaya çıkarıyorsunuz. İşte yazıda "yaratıcılık" dediğimiz şey bu; yoksa bir olayı alıp, baştan sona anlatsanız, o bir röportaj olur. Ya da bir olayın on karede çekilmiş fotoğrafı veya yarım saatte yapılmış filmi olur. Bu değil, filmde ve fotoğrafta bile siz bir şeyler katıyorsunuz. Yazıda ise başka bir dile dönüştürme eylemini gerçekleştiriyorsunuz. O da belirli bir edebi bakış, bir birikim, neyi, nasıl, niçin anlatmak gerektiğini bilmekten geçiyor. O zaman hayat akıp gidiyor, hayat akıp giderken birçok olay, birçok durum, birçok kesit gözünüzün önünden geçiyor...- Son olarak, sizce yazarlık (Türkiye koşullarında) bir meslek olarak mı değerlendirilmeli yoksa bir hobi mi?

YAZARLIK BİR MESLEK

- Ben yazarlığı bir meslek olarak görme eğilimindeyim. Çünkü iyi veya kötü herhangi bir meslekte, belirli bir işi yapmak için bilgi birikimine ihtiyacınız var. Usta-çırak ilişkisinden geçme gibi bir derdiniz var ve onunla hayatınızı idame ettirme gibi bir çabanız da var. Bugün Türkiye koşullarında eğer ona karşı (yazarlığa) gereken emeği-çabayı gösterirseniz, yazarlığı bir meslek olarak benimseyerek yaşamınızı sürdürebileceğinizi söylemek isterim. Tabii ki meslek olarak bakarken, yazarlığı bir geçim aracı olarak düşünmemek de gerekiyor. Ama sonuçta yazdığınız bir şeyin kitaba dönüşmesi, o kitabın okura ulaşması gibi bir boyutu var bu işin. Bu anlamda yazarlık bir meslek olarak mı benimsenmelidir, yoksa bir hobi midir sorusu sorulabilir. Yazarlık bir hobi değil, yani gelip geçici bir heves değildir. Belirli bir birikim, emek ve çaba ile ancak var olabilecek bir meslektir. Siz her gün bir sporcu gibi, bir müzisyen, bir ressam, bir heykeltıraş gibi çalışarak kendi önünüzü açabilirsiniz. Bir hafta ya da bir ay yazmadığınız, okumadığınız zaman ne kadar zorluklar çekebileceğinizi de görürsünüz. O açıdan yazarlığın da zanaata yakın bir yanı var, onu yadsımamak gerekiyor ve bunun için de sürekli okuyan, araştıran, sürekli yazma dürtüsünü içinde taşıyan birisidir yazar. Yazmanın bir kurtuluş olabileceğini, sağaltıcı bir yanının da olabileceğini, bunun içinde, bunun (yazmanın) cehenneminde yaşayan biri daha iyi bilebilir diye düşünüyorum. Bu işte yetenek, işin yüzde yirmi beşlik kısmı, geri kalan yüzde yetmiş beşlik kısım ise çaba-emek. Kar Masalları/ Feridun Andaç/ Doğan Kitap/ 160 s.

CK, 10.03.2005

İzmir Postası'nın Adamları

18/10/2006 · Kategori: Inceleme

İzmir Postası'nın Adamları


Sevgi ÜNAL

Çok değil; bir kahve taşımı, bir göz kırpışı, bir satır atlayışı önceydi. -Öyle olsun istiyorum- Vakitlerden tozlu bir öğleden sonra - doğuda yollar hiç temiz ve düzgün olmamıştır çünkü, hep tamir hep yenileme- bir otobüsün içinde çıkmışım yola, gidiyorum şehr-i Bitlis'e. O Bitlis ki, hinliğiyle nam salmış da işveli şiirler düzülmüş namına. "Görmek istersen şeytanla iblisi/Çık Dideban'a seyreyle Bitlis'i" Otobüs mola veriyor bir hayvan yerde kanlar içinde. Derken bir mola daha, yine kan yine kurban. Kanlar sürülüyor otobüsün her yerine. Yeniymiş, içindeki yolcuları kem gözlerden korumak için kan dökülürmüş otobüs için. Bir ses de kulağımda; "Merak etme evlat, ateş ona yakın olana dokunmaz," der durur. Kan mı ateş mi derken vardık Bitlis'e, yedik çiğ yumurtaları kafamıza kafamıza. Öğrendik. Âdettenmiş.Yepyeni bir otobüse biniyorum bu sefer Diyarbakır'dan. Yollar bozuk, otobüsler yeni, bir terslik var bu işte, derken; "Sayın yolcularımız, cümleten hayırlı yolculuklar. Yolunuz, bahtınız, cep telefonlarınız, her şeyiniz açık olsun!" diyen gençten bir muavin. Hayırdır inşallah. Açtık her bişeyimizi, düştük yola.


Yolda; "Yanımdaki teyze dürter; Evladım, yi bakem, elma soydum.Talebe misin sen?/Hıı, evet./Ne olcen?/Makinist, tiren sürcem./Eyi eyi, yaveş sür emme!"


Kitabın son cümleleri bunlar. Roman dışındaki bütün kitaplara, dergilere ve gazetelere sondan başlayanlara böyle olur. Vurgunu önce yer, sonra ağız tadıyla okur.

"HİKÂYE YAZMAKTAN ÇOK HİKÂYE OLMAK..."

Yazar, şöyle bir deniz kenarında oturur. Veyahut bir tepeye bakmaktadır içinden derin bir of çekerek. Belki sevmiyordur işini. Hep yazmaktır aslında düşüncesi. "Her şeyi merak eden suskun bir çocuktur ve anlar ki aslında hikâye yazmaktan çok hikâye olmak, hikâyeye karışmak istiyordur."


Otobüs yol alır, gözler hız kazanır, öyküden öyküye atlarken şehirler geçilir, inenler olur, sonra binenler. Yanımdaki teyze dürtmez olur. Yaşlıdır ne de olsa. Uyur. "Öküzün kuyruğu olacağına, tavuğun başı ol," der ve balıklama dalar öykünün içine yolcu. Orada yazarı görür, orada okuru görür, öykü yol olur bir kere, gittikçe içine alır, bırakmaz olur.


Foto Nuri'nin resimli hatıratı anlatır durur: "Rahmetli dedem, bir adamın duruşuna değil bakışlarına inan," derdi. (...) "Gece siperden kim kaçacak akşam içtimasında anlardım. Onca yorgunluğa, bitmişliğe rağmen adamın içinde uçup duran kelebeğin pırıltısı gelir oturur gözlerine. Gece bu çukurdan uçacaktır."


Öykünün içinde bir Hacı peydah olur. Gülüşü hayra (!) yorulur. "Aman Hacı bir daha gülme! Çarşının lagar kapağı açıldı sanki. Yarısı aşınmış koyu dişlerine sarı, yeşil çaputlar bağlamışlar. İhtiyarın ağzı türbe önü gibi. Pas kesmiş dilini yatır saymışlar."

"İKİ YANI KESKİN BIÇAK..."

Yolun sonu; İzmir. Şimdilik. Yepyeni otobüsten her şeyimiz açık iniyoruz. Bu şehir, bu gâvurun dölü, bırakmayacak yakamı, diyorum içimden. Bir Amazon'un kopardığı sağ memesinin yerine koysam kendimi, bu şehir esirger mi kederini benden?"İzmir Postası'nın Adamları" elimde. Ahmet Büke'den. Yazgım onu okumakmış yollar izler boyu. Çıkıp başka bir şey desem. Yok, hayır, olmayacak. Yazarın peşisıra karışıveriyorum ben de öyküye. "Evlat, bu bizim yazgımızdır. Dedem zincir ve kilidin içinden geliyordu. Demire tutsak olması onun sırrına ermesini de sağladı aynı zamanda. İki yanı keskin bıçak gibidir hayatımız. Zincirlenen de zincirleyen de bizim ruhumuzun iki yarım elmasıdır!"Elmam ikiden fazla parçaya bölündüğünde almıştım kitabı elime. Yazmak mı? Bak işte onu sormayacaktınız. Kendime en uzak olduğum zamanda, yazıya yaklaşmaktı kurtuluşum. Bu kitabı da ne mutlu ki Antakya'da duymuş, Ankara'da almış, Diyarbakır-İzmir yollarında okumuşum. sevgiunalhotmail.com


İzmir Postası'nın Adamları/ Ahmet Büke/ Kanat Yayınları/ Eylül 2004/ 130 s.
CK, 02.03.2006

Ahmet Büke'den "İzmir Postası'nın Adamları"
Nefretin yok edemediği...

Ahmet Büke, İzmir Postası'nın Adamları'nda insan ömrünün çeşitli evrelerini, her birini kendine has handikapları, çalkantıları, pişmanlıkları, acı tatlı olaylarıyla, kısacası insanın türlü hallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İçimize ayna tutuyor ki, söylenmedik söz kalmasın.

Erhan CEYLAN

İzmir Postası'nın Adamları, acıları, sevinçleri, hırsları, kahramanlıkları, alçaklıklarıyla bütün bir insanlığın aynı tren garında buluşmasının hikâyesidir diyebiliriz bir bakıma. Sıradan insanların pek de sıradan olmayan hikâyeleridir bunlar. Kahramanların başlarına gelen olaylar bizi rahatsız eder, üzer, huzurumuzu kaçırır; hatta zaman zaman mide bulandırıcıdır. Rahatsız oluruz, çünkü, olayların içinde kendimizi veya bir yakınımızı bulabiliriz pekâlâ. İç içe yaşadığımız insanları ve olayları yüzeysel bir bakışla, göründüğü kadarıyla değerlendiririz, arkasını, derinde olanı fark etme zahmetine katlanmayız çoğu zaman, ya da; biliriz de bilmezden geliriz; yüzleşmekten korkarız çünkü... Kutsal aile kavramını, aile içi ilişkilerin dışarıdan kolay kolay görülemeyen yüzünü sorgulayan "Kara Erik Yazı" adlı hikâye karşılıyor ilkin bizi. Aynı çatı altında sürüp giden, buluşmayan, bölüşmeyen, kesişmeyen yaşamlar; bunun doğal sonucu olarak, öteki öykülerde de karşımıza dikilen nefret, şiddet, sevgisizlik, mide bulandıran olaylar sarmalında gitgide büyüyen yalnızlığının yaralarını saramayan insanlar. Savaşacak gücü kendinde bulamayan birey, akışa bırakacaktır kendini. Giderek durağanlaşan, renksizleşen hayattan bir kopuş, vazgeçiş, teslim oluş süreci başlayacaktır kaçınılmaz olarak. Üretkenliğini, yaratıcılığını, insan olma bilincini yitirecek; kendisine dayatılan başka hayatları yaşamak zorunda bırakılacaktır.Hikâyenin ana karakteri Hala ve günlüklerini kaydettiği "mavi defteri" etrafında dönmektedir olaylar. Bu defter, anlatıcının da belirttiği gibi, ailenin gayriresmi tarihidir aynı zamanda. Hala'nın esrarengiz bir şekilde ölümü -cesedi bulunamamıştır- ile başlayan esrarengiz olaylar, anlatıcının babası Selim'in ani ölümünün ardından daha kırkı çıkmadan mezarının esrarengiz bir şekilde açılması/eşelenmesiyle devam eder. Sonuçta da hemen hemen eşzamanlı olarak, mavi defterin sonuna bir yaprak eklenmesiyle son bulur (mu?)
YAŞAMDAN KOPUŞ
Hala, nedeni anlaşılamayan bir şekilde, babası Nalbant Asım'ın ölümünün ardından, gizlice gözlerini çıkarmış, odasında sakladığı bir kavanozun içine koymuştur. Mavi deftere eklenen sayfadaki şu cümle, Nalbant Asım'ın akıbetinden Selim'in de kaçamadığını göstermektedir: "Sonsuza kadar birbirinize bakın şimdi. Göz kapaklarınız bile yok utancınızı örtecek". Selim'in gözleri de kavanozdaki yerini almış olmaktadır böylece. Peki nedir bu ritüelin anlamı? Kanlarını taşıdığı bu iki erkeğin gözlerini çıkarıp aynı kavanozda saklamasının ardında yatan nedir? İlk akla gelen nefret, iğrenme... Peki nasıl olur da insan babasından, öz kardeşinden böylesine nefret edebilir ? Bunun yanıtını günlüğün son sayfasındaki şu cümle veriyor : "Sizin terli soluklarınızı vücudumdan hiç yıkayamadım". Yazar bu hikâyede Türk toplumunda hayli yaygın olmasına rağmen daha yeni yeni su yüzüne çıkmaya başlayan bir gerçeğe, cinsel sapkınlığa vurgu yapıyor: Aile içi cinsel şiddet; yaygın kullanımıyla ensest! Bu olaylardan örselenen, bir başka kadının, Selim'in karısının yaşamdan kopuşu, sürekli bulutları seyreder oluşuyla anlatılıyor. Polisler tarafından götürülen ama döndüğünde artık aynı insan olmayan komşu kızın dramı, farklı şekillerde olsa da anneninkiyle kesişmektedir: Örselenen, aşağılanan kadın cinselliği... Bir başka açıdan baktığımızda, Hala'nın yaşamdan, insanlardan nefret derecesinde uzak oluşu bağlamında bir ölü sever olduğunu (nekrofili değil) düşündürtecek belirtiler de yok değil.. Örneğin: Selim doğduğu gece onu "ölü bir balığa benzetmesi ", köşedeki ev yandığında yanan tahtaların kokusundan şehevi bir haz almış olması, göz çıkarma ritüeli...bütün bunlar yaşayana, canlı olana tahammül edemeyişin bir dışavurumudur aynı zamanda. Yazar, okuru birazcık zorlamak için olsa gerek, birtakım muammalar bırakmış; bu, hikâyeyi daha da çekici hale getiriyor. Bu ilk hikâye, ötekiler hakkında ipuçları da vermektedir okuyucuya. Kahramanları yerleşik değerlere uyum sağlayamayan, kendini pis işlerin içinde bulan, çatışma noktasına geldiğinde maddi/manevi şiddet uygulamaktan kaçınmayan, içimizden insanların hikâyelerini görüyoruz. Şiddet sıklıkla çıkıyor karşımıza. Kahramanlar, şiddetle yoğrulmuş ilişkilerin bazen etken bazen edilgin tarafıdırlar. Bireyin yerleşik değerlerle çatışmasını, fakat güçsüz olduğu için baş edemeyişini ve kurtuluş olarak ölümü seçişini görürüz. "Clark Fehim'in Fena Sonu" adlı hikâyede Fehim'in yolu Zeliha adlı bir kızla kesişmiştir bir şekilde. Herkese kardeşi diye tanıtmıştır onu. Sonunda Zeliha'ya âşık olur. Fakat raconda "kardeşim" dediği bir kıza kötü gözle bakmak yoktur. Hatta düşüncesi bile yanlış, dahası kirlidir. "Ben günahkârım, olmayacak bir aşka düştüm, kendime bile anlatamıyorum," diyerek açıklayacaktır içine düştüğü pis durumu. Bocalar, fakat bir çıkış bulamaz. Güçsüzlüğünün, çaresizliğinin sebebiymiş gibi, sevdiği kadının penceresine kurşun sıkar; şiddet uygular. Son kertede şiddetin namlusu kendine dönecektir...
ANA TEMA: ÖLÜM...
Hemen hemen bütün hikâyelerde ölüm ana temadır. Çekmeden, çektirmeden, kolayca ölüverir insanlar. Rakıya buz almaya gider gibi... Kimisi de sırra kadem basar ki; ölümden acıdır. Onlar yaşarken de kimse farkında değildir zaten... İhtiyaç duyduğumuzda çağırdığımız, sonra unuttuğumuz... Kiminin başucunda bir kedi bulunur son nefesini verirken, kiminin klarnet veya tütün sarısı bir mendil... Ölümleri bir acınma, dövünme duygusuyla değil, sevgiyle, dostlukla paylaşılan anların buruk bir sevinçle hatırlanacağı dönüm noktası olarak kabul etmemiz gerektiğini görürüz. İzmir Postası 'nın Adamları'yla tarihte bir yolculuğa çıkıyoruz zaman zaman. Bu öyle keyifli bir yolculuk olmayacaktır fakat. Siyasi entrikalarla dolu çalkantılı bir dönemde, acılı, sancılı bir kuşağın var olma mücadelesinin şiddet bağlamında el alındığı bu hikâyede ("Yüz Elli İkilikler") aynı safta yer alan iki dava adamının arasında gelişen dostluk anlatılmaktadır. Kendi menfaatlarından başka bir şey düşünmeyen egemen güçlerin, kirli işlerinin üstünü örtmek için ilerici, yurtsever insanları, vatan haini yaftası altında, yine kendisi gibi ikiyüzlü işbirlikçilerine kırdırdığı o günlerde, askeri darbecilerin dar ağaçlarında sallandırılan vicdanlardır aynı zamanda. Rejimler yıkılır, diktatörler bir gün devrilir; asıl sorgulanmak istenen şudur: İnançları uğrunda canlarını veren o insanlar (ilericiler, yurtseverler) boşuna mı öldüler? Onların mücadelesi kalanların yüreklerinde, belleklerinde bir tortu bırakabilmiş midir? Ölüm bir son mudur?Hayatın dönüşen, dönüştüren; dönüştürürken yıkan, bozan yüzü. Yitirdiklerimizin yerini başka bir şeyle doldurmaya çalışırken bir türlü yerli yerine oturmayan parçalar. Ritim bozulmaya görsün bir kez; bütün orkestra birbirine girer, sazlardan çıkan zavallı bir gürültüdür sadece. Hayatın ritmi bozulduğunda insan nasıl bocalar, nereye gideceğini, nerede duracağını bilemeden duraklar arasında dolaşır durur. Hep yanlış adresler verir danıştığı insanlar. "Kanatları Gümüş...", film oynatıcılığından emekli olunca kendini onulmaz bir boşluğun içinde bulan Dikran'ın hikâyesidir. Ömrü sinema makinesinin başında film söküp takmak, kopan filmleri yapıştırmakla geçmiştir. İşine âşık bu adam, sonunda kendi filmlerini yapmak için çarşı pazar dolaşır, konularını tasarladığı filmlerin sahnelerini hayalinde canlandırır, gözlemler, kaydeder zihnine. Aslında hepimizin hayatından damıtılmış "küçük hikâyelerdir" aynı zamanda bunlar. Bu arada başına olmadık işler gelir. Sonra da bu hikâyeleri-kendince filmleri- klarneti eşliğinde, kendi gibi birer tutunamayan olan mütevazı seyircilerine aktarır. Böylece, her gün yenilenmekte, bu sayede hayata tutunabilmekte, yalnızlığını biraz da olsa paylaşabileceği insanlar arasında hem de kendi sinemasını yapabildiği için mutlu; yeni umutlar çoğaltmaktadır.
YALNIZLIKTAN KURTULMAK
Yalnızlık en büyük belasıdır insanların. Kurtulmak için ne mi yaparlar? Kendileri gibi yalnızları buldukları için, bölünecek yerde inadına çoğalır yalnızlıkları. Birbirlerini severler elbet, ta ki; en büyük yalnızlık ölüm ayırana kadar. Hayatın pisliği, acımasızlığı, yanında güzel yanlarını da es geçmeyen hikâyeler bunlar: İnsanı sevmeyi, doğayı, hayvanları, denizi sevmeyi, paylaşmayı bilen insanların hikâyeleri. Sevgisizliğin, nefretin, şiddetin karşısında bunalan, çıkmaza düşen; fakat yine de yaşama arzusuyla dolu sıradan insanlar; hemen yanımızda bitiveren, vapurda, minibüste yan yana oturduğumuz, otobüsün askılarını ararken ellerine değdiğimiz, küfürleştiğimiz... İnsanın insana verebileceği en güzel hediye olan sevgi, bir sarı mendilde, bir yavru kedinin gözlerinde somutlaşır. Hayatı fazla ciddiye almayan, inceden alay eden, bugünü, hatta ânı yaşamayı meslek edinmiş insanlar da buluruz bu hikâyelerde. Bazen yaşadığımız olayların düş mü gerçek mi olduğunu ayırt etmekte zorlanırız. Bazen de "Keşke rüya olsa bütün bunlar" dediğimiz de olur, "Sürpriz Yumurtlar" hikâyesinde olduğu gibi. Zihnimizin bize oyun oynadığını düşündüğümüz bir anda gerçeği tüm çıplaklığıyla etimizde duyarız.Yaşadığımız sıkıntıların kaynağını bilemeyiz çoğu zaman. Çağımızın insanı gitgide, hayattan daha az zevk almakta, mutsuzlaşmaktadır. Dünyanın globalleşmesiyle birlikte, önceden çok uzağında olduğunu sandığı problemleri birdenbire kendi içinde, etinde hisseden insan çaresizdir. Kaçacak, saklanacak yer kalmamıştır. Irak'ta, Afganistan'da, İrlanda'da patlayan bombalar artık sofralarımızda, yatak odalarımızın içinde, bir kafede yorgunluk çayı içerken ya da masa başında çalışırken içimizde, yüreğimizde patlamaktadır. Dünyanın çılgınlığından, insanların sevgisizliğinden, kaba sabalığından bunalan birey, bir dünya yaratıp kendini oraya hapsetmekte, mutsuzluğunu insanlardan kaçıp kendi içine kapanarak yenebileceğini sanmaktadır. Basit, sıradan, sorumluluk getirmeyen, kafa yormayı gerektirmeyen uğraşlarla avunmaya çalışmaktadır. Hangimizin unutamadığı çocukluk anılarımız yoktur? Hangimiz o günlere bir yolculuk yapmak istemeyiz? Büke'nin hikâyelerinin bazısında da, çocukluğun sevinçli, hüzünlü hatta gülünç yüzünü görürüz. Ahmet Büke, İzmir Postası'nın Adamları'nda insan ömrünün çeşitli evrelerini, her birini kendine has handikapları, çalkantıları, pişmanlıkları, acı tatlı olaylarıyla, kısacası insanın türlü hallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İçimize ayna tutuyor ki; söylenmedik söz kalmasın. İzmir Postası'nın Adamları/Ahmet Büke /Kanat Kitap/ 136 s.
CK, 07.04.2005

Mustafa Sancar'dan bir öykü bir roman

İnsan acılarından damıtılanlar

Mustafa Sancar, iyi bir gözlemci, insanın iç dünyasını çözümleyen iyi bir anlatıcı. Son yıllarda yaşanan insanlık acılarını, yaşadığı çevrelerde gözlemleyerek başarıyla yansıtıyor. Akıcı, insanı sarıp sarmalayan bir dili var. İnsanı ayakta tutan etkenleri çok iyi özümseyerek tanıtıyor.

Hasan AKARSU

Yazar Mustafa Sancar, 1955 Urfa- Siverek doğumlu. İlkokulu, ortaokulu, liseyi Siverek'te okur. 1976'dan beri Çorlu'da yaşamını sürdürür. Şimdiye değin iki kitabı yayımlanır: Dünya Gözlü Sevgili (Uzun Öykü), Palyaço'nun Ayna Sığınağı (Roman).

DÜNYA GÖZLÜ SEVGİLİ

Dünya Gözlü Sevgili için uzun öykü denilse de roman olduğunu söyleyebiliriz. Bu yapıtında yazar, anlatıcının sevgilisini arayışını yansıtıyor. Anlatıcı, yıllarca aradığı sevgilisini buluyor mu? Urfa yöresinden çıkıp dünyayı gezerek gördüklerini, duyumsadıklarını anlatıyor bize. Otomatik silah seslerinden sonra alanda, kanlar içinde yatan iki ölü, kan davaları, Nemrut'taki Tanrılar... Bir güvercinle uçuyor düşler ülkesine. Roma'da yüzyıllar önce yaşananları düşlüyor, Sezar'ı anımsıyor, geçinmek için etlerini satan kadınları gözlüyor. Afrika'yı geziyor, bitkin, yılgın insanları görüyor. Sevgilisinin de onların arasında olabileceğini düşünüyor. Kölelerin acılarını, köle ticaretini, kendisinin de köle olarak satılıp Afrika içlerine götürüldüğünü, misyonerlerin gittikçe zenginleştiklerini, sömürünün arttığını belirtiyor ve sevgilisine seslenirken misyonerleri kınıyor: "...Lanet olsun onların bu onursuz düzenine, aşkı kabul etmeyen yüreklerine lanetler olsun! Sevgili... Yüreğimde tütüyorsun burada. Seni öylesine özledim ki...Acılar içindeyim ve öyle yorgun; öyle de çok uykum var ki, anlatılır gibi değil. Gece ayazında ağrıyan sırtımı toprağa veriyorum. Ayışığı yok. Gökyüzü yıldız dolu. Göz kapaklarım kayan bir yıldızın gittiği yerde kapanıyor..." (s.17) Anlatıcı, avcıdan kurtulan karaca ile özdeş tutuyor kendini. Bir Yörük ananın hazırladığı azık torbasını alıp Akdeniz'e iniyor. Genç kaçaklarla karşılaşıyor, yine sevgilisini anımsıyor: "...Ey sevgili; Yüreğim senin sevdana bağlanalı bu yaşlardayım işte. Bu delişmen çağlarda seni aramaya çıkmıştım. Bir gün, bir yerde, hiç olmazsa elini tutabilmek; gözlerinin okyanusunda bir damla olabilme umuduyla ne çok acılı zamanlar yaşadım...Bırak açlığı, bilek kanatan köle zincirleri bile dizginleyemedi sana tutkumu..." (s.26) Bir kasabaya varıyor sonra, halini görüp acıyanlar ona yardım ediyorlar. Bir çadırda arslanla gösteri yapan ailenin dramına tanık oluyor. Kızılderililerin, kötü beyaz adamlarla savaşlarını düşünüyor. Kızılderili çadırlarına konuk olarak gidiyor, onlarla birlikte göç ediyor. Kış koşullarında ölenlere üzülüyor. Kurulan Kızılderili köyünde yaşananları, Ganj Nehri'nin kıyılarını düşleyip anlatıyor sevgilisine. Himalayalar'a çıkıyor, tapınaklara giriyor: "...Ha buldum ha bulacağım diye seni çok aradım bu renk ve yontular ülkesinde. En çok kırmızıyı tanıdım, bir de maviyi...Kırmızı önce güneşteydi, sonra gülde; yoksulluktaydı kırmızı, açlıktaydı...Küllerden sonra Ganj'ın griliğine atılan karanfildeydi veya iki damla kanındaydı serçenin toprağa düşen!... Şimdi nerdesin sevgili? Hangi rengin özünde, hangi kuşun anaç kanadındasın? Uzak zamanların hangi boyutunda, hangi bulutun yağmurusun yüreğe akan? Yoksa, yoksul bir dostun fırın önünde avucunda mısın ekmeğine açılan, neredesin?..." (s.43) Dağlarda gezerek bir çöle ulaşıyor sonunda. Bulduğu bir kervansaraya sığınıyor. Oradaki yaşantılara tanık oluyor. Yabancılaşmadan uzak, insan sıcaklıklarını, dostlukları seviyor. Hancı Nubar'ı ve acılarını tanıdıkça, çocukluğunu anımsıyor. Kardeşi Zeliha'yı, annesini ve köylere giderek günlerce dönmeyen, çerçicilik yapan babasını unutamıyor. Bir gün babasının cenazesinin getirilişini, mallarını alan hırsızların başını da taşla ezerek öldürmelerini, askerliğini, Yemen'e gidişini, döndüğünde annesinin de öldüğünü, kardeşi Zeliha'nın komşu köyde bir adama para karşılığı satıldığını, iki yıl sonra da ince hastalıktan öldüğünü vb.Anlatıcının okyanus gözlü sevgiliyle buluşma özlemi sürüyor. Kervansaray'dan ayrılıp yollara düşüyor yine. Bir sabahçı kahvesinde sunulan çayı içiyor, gezintiye çıkıyor. Çeşme başında gördüğü yaşlı kadın eve gidip ona yiyecek paketi hazırlayıp getiriyor. Bu kasabada, genelevden kurtardığı kadınla yaşayan bir ayağı kesik adamı tanıyor. Çöplükte şeytandır diye çocuklar tarafından taşlanıp yaralanıyor. Bir yaşlı adam onu hamamına götürüp temizlenmesini sağlıyor. Sevgilisini bulamayınca oradan da ayrılıyor ve bir tren istasyonuna ulaşıyor. Yakındaki bir kulübeye sığınıyor, kargalarla birlikte yaşıyor. İstasyon görevlilerinin yardımını görüyor. Bir gün sevgilisinin bu istasyona geleceğine inanıyor. Trenle kasabaya getirilen şehit askerlerin cenazelerini görüyor, kardeşin kardeşi kırmasını kınıyor. Zorlu bir kışta, bu kez trene binip İstanbul'a gidiyor. Ekmek arası balık yiyenleri, gece sarhoş dolaşanları görüyor, sunulan içkiyi içmeyince sarhoşun sözlerini dinliyor: "...Neden, neden içmiyorsun ihtiyar? Yoksa, şarabın ve İstanbul'un güzelliğinden şüphen mi var?...Durmadan bağırıyordu denize. Birden döndü, hızla yanımdan geçip gitti orta yerde durdu, bağırdı: Baksana kar yağıyor, düğün var bu gece, dedi. Şarap günahından arınıyor: Çünkü İstanbul gelin oluyor! Kutlaman gerek bunu ihtiyar. İstanbul bu gece yeniden aklanıyor! Herkes içmeli...Herkes içmeli...Herkes..." (s.96) Anlatıcı, geceyi sığındığı kayıkta geçiriyor. İnsanların acımasızlığına tanık oluyor bu kentte. Çöplükte dolaşırken yakındaki bir ev sahibi onu evine konuk ediyor, yıkanıp arınmasını sağlıyor, karnını doyuruyor. Sevgilisini birlikte aramalarını öneriyor. O evden habersizce kaçıyor, yine dağlara çıkıyor. Bundan sonra, sevgilisini bulma umudunu yitiriyor. Bir akasya ağacının altında, kardeşi Zeliha'nın mezarını buluyor ve yine sevgilisine sesleniyor: "...Sevgili! Yoruldum artık. Ömür merdiveninin son basamağına geldim diye bir his var içimde nedense...Ne gidebileceğim bir yer ne de derman kaldı dizlerimde sana gelecek. Aslında mutluyum da; kardeşime kavuşmam, dünya gözüyle yeğenimi, onun gül yüzlü çocuğunu görmem az bir şey mi? Sen istersen burada da buluşabiliriz... Sana anlatacak öyle çok şeyim var ki... Gelsen de dinlesen kuş kanadının sesinden bile ürken karaca yüreğimin ağlatısını..." (s.121) Gelen bir ses ona, sevgilinin adalet olduğunu sesleniyor sonunda. Yeryüzünde adaleti aramanın mutluluğuyla yaşamı sona ererken sevgilisine kavuştuğunu duyumsuyor.Yazar, yalnızca yakın çevresinde, yurdunda yaşananlara tanıklık etmiyor, dünya tarihine bakarak evrende yaşananları da kucaklıyor bu uzun öyküsünde. Bozulmamış insan ilişkilerinin yanında, düzenin getirdiği ilişkilerle yabancılaşan, acımasızlaşan insanı da tanıtıyor ve sevgili uğruna, adalet uğruna savaşım vermenin erdemini yüceltiyor.

PALYAÇONUN AYNA SIĞINAĞI

Bu romanında yazar, yurdumuzun güneydoğusunda ve batısında yaşananları bir aile çevresinde gelişen olaylarla birlikte yansıtıyor. Palyaço Cezmi Aymaz'ın hapiste yaşadıkları, çıktıktan sonra geriye dönüşlerle anlatılıyor. Hapisteki Vişneci Yazar'ın kitabı basıldığı zaman duyduğu sevinci unutamıyor Cezmi. On bir ay onunla aynı koğuşta kalıyor. Çıktığında adını değiştirip Aydoğan oluyor ya da anasının Aydo'su. Yaşlı anasıyla Çorlu'ya yerleşip orada yaşamını sürdürüyor.Çorlu'yu yazarın gözüyle tanımanın mutluluğunu yaşıyoruz. Selvili kahvesinde çaycı Şaban Usta'yı, komşuları Pakize Kadını, seyyar kuruyemiş satıcısı Balkan göçmeni Efrayim Dayı'yı, Urfalı Terzi Ömer'i, Meyhaneci Muhsin Abiyi, Balıkçı İlhami'yi, Berber Aydın Ustayı, Bakkal İbrahim Onay'ı vb. Annesi Aygül, Urfa'daki yaşadıklarını anlatıyor oğlu Aydoğan'a. Babası İbrahim Halil'in kaçakçılık sırasında mayın tarlasında öldüğünü, kardeşi Azad'ın Beyaz güvercin ardında dağlara kaçtığını, hiçbir haber alınamadığını, kızkardeşi Duçem'i, Balıklı Göl'de yem sattığı çocukluk günlerini, sonra Vanlı Bedirhan'la on dört yaşında evlendiğini, Adana'ya göç edip yerleştiklerini, Aydoğan üç yaşındayken babasının kan davasından vurulup öldürüldüğünü vb. oradaki yaşantılarını anlatıyor. Aydoğan, Adana'da geçen yılları anımsıyor. Ortaokula giderken bir sirkte çalışıyor, palyaçoluğa özeniyor ve okulu bırakıyor. Semiramis işi bırakınca, patron Aydoğan'ın annesine balıkçı kız olmasını öneriyor. Bir süre bu oyunu oynuyor Aygül Hanım. Sirk Adana'dan taşınınca, onlar da oradan ayrılmak zorunda kalıyorlar. Patron içkici ve kumarcı. Paralarını zamanında ödemediği gibi, Aygül Hanımı kumar borcuna karşılık başkalarına satmaya kalkışıyor. Aydoğan, namuslarına yapılan bu sarkıntılığı sindiremediği için bir kış günü kaçırıp çırılçıplak bırakıp bir ağaca bağlıyor patronu. Sabahleyin donmuş olarak ölüsü bulunuyor. Aydoğan öldürmek niyetinde olmadığını, cezalandırmak istediğini söylese de uzun yıllar hapis yatıyor. Anacığı Aygül, ona yıllarca bakıyor, hiç yalnız bırakmıyor. Hapisten çıkınca da Çorlu'ya yerleşiyorlar. Aydoğan sabıkalı olduğu için iş bulamıyor. Hiçbir gelirleri yok. Geçim sıkıntısından bunalıyor ana oğul. Komşuları Pakize Hanım arada sırada yardımlarına koşuyor. Aygül ananın diktiği çetikleri, çorapları, çalıştığı fabrikada arkadaşlarına satıp parasını getiriyor. Kimi kez de borç para veriyor. Güneydoğu'da terör olayları sürüyor. Aygül ana, kardeşi Azad'ı merak ediyor, yedi sekiz yıldır dağlarda olduğunu düşlüyor. Radyodan zam haberlerini duydukça daha da bunalıyorlar. Aydoğan, badana boya işi arıyor. Omurtak Caddesi'nde geziniyor. Bu sırada tanıdığı Balkan göçmeni Efrayim Efendi'yle konuşuyor. İnsanların yaşadıkları yerlerden koparılmasının acıları yansıyor sözlerinde: "...Ötede kalsaydık bu kadar rezil olmaz, böyle ayaklar altına düşmezdik...Ama burada da kendi vatanımızdayız, kendi dilimizi rahatça konuşuyoruz, karışan yok, gazetemizi okuyor, televizyonumuzu seyrediyoruz. Fakat fakir isen, şerefin, kişiliğin, insanlığın, dilin önemi yok burada. Nasıl desem Aydoğan Efendi, insan lazım nerde yaşarsa yaşasın önce rahat olmalı, hür olmalı...Nasıl desem kızanım, büyüklerimin, babacığımın, anneciğimin, iki ağamın mezarı var orada. Evimiz, ineğimiz, keçimiz, tavuklarımız, ördeklerimiz vardı. Bahçemizde erik ağaçlarımız vardı. Çocukluğum, gençliğim geçti ötede, orayı çok özlüyorum... Sen öyle değil misin kızanım?..." (s.45) Aydoğan, kimi kez Urfalı Terzi Ömer'le dertleşiyor: "...Aydoğan onun gibi düşünmese de hak vermiyor değildi. Anlıyordu onu, Efrayim Dayı da geçmişi arıyordu. Biri Balkan'dan gelmiş, diğeri ülkenin doğusundan. İkisi de topraklarını özlüyordu. Aslında özlenen ne ırmaklar ne de üzüm bağlarıydı. Özlenen geçmişte yarım ve yaralı bıraktıkları ömürleriydi, başka bir kültüre göç etmenin sancısıydı çektikleri...Ve bir çırpıda her şeyi silmek zorunda kalıyordu insan. Ömer Usta'ya ağır geliyordu memleketinden uzak olmak. Annesi de öyle değil miydi?..." (s.76) Aygül ana, oğlunun üzerine titriyor, yemeğini, çayını, kahvesini yapıyor. Kimi kez komşuları Pakize Hanım'a gidip dertleşiyor.

YAZAR OLMA İSTEĞİ...

Anlatıcı, Çorlu Ticaret Borsası'nın çevresini tanıtıyor. Aydoğan, simitçi çocuğun, ufak paralarını sayıp kuşçuya vererek kafesten aldığı bir kuşu özgürlüğüne kavuşturmasına seviniyor. Yazar olmak istiyor, yazarak geçinmeyi düşlüyor ve simitçi çocuk için: "Seni de yazacağım yüreği büyük çocuk, seni de... (s.134) İşte o çocuk, o içinde ışık büyüten çocuk... Ne yaptığını gözlerinle gördün. Küçük bir can kurtarmak için bütün parasını verdi... Zaten onun o hareketini görünce yüreğinin ne denli büyük olduğunu anladım..." (s.138) Akdeniz güneşine özlemle yaşıyorlar Çorlu'da. Aydoğan, palyaçosuna dört yıldır ölüm korkusuyla yaşadığını, bu yaz da evlenmeyi düşünmediğini anlatıyor. Aygül ana, geçmişini anımsayıp "ceylan yazgısı" yaşadığını söylüyor oğluna. Ceylanların yerli yersiz avlanıldıkça, Urfa yöresinden nasıl kaçtıklarını, sonra da o yörenin bozkırlaştığını belirtiyor. Çorlu'da yaşatılan gelenekleri çok beğeniyorlar. Sözgelimi kına gecesi eğlencelerini gördükçe yaşama sevinçleri çoğalıyor. Aydoğan, anasını Adana'ya götüreceğini, babasının mezarını ziyaret edeceklerini söylüyor. Bu özlemle geçiyor günler. Çaycı Şaban Usta'nın yardımıyla bir iş buluyor Aydoğan. Tekirdağ'a Selim'in çeyiz dükkânının açılışına gidiyor. Muratlı Caddesi'nde bulunan dükkânın açılışında palyaço olup çocukları sevindiriyor, ilgi topluyor. Ertesi gün aynı iş için yine gidiyor. Eline geçen parayla biraz olsun rahatlıyorlar. Aydoğan'ın Tekirdağ'daki balıkçı barınağı izlenimlerini şöyle anlatıyor yazar: "...Barınağı çevreleyen balıkçı evlerin atermit kaplı çatıların üzerinde bekleşen pelikanları görünce tuhaflaştı, gitmedi, demir korkuluklara dirseğini verip onları izlemeye başladı. Kendisi gibi onları seyreden başka biri daha orada duruyordu. Adam yan tarafa birinin geldiğini anlayınca dönüp baktı. Eski paltosunun yakasını başının yarısına kadar çekmiş, beyaz sakalı uzamış, yüzü kırış kırış çizgilerle dolu olan biriydi. Aydoğan ona başıyla selam verdi. Adam da sessizce selam verip yüzünü yeniden pelikan kuşlarına çevirdi. "Bu garip kuşların burada bulunması çok enteresan doğrusu" dedi birden Aydoğan. Bu sözler adamı şaşırtmadı. Öylesine dönüp baktı..."İçlerinde yedi sekiz senelik olanı var! " dedi. "Daha kalabalıktılar çoğu öldü." Aydoğan meraklanmıştı, tekrar sordu: "Kim bilir nerelerden gelmişlerdi buraya?" Başka topraklardan sıcak ülkelerden... Her yıl göçüp gelirler... Onları izleyen kirli şapkalı, kirli saçlı, paltolu adam kafasına şişeyi dikmiş, şarap içiyordu..." (s.176-177) Aydoğan, belki aylar sonra ilk kez taze istavrit alarak Çorlu'ya dönüyor. Anası balıkları görünce çok seviniyor, birlikte pişirip yiyorlar. Elleri birazcık olsun rahatlıyor; ama ertesi sabah anasının isteğiyle işkembe çorbası içmek için çıktıklarında caddeden karşıya geçerlerken bir kamyon çarpıyor ikisine de. Anası ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılıyor ve ölüyor. Aydoğan, dünyadaki biricik varlığını yitirdiğine inanmak istemiyor. İkindi vakti Süleymaniye Camisi'nden cenazesi kaldırılıyor ve Çorlu mezarlığında toprağa veriliyor. Geceleyin başsağlığına gelen konuklar, Bahçıvan Kadir'in evinde ağırlanıyor. Cenaze giderlerini, Kadir ile Terzi Ömer karşılıyorlar. Aydoğan birkaç gün hiçbir yerde tutunamıyor. Anasının mezarına gidiyor, onunla konuşuyor mezarı başında. Kar yağıyor bir yandan. Berber Aydın Usta'da tıraş olup eve dönerken kuşçuyu görüyor. Elinden kafesi kaptığı gibi kuşları salıyor, şaşıran kuşçu ona saldırıp alabildiğine dövüyor. Yerden zorla kalkıp yürüyen Aydoğan eve kanlar içinde geliyor, aynanın karşısına geçip palyaço kılığına giriyor. O gecenin sabahında ona yemek getiren Pakize Hanım'ın oğlu Aliş, ölüsüyle karşılaşınca koşup haber veriyor. Polisler, savcı geliyor, tutanak tutuluyor. Ölmeden önce yazdığı notu okuyor savcı: "Bu öykü; toprağından denizler ötesi uzaklıkta, sürüsünü yitirmiş, yorgun, ihtiyar bir pelikanın öyküsüdür aslında." (s.220)Mustafa Sancar, iyi bir gözlemci, insanın iç dünyasını çözümleyen iyi bir anlatıcı. Son yıllarda yaşanan insanlık acılarını, yaşadığı çevrelerde gözlemleyerek başarıyla yansıtıyor. Akıcı, insanı sarıp sarmalayan bir dili var. İnsanı ayakta tutan etkenleri çok iyi özümseyerek tanıtıyor. (*) Dünya Gözlü Sevgili- Mustafa Sancar, Kora Yayın, 2. Baskı 2002Palyaçonun Ayna Sığınağı- Mustafa Sancar, Kora Yayın, 1. Basım 2002

CK, 20.01.2005

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / ALİ ŞAHİN

6/10/2006 · Kategori: Inceleme

"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN


"sonunda bir güzel insan
savaşa savaşa düşürdü
güzel tenini toprağa
'ölüm adın kalleş olsun'!
("Enver Gökçe" adlı şiir, Kırlangıç Yıldızı, Leylâ Şahin, s.62)

"..her biri ayrı bir ses ve renk olan; ve barış,kardeşlik, eşitlik hürriyet;ve bu yüksek değerler için direnişi gündeme getiren..." (L. Şahin) 40 Kuşağı toplumcu şairlerinden Enver Gökçe için yazılmış yukarıdaki dörtlüğün de yer aldığı Kırlangıç Yıldızı'nı ben de 2001 yılı nisanında bir rastlantı ile ele geçirmiş ve okumuştum: "Can Arkadaşım Melal'e, şiirin, dostluğun sonsuzluğunda... 89, 4 Kasım" diye imzalanmış kitabı geri almadan İstanbul'a dönen sahibi unutunca bende kalmış kitap. Kitaplıkta gözüme çarpınca alıp yeniden okudum sindire sindire...10.12.1954 Şavşat doğumlu şairimize yolun yarısında Enver Gökçe Şiir ödülü ikinciliği kazandırmış, yapıtı oluşturan dosya. Bu da şiiri değişik şekilde yeniden irdelememi sağladı, adına düzenlenen ödüle değer görülen yapıt, o çizgiye ne denli bağlı, daha doğrusu şairin kendi deyişiyle O "yüksek değerlere" yaklaşımı da irdelememe yol açtı ve hak ediyor dedim kendi kendime.

İlk kitap için oldukça geç kalınmış diye düşündürüyor insanı, ancak Kitabın kapağında hazır olan 3 kitabından daha söz edilmesi, ödüllerin değerini bir kez daha gündeme getiriyor bence; hiç değilse bu tür çalışmaların kitaplaşmasına vesile oluşturuyor, o bile az şey değil bence...Çıkacağı duyurulan "Ateşte Parmak Uçları", "Mayıs Şarkıları", "Lirika" adlı yapıtlar aradan geçen 15 yılı aşkın süre içinde ya çıkamamış ya da değişik adlarla çıkmış olacak: Çünkü . "Kırlangıç Yıldızı" (1989) adlı yapıtın yayınından sonra "Mayıs Şarkıları"(1989)
ve "Acı Toplayan İpekli Çardak Kuşu" (2000) yayınlanmış diğer iki yapıt ortada yok bilebildiğim kadarıyla. Şair Arif Damar, Leyla Şahin'in Kırlangıç Yıldızı'nın ilk kitabı olmakla birlikte, ilk kitabının yayımlanmasını çokça ertelediği "Ateşte Parmak Uçları" olduğunu belirtiyor.

İlk şiiri henüz 5. sınıfta iken Doğan Kardeş'te yayımlanan Şahin, ortaokulda, "Çevreye Işık", Lisede "yeni Adımlar", Başköy, Direniş vb. dergilerde görünmüş;"Cumhuriyet ve Devrimlerimiz" konulu şiir yarışmasında "Son İkindiler" şiiriyle birincilik aldı. Şiirlerini 1970’li yıllardan itibaren yayınlamaya başladı. 1975-76'da "Türkiye'de Birlik " gazetesinde çalışarak köşe yazıları yazmış, 1977-87 arasında dergilerde az görülmüş, Sesimiz, Türkiye Yazıları, Güney, Kıyı, Yeni Olgu, Demokrat, Karşı Edebiyat, Broy... dergi ve gazetelerinde aralıklarla şiirler yayımlamış, bir yazısında bunları değerlendiren A. Damar; "Bir LŞ var... Genç şairin şiirlerini beğendim ben. Bana göre her yönden kişiliğini buldu o. Yayınlanabilir bunlar, yayınlanmalıdır da." (Devrimci Demokrat, 24 Temmuz 1980) demektedir daha 1980'de... Yine şair Behçet Necatigil, "Gürültü yapmadan diyeceğini diyen soluklu ve yürüklü şiir" diye değerlendirmektedir şairin şiirlerini.

Kitap, 3 bölüm olarak düzenlenmiş: yapıta adını veren "Kırlangıç Yıldızı" bölümünde, "Mektup 1-10" (13-33); "Ölçeksiz Haritalar" bölümünde, "Sevdanın ve Sevincin Adresi 1-3" ve "Ölçeksiz Haritalar 1-2" (37-53); "Menekşe Töreni" bölümünde ise, "Aslıhan", "Aziz Ol", "Aşkın Gülüşü", "Rüzgar Vurgunu", "Camlar Kırıldı", "Güç", "Genciken Ölenin Türküsü" ve "Enver Gökçe" (55-63) adlı şiirler yer alıyor... Ölüm acı, ölüm kalleş... Her yaşta ölüm erken ölümdür oysa ama "Giderim giderim yolum yokuştur/ Bir yanım hasret bir yanım ateştir/ Genciken ölene ölüm zor iştir/ Erir içim usul usul kan gider " (s. 61) diyor türkü formatında yazılmış "Genciken Ölenin Türküsü (s. 61 )"nde...Hasan Hüseyin:

" kolay değil öyle genç ölmek
yeşil bir yaprak gibi yüreği
     koparıp ateşe atmak
          pek öyle kolay değil
hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey
     her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
      yalnız bir bahar çiçeklenir " (Kızılırmak)

diyor ve ekliyor ardından da " elbet bir bildiği var bu çocukların "... "... Şu dünyada bir nesneye / Yanar içim, göynür özüm / Yiğit iken ölenlere / Gök ekini biçmiş gibi” diyen Yunus Emrelerin izinde. İzlek de öyle Halk şiiri tadında: kerpiç ev, zula, gurbet, sıla, göycek bala, sevda, kelepçe, mahpus, hasret, ölüm... Ben çok sevdim, bu türküyü. Songül Karlı da beğenmiş olacak ki, "Yalan" albümüne almış türküyü (Kan Gider, söz: Leyla Şahin - müzik: Lütfü Gültekin). "Baba kerpiç evden aldım zulamı/ Gurbet mi burası yoksa sılamı/ Yitirdim yollarda göyçek balamı/ Erir içim erir erir kül gider // Düşmüşüm ardına güller boyunca / Söylerim sevdamı diller boyunca/ Elimde kelepçe kollar boyunca/ Mahpuslarda yata yata gün gider// Giderim giderim yolum yokuştur/ Bir yanım hasret bir yanım ateştir / Genciken ölene ölüm zor iştir / Erir içim usul usul kan gider" (Genciken Ölenin Türküsü, s. 61)

"Aslıhan"ı birlikte okuyalım: "Ben sana reyhan demem/ yaprak döker, dal olursun/ ben sana aslı demem/ kerem gider lal olursun.// Ben sana balam derim/ canımın içinde bir özgecan olursun." (s. 55)

"Hem hece şiirine yatkınlığı, hem destansı bir soluğu var. Ceyhun Atuf Kansu geleneğinden süzülüp gelen, söylenilen şeylerin yaşanmışlığı duyumsanan lirik özlü, yalın bir şiir." Leyla Şahin'in şiiri. "Kadının tarihsel olarak geç bırakılmış olması onun dizelerinin arasına erkek göğsünün girmesine engel olmuşsa da ruhunda derin yaralar açmış, sevmiş, aşka giden yolda emek de vermişlerdir. Leyla Şahin’in “ Mektup1” adlı şiirinden dizeler buna sadece bir örnek:
“-yolculukların sonu var mı?- / son yolculuk aşk: yıkar gider boynunu,/ ardında ince bir rüzgâr bırakarak” (Betül Tarımar; Erotizm, Kadın ve Aşk). Yine: "(...) bir gemi getirdim kapına: birlikte gidelim./ sen içli, uzun geceli kadınlar için yaratılmışsın,/ uzun sabahlar için/ buğday tarlaları, usulbaşlı geyikler, yollar için.../ göğsüne düşür beni: yeryüzünün şarkılarını dinleyeyim orada/ gecikirsek alıp başını gider aşkın usul ırmağı - küskün -/ dönmez bir daha" (Aşkın Gülüşü, s. 57 ) de bu bağlamda değerlendirilebilecek bir şiir.

80 Kuşağı şairleri; Metin Cengiz (1953), Şükrü Erbaş (1953), Abdülkadir Budak (1952), Şavkar Altınel (1954), Oğuzhan Akay (1955), Roni Margulies (1955), Süha Tuğtepe (1956), Suat Vardal (1957), Orhan Alkaya (1958), Mehmet Yaşın (1958), Akif Kurtuluş (1959), Seyhan Erözçelik (1962), Sami Baydar (1962), Ali Asker Barut (1962) Hakan Savlı (1964), Küçük İskender (1964), Sunay Akın (1962), Akgün Akova (1962), Metin Celal (1961), Turgay Kantürk (1961), Altay Öktem (1964), Turgay Nar (1961), Sefa Kaplan (1956), Vural Bahadır Bayrıl (1962), Gülsüm Akyüz (1949), Ayten Mutlu (1952), Oya Uysal (1952), Arife Kalender Önel (1954), Yelda Karataş (1954), Leyla Şahin (1954), Lale Müldür (1956), Neşe Yaşın (1959), Günseli İnal (1947), Zerrin Taşpınar (1947), Zeynep Uzunbay (1962)... (Feridun Andaç) ile hak ettiği yere oturuyor "kalbim kalbim ekmeğimi böl aşkla paylaştır/
ateşe kömüre mürekkebe yakın kıl beni" diyen şair Leyla Şahin, adına ödül kazandığı Enver Gökçelere yaraşır bir şekilde.
Dönemi değerlendiren Feridun Andaç'ın "Yeni şiir" arayışından ise, daha çok 'yeni söylem'lerin içi boşaltılarak şiir yazılmaya başlanıldı diyebiliriz. Popüler kültürün etkisi, 12 Eylül'le yaşanılan çözülme, yozlaşma şiirin de gelişme kanallarını tıkadı. Bu süreci bir arayış dönemi olarak nitelendirmek daha doğru gibime geliyor. Deyim yerindeyse 'şiir enflasyonu' yaşanılan bir süreç..." dediği dönemde şiiriyle öne çıkabilmiş bir şair Leyla Şahin.

----------------------------------------------------
Leyla ŞAHİN, Kırlangıç Yıldızı, Şiirler, 1989, Papirüs Yayınları, İstanbul, 62s.

Ali ŞAHİN

'Tam İnsan' Atatürk/ Bertan ONARAN

6/10/2006 · Kategori: Inceleme

'Tam İnsan' Atatürk/ Bertan ONARAN

Gazetelerde okumuşsunuzdur: Zıpçıktı bir Amerikalı, Mussolini, Hitler gibi dünyanın paylaşımında görev almış gönüllü katillerle falan yarıştırmış, topu topu bir sayıyla geçirip dünyanın en büyük önderi seçmişti.

Sağ olsun, henüz satılmamış bir Türk aydını, Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı yapılması gerekeni yapmış, elinin altındaki bütün yapıtları tarayarak Büyük Önder'le ilgili en çarpıcı, en sıradan anıları derlemiş. Aslında hepsini anımsatmak isterdim size, ama yerim dar, ister istemez seçeceğim.

''Çankaya'dan Meclis'e gelirken yol üstünde tek bir iğde ağacı varmış; Atatürk , onun önünden geçerken arabasını durdurup iner, selam verirmiş. Neden böyle yaptığı sorulunca: 'Ee' , demiş, 'o, yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az öbür neferler kadar bunun da selama hakkı var.' Bir gün bir de bakıyor, ağaç kesilmiş. Yolu genişletmek için kesmişler. 'Yahu' , diyor, 'bana sorsaydınız o ağacı kurtaracak yol bulurdum.' Sonra dayanamıyor, arabaya biniyor, sürücüyle arkadaşının önünde, hüngür hüngür ağlıyor.''

***

''Söğütözü'nde dinlenmeyi pek severmiş: 'Ah, şurada bir kulübem olsa' dermiş. 'İyi de kulübe yapılırken buradaki ağaçlar ne alacak?' 'Aman Paşam, bunlar söğüt ağacı, o gönülsüz ağaçtır, söker başka yere dikeriz, mutlaka tutar.' Bir an düşünmüş, sonra: 'Buradaki ağaçları kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, tuttuklarını göreceğim, o zaman kulübenin yapımına izin veririm.'

Bir gün tarım mühendisi Tahsin Coşkan 'ı yanına alıp bir yere götürür, buraya giderini kendi cebinden karşılayarak bir orman çiftliği kurmak istediğini söyler: Gösterdiği yer bataklıktır, sivrisinek kaynamaktadır, hayvan leşleriyle doludur. Coşkan, olmaz der; Atatürk de: 'Ben en zorunu yapayım da siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız' diye yanıtlar. 'Burası yurt toprağıdır, yazgısına bırakamayız.' Ve o bataklığa çam, akasya, köknar diktirir. Bir üretimlik kurdurmuştur, süt ürünleri sağlamaktadır; 25 Mayıs 1933'te, yine kendi cebinden, Ankara halkını trenlere bindirtir, oraya getirtir, gerçek bir şenlik düzenler: Türkiye tarihinin ilk Çevre Günü kutlanır. Dahası, orada hiçbir şey bitmez diyen tarım mühendisi Coşkan'ı ve daha başka uzmanları neden dinlemediğini soran arkadaşı Nebizade' ye şunları anlatır: 'Coşkan'ın yanıtından sonra kılık değiştirip Çankaya'dan kaçtım, buraya geldim. Köylüler beni tanımadılar. Burada ağaç bitip bitmeyeceğini bana nasıl kanıtlarsınız diye sordum. Bana bir testi su, kazma kürek verdiler. Şurayı kazıp testiyi iyice göm, iki gün sonra gel, biz sana olup biteni söyleriz.' O iki günün Çankaya'da nasıl geçtiğini bir ben bilirim, bir de Tanrı. İki gün sonra gittim, testiyi çıkardım, içindeki su bitmişti. Köylüler, 'Ağa' , dediler, 'testide su kalmamış, demek toprak suyu emiyor, bakma üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş, buraya ne ekersen biçersin.' Dolayısıyla, Coşkan'ın olumsuz durum bildirisi geldiğinde ben çoktan işe koyulmuştum.'

***

Ve en güzeli, her şey ortaya çıktıktan sonra, orman çiftliğinin başına Coşkan'ı getirir.

Yıl 1914; Anafartalar'da gündüz yer yerinden oynuyor. Güzelim Türk çocukları yurdumuzu bize armağan etmek için gözlerini kırpmadan can veriyorlar, etleri kemikleri havaya savruluyor. Bir tek iğde ağacına ağlayan adam, geceleri çadırında, kandil ışığında kitap okuyor. Okuduğu, Macar Türkbilimci Nemet ile Fransız Türkbilimci Devin 'in Türk dilini inceleyen yapıtları; savaşın ortasında neden bunları okuduğunu sorana verdiği yanıta bakın: 'Savaştan sonra bu dilin değişmesi gerekiyor, onu saptamaya çalışıyorum.'

Bu kez 1916'dayız; Güneydoğu'da çarpışıyor; Bitlis'te, yaveri İzzettin Çalışlar 'ı çağırıp elindeki deftere yazdırıyor: 'Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınını özgürlüğe kavuşturmak, ona erkeğiyle aynı hakları sağlamaktır."

Biliyorsunuz, dini imanı para olanlar, buna benzer binlerce örnek saysanız, ''İyi ama ülke neyle çekilip çevrilecek'' diye sorarlar. Anlamak isteyenler için Sayın Kalıpçı'dan bir bilgi daha alacağım: 1919'da, yıkımın göbeğinde, bir sterlin 605 kuruş; 1938'de, 19 yıl sonra, 616 kuruş. 19 yılda topu topu yüzde 8 artmış; ama Mustafa Kemal Atatürk 'ün hastalığının ağırlaşmasından sonra geçen son 4 ayda ise paramızın değer yitirişi tam yüzde 15!

Bütün bunları neye mi borçlu: ''Çocukluğumdan beri elime geçen iki kuruştan birini kitaba vermeseydim bugün yapabildiklerimin hiçbirini yapamazdım.''

İlknur Kalıpçı 'nın bu güzel çalışması bir saptamayla bitiyor:

''İnsanüstü değildi Atatürk.

Tam insandı!''

sbonaran@yahoo/hotmail.com

 

Cumhuriyet 22.02.2006

RIFAT ILGAZ´IN GÖZALTI ANILARI...

6/10/2006 · Kategori: Inceleme

RIFAT ILGAZ´IN GÖZALTI ANILARI...

Turgay KESER

rifat_ilgaz_gozalti_1981_semih_peroy.jpg12 Eylül faşist cuntasının, sesiz sedasız geldiği ilçelerden biri olan Cide'de yaşayan Şair Rıfat Ilgaz'ın kapısı bir gece askerlerce çalınır. O sırada çalışma masasında Yıldız Karayel isimli romanını yazmakta olan Ilgaz, kalkıp kapıyı açınca karşısında bir yığın mavi berelinin ellerinde silahlarla dikildiğini görür.

Bu 1981 yılının 29 Mayıs gecesidir. "Rıfat Ilgaz'ın evi burası mı?" sorusundan sonra mavi bereliler hemen evin içine dalıp yalnız kitap ve gazete müsvetteleriyle dolu odalara dağılırlar. Biraz sonra keskin bir emir gelir; "Hazırlan albaya gideceğiz"
70 yaşındaki ihtiyar yazarın son gözaltısı işte böyle başlar. Fakat o, ta 1940'lardan alışıktır ve deneyimlidir bu ani sorgusuz sualsiz gözaltılara. Onun için önce pijamalarını, üstüne kışlık elbiselerini ve montunu giyer. İhtiyar şair önünde ve arkasındaki postal sesleriyle aşağı indiğinde evin askerler tarafından sarıldığını dehşetle görecektir. Evinde kitaptan başka bir şeyi olmayan ihtiyar bir adamı gözaltına almak için neredeyse bir manga jandarma gelmiştir. İhtiyar şair, bunun basit bir gözaltı değil bir operasyon olduğunu o zaman anlayacaktır. Kendisi alınarak Cide halkına da gözdağı verilmektedir.

Baş papaz yakalandı
Götürüldüğü karakolda kendisi için söylenen "Cide'nin baş papazını yakaladık" lafları kulağına çalınır sık sık. 12 Eylül öncesinde Cide'de tek bir dikkat çekici olay yaşanmamış, kimsenin bir olaydan ötürü burnu bile kanamamıştır. Bir er gelip şairin gözlerini bağlar sonra hiç yaşına başına bakmadan onu ite kaka bir koğuşa sürükler. Kollarını kaldır, ayaklarını aç emirleri çınlar ortalıkta, bunları istenildiği gibi beceremeyen Ilgaz'ı, genç er azarlar ve ayaklarını tekmeler. Fakat ayakta duramayacağını anlayan Ilgaz, gözündeki bağcığı sıyırır ve gidip bir yatağa oturur. Ere de "İstediğini yap ama beni buradan kaldıramazsın" der. Bunun üzerine er gidip onbaşıyı çağırır, onbaşı; "Kalk, herkes gibi sen de dikil" diye buyurur. Ancak Ilgaz inatla yaşından dolayı ayakta duramayacağını söyler, böylece onbaşı da geldiği gibi gider. Çok sonra yan koğuşlardan bir genç kızın sorgusunu duyar Ilgaz; komutan sormaktadır, "Rıfat Ilgaz'ın kitaplarını kim verdi sana. Kimden aldın?" Cevap komutanın aptallığını yüzüne vurur gibidir, "Kitapçılardan" Böylece Ilgaz 12 Eylül faşist cuntasının hiçbir "suçu" olmadığı halde hem kendisini hem de kitaplarını yargıladığını anlar. Kitapları hatta Hababam Sınıfı bile yargılanmaktadır.

"Yaz, sosyalist"
Gece yarısı yeniden postal sesleri, silah takırtıları arasında bir er, gözleri bağlı Ilgaz'ı dürter,"Yürü gidiyoruz". Böylece Cide'den Kastamonu mezbahalarına doğru yolculuk başlar. Gözleri bağlı olsa da Ilgaz çevresini bağcığın altıdan az çok görebilmektedir. Bahçede hava albayı, sağ yanında belediye başkanı, sol yanında bir ağa... Ilgaz bir uzatmalı çavuşla arabaya bindirilir. Omzu üzerinden geride kalan ağalara, beylere bir göz atar. Hepsi de "Bayram namazından çıkmış kadar keyifliydiler. Ya da bir düğün şölenindelermiş gibi... Ağızları kulaklarında." Onlar gözaltına alınanların Cide'ye yol ve liman istediğini biliyorlardı. Ve bütün bunlar onların çıkarına dokunuyordu. Rıfat Ilgaz başta olmak üzere Cide aydınları ilçenin gelişmesi için yol ve liman istemekteydiler. Buna karşı çıkan ağalar tutuklulara bakarken işte bu yüzden utku içinde şişinmekteydiler. Ilgaz ve yanındakileri Kastamonu'ya sorguya götürülür. Sonra da o günlerde kullanılmayan Et Balık Kurumu'nun mezbahalarında konaklama yapılır. Böylece çengellere hayvanlardan önce insanlar asılır. Burada da sorular yinelenir, "Adın, soyadın, babanın adı, doğduğun yer." Ilgaz'ın cevabından sonra yine sorar, "Suçun?" Ilgaz şaşırır. "Bunu sizin bilmeniz lazım" der ben nereden bileyim, "Olmaz bir şey yazmam lazım" der katip. Bunun üzerine biraz düşünen Ilgaz o günlerin en korkutucu suçunu söyler; "Yaz. Sosyalist"

Mezbahada dostluk
Sonra yine emirler "Kaldır kollarını. Aç ayaklarını" Yaşlı yazar her seferinde büyük bir çaba ve hüzünle istenilenleri yapar. Ardından Kastamonu mezbahasına tıkarlar hepsini. Orada ihtiyar yazar oturacak olur, bir ses gelir "Yasak" Ilgaz'la gelen tutukluların diğer bir özelliği de, hepsinin beylere ağalara karşı halkı tutan, adil, dürüst memur ve aydınlar olmasıdır. Yanı sıra köylüler ve öğrenciler ve işçiler de vardır. Bir er, oturmasına izin verilmeyen ihtiyar yazarın yanına gelir, "Amca benim nöbetimde oturabilirsin. Gözlerini de aç istersen" der. Sonra inanamaz bir bakışla Ilgaz'ı süzerek "Amca senin yazar olduğunu söylüyorlar doğru mu" diye sorar. Sonra ekler, "Aklım ermiyor. Bu kadar kitabın var da, seni neden getirdiler?" Er Samsunlu Azem'dir Ilgaz'la dost olur.

Ve özgürlük
Sonunda Ilgaz sorguya alınır, böylece neden suçlandığını da anlamış olur. "Anlat" der bu sefer albay, "Moskova'ya gittiğini, TKP'li olduğunu" Cide halkının gözleri önünden asılmaya götürülür gibi, gözleri bağlı olarak geçirilen Ilgaz "İstanbul'da I. Şube'deki dosyalarda benimle ilgili yeterince bilgi var sanırım. Nerelere, niçin gittiğim, ne yaptığım. Hangi kitaptan tutuklandığım. Bunların hesabını verdim ben. Çok aflar çıktı suçlarımın üzerinden" diyerek albayı cevaplar. Sonraki soru Cide'ye niçin geldin sorusudur. "Kendi memleketim, niçin gelmeyeyim" der Ilgaz. Ömrünün son yıllarını memleketi Cide'de geçirmek istemiştir yazar. Burada birkaç roman yazmak, mizah öyküleri yazmak ve şiir düşünebilmek istemiştir. Sorgudan sonra Ilgaz Kastamonu mezbahasından alınarak bir sanatoryuma götürülür ve orada iki aylık bir tedavi geçirir. Gözaltı, omuzlarında G3'lerle başında bekleyen erlerle, hastanede sürer. Sonra serbest bırakılır yazar. Böylece 70 yaşındaki yaşlı bir yazarın gözaltına alınma utancı da son bulmuş olur. Romanını yeniden yazmaya döner ama, "Üzerinden çok şeyler, cipler, cemseler, sorgular, cezaevleri, hastaneler, mavi bereliler" geçmiştir şimdi. Rıfat Ilgaz anılarını yazarken öylesine bir iyimserlik ve alçakgönüllülükle anlatır ki olayları, katlandığı eziyetler, hakaretler bir başkasına yapılsa, yaşlı bir adama yapılan bu muameleye utanmıyorlar, dedirtecektir belki de ona.

www.evrensel.net

Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN

6/10/2006 · Kategori: Inceleme

Atatürk'ün Müziğe Bakışı/ A. YALMAN


Aatürk çoksesli müziğin ulusun gelişmesi ve katkıda bulunacağına inanıyordu.

 

'Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'

Atatürk'ün müziğe bakışı

'Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'

AYTAÇ YALMAN

Modern Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın eşsiz lideri, mazlum milletlerin umut ışığı, öldükten sonra da ilkeleri canlı kalabilen Mustafa Kemal Atatürk , kuşkusuz asrın lideri olabilme başarısını gösteren tek devlet adamıdır.

Bugün, yaşadığımız gerçekler karşısında, onun ateşlediği devrimci hareketin ne kadar büyük, ne kadar saygın ve ne kadar onurlu olduğunu daha iyi anlıyor ve onu büyük bir özlemle arıyoruz.

Bugün sizlere büyük Atatürk'ün farklı bir özelliğini, sanata ve kültüre bakışını bir insan ve bir devlet adamı olarak, özellikle müzik konusundaki düşünce ve hizmetlerini ifadeye çalışacağım.

Atatürk'ün genel anlamda müziğe bakışını şekillendiren üç özellik; insan sevgisi, ulus sevgisi ve çağdaşlıktır. Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilen Türk müzik devriminin ancak ulusal değerler korunarak evrensel normlar ile çağdaşlaşabileceği görüşü benimsenmiş ve bu yönde çalışılmıştır. Bugün bu alanda kazandığımız değerler, Cumhuriyetin, ilk yıllarındaki Türk müzik devriminin olumlu sonuçlarıdır.

Atatürk'ün sanata bakışını değerlendirmeden önce Batılılaşma felsefesi üzerindeki düşüncelerine kısaca değinmekte fayda görüyorum.

Atatürk'ün Batılılaşma felsefesi ile sosyologların kültür teorileri arasındaki ayrılık bugün bile tartışılmaktadır. Atatürk'ün inandığı husus; ''Bir toplum kanunlarla, birtakım önlemlerle başka bir kültüre intibak ettirilebilir. Harfleri değişir, şapkası değişir, kılık kıyafeti değişir, fabrikaları yapılır, senfoni orkestraları kurulur, böylece toplum Batılılaşır.'' Fakat sosyologlar Emil Durkheim ve Ziya Gökalp ile başlayan sosyoloji ekolü, ''Bir kültür, bir milletin ruhu gibidir. Organik bir şeydir. Hayat görüşüyle, müziği ile, âdeti ve ananesiyle, ölüsünü mezara gömüşüyle kültür, organik bir bütündür. Nasıl dışarıdan organizmaya bir şey ithal ederseniz onu reddederse, kültür de böyle bir şeydir'' diyorlar. Atatürk gibi düşünen Suat Sinanoğlu gibi düşünürler olduğu gibi, Gökalp gibi düşünen sosyologlar da vardır. (Tarihçilerin kutbu, Halil İnalcık kitabı, söyleşi Emine Çaykara )

Atatürk'ün kültürel değişim ile ilgili görüşlerinden sonra sanata, özellikle müziğe bakışına geçebiliriz. Sanatı ''Güzelliğin anlatımı'' olarak tanımlayan Atatürk, 1933 yılında ünlü 10'uncu Yıl Nutku'nda güzel sanatlar ile ilgili olarak ''Türk milletinin tarihi bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onu yükseltmektir. Bunun içindir ki milletimiz, yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, yaradılıştan gelen zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik ruhunu sürekli ve her türlü vasıta ve tedbirlerle başlayarak geliştirmek milli ülkümüzdür'' demiştir. Atatürk, ulusal ruhumuzda var olduğunu çok iyi bildiği sanat inceliğinin büyük eserler ortaya koyacak güçte olduğuna inanıyor ve bunu her fırsatta ifade ediyordu. Çağdaş klasik müziğin kurumsallaşmasının öncüsü büyük Atatürk, ''Bir ulusun değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği algılayabilmesidir'' demek suretiyle müziğe bakışını çok veciz bir şekilde ifade etmiştir. 1924 yılında İzmir Kız Öğretmen Okulu öğrencilerini ziyareti sırasında yaptığı konuşmada müziği insan hayatı ile eşdeğer tutuyor, ancak seçilen müziğin türü üzerinde düşünülmesi gerektiğini vurgulayarak adeta evrensel müzik konusundaki düşüncelerinin ilk ipuçlarını veriyordu. Nitekim 1928 yılında temel tercihinin çoksesli Batı müziği olduğunu vurguluyordu.

Rumeli türkülerinden klasik Batı müziğine

Atatürk, genç yaşlarında Selanik'te dinlediği ve çok sevdiği Rumeli türkülerini ileri yaşlarında bile büyük bir duygusallık içinde beğeni ile dinlemiş ve hüzünlenmiştir. Ancak hayatının özellikle son dönemlerinde saz eserlerini ve fasıl heyetlerini, özellikle nihavent makamındakilerini büyük bir beğeni ile dinlediğini biliyoruz.

Atatürk, bir gün Antalya'ya giderken yolda mola verilir ve kulağına bir türkü sesi gelir. ''Ben bu türküyü çok sevdim, bulun getirin bu türküyü söyleyeni'' der. Küçük bir çoban gelir, Atatürk ''Sesin çok güzel, bana da bir türkü okur musun?'' der. Çoban ''Demirciler demir döğer tunç olur'' türküsünü söyler. Atatürk dalmıştır. ''bis bis'' der, çoban şaşkınlıkla bakar ''Oğlum bis'' der, çoban nazlanmadan gene aynı türküyü okumaya başlar. Atatürk türkü bitince cebinden harçlık çıkarır, uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır. Atatürk'e ''bis bis'' der. Bu espri Atatürk'ün çok hoşuna gitmiştir. (İçimizden Biri Atatürk, Prof. İlknur Güntürkünkalıpçı ) Rumeli türkülerini seven Atatürk'ün Türk sanat müziğine de ilgi duyduğunu, özel treninde Türk sanat müziği eserlerini dinlediğini, ''Atatürk'le bir tren yolculuğu'' isimli albümden öğreniyoruz. Atatürk'ün Sofya'da seyrettiği operanın, üzerinde bıraktığı duygusal ve düşünsel yoğunluğu daha önceki yazılarımda belirtmiştim. Ancak Atatürk'ün en çok sevdiği ve onu çok duygulandıran, belki de hüzünlendiren eser, Tosca operasında Cavaradossi 'nin meşhur aryasıdır. Bu eseri defalarca dinlediğini ve çok sevdiğini sizlerle paylaşmak istedim. Henüz 15 yaşındaki Ferhunde Erkin 'in Çankaya'da verdiği bir konserde Atatürk'ün sözleri, sanata bakışı yanında yaşam mücadelesini ve karakterini çok anlamlı bir şekilde ifade ediyordu. ''İnkılapçıların, bütün dünyaya kafa tutmuşların sofrasındasın. Şimdi öyle bir şey çalacaksın ki, kendimizi dünyaya göğüs gerdiğimiz günlerin havası içinde bulacağız.''

Atatürk, J.S. Bach 'ın Chaconne'sinin ritmik ve sert bir üslup içinde yorumlanmasından memnun kalmıştı o gece. Atatürk'ün klasik müzik ile ilgili bir anısını da Attilâ İlhan 'ın Allahın Süngüleri ''Reis Paşa'' isimli kitabından aynen nakletmek istiyorum. Gecenin karanlığında, Direksiyon Villası'nın alt kat salon pencereleri aydınlık görünüyor; Paşa'nın otomobili, uygun bir yere çekilmiştir; kapıda, Nizamiye nöbetçileri; sakin bir gece: yumuşak, varla yok arası, kar yağıyor; içerden, piyano sesi; dokunaklı, billur damlalar: Frederick Chopin, ''La Tristesse'' . Piyanonun duşları üzerinde, narin ve hafif; besbelli, Fikriye Hanım'ın elleri. Önde o, piyanoya oturmuş; geride, Mustafa Kemal Paşa ve Mithat Bey koltuklara gömülü, onu dinlemektedir: ikisi de, böyle bir ilk geceye uygun, özenli giyinmişler. Fikriye, üzerinde eflatuna çalan, sarmaşık moru robu; boynunda, yaprak yeşili eşarp; mutluluğundan mı, ışığın dağılışından mı, yoksa Chopin'den mi, nedir; fevkalade şık, fevkalade alımlı ve fevkalade kadın görünüyor. Fikriye, parçayı bitirip piyanodan kalkınca; ''Reis Paşa'' ayağa kalktı; genç kadını usulca alkışladı: ''- ... aferin Fikriye... kulağımızın pasını sildin; adamakıllı ilerletmişsin piyanoyu ...''

Mithat Bey de ayağa kalkmıştı, alkışlıyordu:

Fikriye mütehayyir, mahcup ve mes'ud, yerine gidiyor:

''- ... estağfurullah! Lütfen izam etmeyelim! ... Beni mahcup ediyorsunuz!..''

 

 

TÜRK MÜZİK DEVRİMİ

Atatürk'ün kültür ve sanat politikası

Atatürk Batı müziğine büyük önem veriyordu. Çoksesli bir müziğin ulusun gelişmesine katkıda bulunacağına inanıyordu. Aslında Atatürk'ün çoksesli müzik, orkestra müziği, Napoliten şarkılar ile tanışması, imparatorluğun kozmopolit kenti Selanik'te olmuştu.

Atatürk müzikte, belli bir tarz müziği, bir başka tarz müzikten üstün görmemişti. Ancak evrensel normların ulusal ezgilerimizle bütünleşmesini istemiştir. 1933 yılında Cumhuriyetin onuncu yılında yaptığı tarihi konuşmada, müzik konusundaki düşüncelerini çok net bir şekilde açıklama imkânı bulmuştu. ''Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişler, söyleşileri toplamak, onları bir an önce genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.''

Büyük insan Atatürk'ün olağanüstü bir şekilde ifade ettiği bu düşünceler, iki yüzyıl önce dünyaca meşhur birçok besteci tarafından dile getirilmişti. Romantik dönemin en önemli bestecilerinden Chopin , çeşitli dönemlerde işgale uğrayan vatanının hüznünü, eserlerinde romantik bir duygusallıkla ifade etmişti. Ünlü piyano ozanı, güçlü bir Polonya milliyetçisiydi. Polonya'dan ayrılırken (2 Kasım 1830) şair arkadaşına ''Dağlarda, vadilerde taş ve cevher arayan bir mineralog gibi Polonya halk ezgilerini araştırın'' demişti. Bunun üzerine 10 binin üzerinde halk ezgisi toplamıştır. Ünlü Norveçli besteci Edvard Grieg (1843-1907) de bestelerinde ülkesinin halk müziğini ve onun kendine özgü armonik yapısını ustaca kullanmış ve Norveç müziğini dünyaya tanıtmıştır.

Öte yandan Rus bestecileri de birçok kez işgale uğrayan ülkelerinin hüznünü eserlerine olağanüstü bir üslup içinde yansıtmışlardır. Bu konuda daha çok örnek verilebilir. Ancak hepsinin ortak özelliği, eserlerinde halk ezgilerinden yola çıkarak ve ulusal değerleri evrensel normlar içinde olağanüstü bir güzellik ile ifade edebilmeleridir. İşte büyük Atatürk de 1933 yılında ve daha sonraki konuşmalarında bu anlayışı anlatmak istemiş, Türk beşlileri de bu düşüncenin ürünü olarak ulusumuza armağan edilmiştir.

Atatürk müzik devriminin düşündüğü biçimde gerçekleşmesi için üç önemli unsura ihtiyacı olduğunu biliyordu. Birincisi; kararlı, canlı, sürekliliği olan bir kültür ve sanat politikası, ikincisi; bu alandaki çalışmaların gelişmesi için gereken süreç, üçüncüsü ise çoksesli müziğin yaratıcı ürünlerini verecek sanatçı kadrolarının yetiştirilmesi idi. Çözüm yolu, güzel sanatların çeşitli dallarında öğrenim görecek genç yetenekleri Avrupa'ya yollamaktı. Atatürk de öyle yaptı. Çağdaş müzik hayatımızın temellerinin atılmasına ve gelişmesine öncülük eden Atatürk gibi lider ve onun bize armağan ettiği müzik kurumları olmasaydı, bestecilerimiz ve yorumcularımız kendilerini ifade etme imkânı bulamayacaklardı. Dolayısıyla Türkiye'de çoksesli uluslararası müzik gelişemeyecekti. 26 Ocak 1926 günü Ankara'da Ferhunde ve Necdet Remzi kardeşlerin milli sinemada verdiği konserden etkilenen Atatürk, ''Türk'ün sanat meşalesini yakıp medeniyet kavgasını başarabilen bu çocuklara ayağa kalkmasını lütfen bilelim efendiler'' demiştir. Atatürk'ün bu sözleri ile; sanatçıya verdiği değeri ifade etmek ve medeniyet kavgasında sanatın özel bir yeri olduğunu vurgulamak için bu anekdotu yazmak ihtiyacını hissettim. Özellikle günümüzde sanatçının konumu ve sanatın bu medeniyet mücadelesindeki yerinin yeterince takdir edilmediği bir dönemde anlamlı olacağını düşündüm.

Sürecek

 

Cumhuriyet 17.02.2006

Cumhuriyet 18.02.2006

Büyük önder, Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı 10 yılda başardı

Atatürk ve klasik Batı müziği...

AYTAÇ YALMAN

-2-

Cumhuriyetin ilanından kısa bir zaman sonra Atatürk , Makam-ı Hilafet Muzıkası'nı Ankara'ya naklettirmiş ve dolayısı ile Riyaset-i Cumhur yani bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın temeli atılmıştır. Bu olumlu gelişmeyi musiki muallim mektebinin kurulması izlemiş, 1926 yılında İstanbul'da darülelhan, konservatuvara dönüştürülmüştür. Bilahare sanatçı ve öğretmen olarak yetiştirilmek üzere Paris, Berlin, Budapeşte ve Prag'a yetenekli öğrenciler gönderilmiştir. Avrupa'ya genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kültürel ve sanatsal açıdan tanıtmak amacıyla 1926 yılında Karadeniz gemisiyle İtalya'dan Rusya'ya kadar 12 Avrupa ülkesinin 16 limanını kapsayan bir gezi düzenlenmiştir. Gemide Riyaset-i Cumhur Muzıka Heyeti, kültür ve sanat adamları bulunuyordu. Atatürk'ün 1927 yılında Ankara'da, değerli sanatçımız İdil Biret Hanımefendi'nin de hocası olan Prof. Kempff 'le, Türkiye'de oluşturulmak istenen müzik devrimi üzerine yaptığı görüşme, kurumsallaşma adına çok önemli hususları ihtiva ediyordu. 1934 yılı, Atatürk'ün müzik devrimi konusuna özel önem verdiği bir yıldır. Bu dönemde Adnan Saygun 'a yazdırdığı Özsoy Operası bu hizmetlerinden biridir. Yine Saygun'un Pentatonizm üzerindeki araştırmaları ile ilgilenmiş, özünü halk müziğinden alan çoksesli bir müziğin Türk müzik devrimine öncülük etmesi için çok çalışmıştı. Çünkü Anadolu köylüsünün dinlediği müziğin türkü formatında olduğunu biliyordu Atatürk. Aynı yıl Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü kurulmuş, bunu Devlet Müzik ve Tiyatro Akademisi Yasası çıkarılması takip etmiştir. İki yıl sonra 1936 yılında konservatuvar kurulmuştur. Atatürk'ün konservatuvara ilgi ve desteği o kadar derindi ki, Hasan Âli Yücel ile birlikte zaman zaman okula gidip talebeler ile birlikte öğle yemeği yediğini biliyoruz. Konservatuvarın geliştirilmesi ve profesyonel müzik adamı yetiştirilmesi için yabancı uzmanlardan yararlanılmıştır. Bunlardan biri, Alman besteci Paul Hindemith idi. 1938'e kadar konservatuvarın kurulması çalışmalarına iştirak etmiştir. İkinci uzman Carl Ebert 'tir. 1936'dan 1947 yılına kadar konservatuvarın tiyatro ve opera bölümlerinin kurulmasına büyük emek vermiştir. Kuşkusuz bütün bunlar, büyük Atatürk'ün yol göstermesi sonucunda gerçekleşmiştir.

Atatürk'ün bir diğer özelliğini de burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yurt gezilerinde, müziğe kabiliyetli çocuklara özel ilgi gösteren Atatürk, 1934 yılında Soma'da rastladığı küçük Mahmude ile yakinen ilgilenmiş, bilahare müzik öğretmeni olmasını sağlamıştır. Kuşkusuz Atatürk'ün Sofya'daki görevi, çoksesli Batı müziğinin tanınması için büyük bir fırsat olmuştur. Nitekim 15 yıl sonra Ankara'da modern bir opera binası yapılmasını planlara koydurtmuş olmasına rağmen bugün Ankara hâlâ modern bir opera binasından yoksundur. Ancak sergi evi binası, 1948 yılında İnönü 'nün ilgisi ile operaya dönüştürülmüştür.

SONUÇ...

Atatürk'ün başlattığı aydınlanma olgusuna bilimin ışığı yanı sıra sanatın estetik ve duyusal güzelliği de ciddi bir katkı sağlamıştır. Bunun sonucu olarak farklılıkları ortadan kaldıracak, hoşgörü dünyamızı zenginleştirecek ve dolayısıyla şiddeti asgariye indirecek bir iklimin yaratılması mümkün olacaktır. Atatürk; Batı'nın bir çağa sığdırdığı Rönesans ve Aydınlanmayı on yılda başarmıştır. Güzel sanatların gelişmesi ve halkın günlük yaşamında bir ölçüde yer alabilmesi, Atatürk ve Atatürkçü kültür ve sanat politikasının muhteşem bir ürünüdür. Donmuş kalıplar içinde kalan insanlarımız bu sayede dinamik bir evreye girmişlerdir. Atatürk Batı uygarlığı konusunda; ulusalcı, gerçekçi bir yaklaşımla çağdaşlaşmayı hedef göstermişti. Kendisi hiçbir zaman Batıcı olmamış, ancak daima Batılı bir insan olmuştur. Cumhuriyetin Aydınlanma döneminde müzik adamlarımızın yanı sıra şair ve ressamlarımızın da Anadolu kültürünü yaşatmak için yaptıkları araştırma ve çalışmaları zikretmeden geçmek istemiyorum. Bütün bu çalışmalardan sonra içinde bulunduğumuz durumun bizleri mutlu ettiğini söyleyemiyoruz. TRT'de izlediğimiz ve dinlediğimiz klasik müzik programları, her geçen sene, süre ve içerik olarak azalmıştır. Ayrıca ''Ben Türkleri severim'' diyen Pavarotti 'nin müziğine gösterilen tepki, üzücü ve düşündürücüdür. Sanat ve onun önemli bir unsuru müzik; görmeyi, bilinçlenmeyi, düşünmeyi, sorgulamayı ve onun sonucu eleştirmeyi, dolayısıyla sağlıklı bir değerlendirme yapmayı öğretir insanlara.

BİTTİ

Cumhuriyet 18.02.2006

ÇOCUKLUĞUN ESRARLI BAHÇESİ / OYA BAYDAR

25/6/2006 · Kategori: Inceleme

Çocukluğun esrarlı bahçesi

                    Radikal Kitap,

19/04/2002

 

OYA BAYDAR (Arşivi)

 

Okumayı 40'ların 50'lerin ortalarında söküp, kitapların o harikulade büyülü dünyasıyla tanışma ayrıcalığına sahip olabilmiş benim kuşağım insanlarının, yıllar içinde ne kadar farklı, ne kadar karşıt -hatta düşman konumlara savrulmuş olurlarsa olsunlar, ortak bir yanları, ortak bir duyarlıkları, paylaştıkları ortak duygular vardır. Ortak bir nostalji demek daha doğru belki de.
Televizyonun olmadığı, bilgisayar oyunlarının
hayal bile edilemediği; en muhteşem gösteri ve eğlence sayılan sinemanın, tiyatronun sadece büyük kentlerde veya orduevleri, devlet işletmeleri gibi kurumların özel salonlarında izlenebildiği o yıllarda, radyolu evlerde, Cumartesi öğleden sonraları Radyo Çocuk Saati'nin başlaması dört gözle beklenirdi. "Yöneten Ayşe Abla, piyanoda Erdoğan Çaplı!" ve sonra Radyo Çocuk Saati korosundan o unutulmaz nakarat: "Koşun, koşun radyo başına her cumartesi günü. Geçiyor iş başına Radyo Çocuk Kulübü..."

Çocuğa çocuk kitabı bulmalı
Masumiyet çağıydı. Kötü samanlı kâğıda basılmış, çoğu renksiz, pek azı üç renk -siyah, beyaz, kırmızı baskılı resimli romanlara dalıp giderdik. Pekos Bill, Tom Miks, Teksas 1950'lerde yaygınlaştı. 1940'larda, resimli Miki Maus dizi kitapları vardı: Miki Pilot, Miki Kampta, Miki Çölde, vb... Miki'nin üstü açık küçük uçağının uzaydaki kötü adamların dev örümcek ağına takıldığı ilkel çizime geldiğimde, korku ve heyecandan titreyerek bir sayfa sonrasına geçtiğimi veya Arap çöllerinde, "Kötü Bedevi"lerin kaçırdığı -Bedeviler geleneksel Arap kılığına bürünmüş Gufi köpeklerdi sevgilisi Mini'yi ararken tutsak düşen Miki için hıçkıra hıçkıra ağladığımı hatırlıyorum.
Dedim ya! Masumiyet çağıydı ve çocuklar henüz, televizyonlarda her an izlenen korkunç terör sahneleriyle, ölümün, kanın, dehşetin sıradanlaşmasıyla karşılaşmamışlar, şiddeti kanıksamamışlardı.
O yıllarda, başlıca iki çocuk dergisi vardı: Doğan Kardeş ve Çocuk Haftası. Doğan Kardeş daha seçkinci, daha "entel", daha Batıcıydı. Çocuk Haftası daha "halk çocuğu" işi sayılırdı. Hiç unutmuyorum. Doğan Kardeş Perşembe günleri çıkardı. Çocukluğumun en büyük mutluluklarından biri sabah uyanıp babamın yastığımın altına erkenden, daha ben uyanmadan yerleştirdiği dergiyi bulmaktı.
Subay çocuğuydum. 10 yaşına kadar çocukluk yıllarım köylerde, kasabalarda geçti. Yalnız bir çocuktum. Dünyaya tek açılımım kitaplardı. Bu yüzden, okumayı 5 yaşında öğrendim. İlk okuduğum büyük kitap da, annemin bucak bucak sakladığı, benim ise ne yapıp edip bulduğum üç ciltlik Amber romanı, ardından da Bronte'nin Jane Eyre'i oldu. Evde, "Olmayacak, bu çocuğa çocuk kitapları bulmalı" diye konuşulduğunu hatırlıyorum. Çocuk kitapları bulunmaya, alınmaya başlandı.
Benim okumalarım da böylece, babamın tabiriyle "zaptı rapt" altına alındı.
Neler mi okudum? 40'ların, 50'lerin bütün çocuklarının okuduklarını... Belki bizleri, tüm farklılıklarımıza rağmen bir noktada buluşturan, benzeştiren bu ortak okumalarımızdır.
Hiçbir sıra gözetmeden, aklıma gelenleri şöyle bir sayacak olursam: Pollyanna, Tom Sawyer'in Maceraları, Arı Maya, Küçük Geyik Bambi -avcılar annesini vurduğunda nasıl da gözyaşlarına boğulmuştum Pinokyo, Pal Sokağının Çocukları, Alice Harikalar Diyarında, Sihirli Bahçe, David Copperfield, Tom Amcanın Kulübesi, Beyaz Zambaklar Ülkesi, Hayvanlar Alemi, Tabiat Ana Anlatıyor, Grimm Masalları, Küçük Kadınlar, Küçük Erkekler ve tabii Jules Verne'ler: İki Çocuğun Devrialemi,
80 Günde Devrialem, Deniz Altında Yirmi Bin Fersah, Aya Seyahat ve diğerleri, yani o dönemin bilimkurgu romanları... Bunlar benim kendi kitaplarımdı; kapakları kirlenmesin diye gazete kâğıdıyla kapladığım, sayfalarını
bükmekten korktuğum, sevgiyle okşadığım hazinelerim... Bir de erkek arkadaşlardan ödünç alıp yutarcasına okuduklarım: Pardayanlar, Kızıl Maske, Maskeli Süvari, Fantoma, Arsen Lüpen... Benim kuşağımdan kime sorarsanız, Pardayanlar'daki Kırık Çatal veya Kırmızı Horoz hanlarını, orada tahta masalar üzerine dizilmiş kupalarda içilen şarapları, uzun ve iştah açıcı yemek tariflerini buruk bir keyifle hatırlayacaktır.

 

Aynı tat yok
Şimdi düşünüyorum da, okurken ağlaya ağlaya bir hal olduğumuz Kemalettin Tuğcu romanlarını, Ömer Seyfettin'in hikâyelerini, pek de hoşlaşmadığım Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun Bozkurtların Ölümü, Bozkurtların Dönüşü, Ergenekon gibi, dönemin Turancı, ırkçı, pantürkçü akımlarını çocukluk dünyamıza taşıyan tarihsel kokulu romanlarını bir yana bırakacak olursak, benim okumalarımda ağırlık klasik Batı çocuk edebiyatında olmuş. Cumhuriyet'in ilk kuşağından, "subay baba - öğretmen anne" ailesinin yadırganmayacak ve şimdi de doğru bulduğum seçimi.
On iki yaşındaydım. Dil öğrenmeye başlamıştım. Küçük Prens'le tanıştım. O zamana kadar okuduklarımın hiçbirine benzemiyordu. Elli yıl önceki küçük kızı elinden tutup büyük edebiyatla, gerçek edebiyatla buluşturan Küçük Prens oldu.
1950'lerdi; hatırlıyorum. Varlık Yayınları'nın ince kitapları 1 lira, kalın kitapları 2,5 liraydı. Mahallemizin tek kitapçı - kırtasiyeci dükkânını Aziz Nesin işletiyordu. -O ufak tefek, yorgun görünüşlü adamın Aziz Nesin olduğunu çok uzun yıllar sonra öğrendim.- 1950'ler: Varlık dergisi, Varlık Yayınları, Milli Eğitim klasikleri... Büyük yazarlarla, büyük yapıtlarla, Türk yazarlarıyla ilk tanışmalar. Steinbeck'in Fareler ve İnsanlar'ını, Sardalye Sokağı'nı, Kasımpatları'nı üst üste dört kere, beş kere okuduğumu hatırlıyorum. Ve tabii polisiyeler:
Çağlayan Yayınları'nın Mayk Hammer kitapları. Hani Mickey Spillane'in dokuzunu yazdığı, Kemal Tahir'in çevirmen F. M.ikinci takma adıyla Mickey Spillane'ye onlarca daha yazdırttığı, "Dudaklarıyla dövüşen, yumruklarıyla sevişen" ama her zaman sekreteri Velda'ya sadık kalan New York'lu dedektifin maceraları.
Esrarlı Bahçe, çocukluğumun unutulmaz kitaplarındandı. Her ağacın altında, her kuytu köşesinde bir sır saklanan, o sırrı çözdüğümüzde insanın yüreğinin derinliklerine
vardığımız ve yüreklerimizin derinliğinde ince güzel bir hüzün olarak duyduğumuz; ömür boyu aradığımız, çoğunlukla bulamadığımız, çocukluğumuzun esrarlı bahçeleri; çocukluğumuzun ne yapsak bir daha aynı tadı alamadığımız okumaları.

 

Edebiyat önemlidir...

Edebiyat önemlidir...
Doğan Hızlan sevdiği nesneleri, sevdiği konuları iyi bilir. Kalemler ve kurabiyeler kadar müziği ve elbette ki edebiyatı da. 'Özel' bir insanın özelliğini yansıtan bir derleme 'Edebiyat Daima'

19/05/2006 (255 defa okundu)

 

OYA BAYDAR (Arşivi)

 

Bazı insanlar vardır; onların bir yapıtından, bir 'iş'inden söz ederken o insanı, o 'kişi'yi anmadan, anlatmadan yapamazsınız. Yapıtları kişiliklerinin devamıdır, ortaya koydukları ürün kişisel özellikleriyle, tarzlarıyla bütünleşmiştir. Doğan Hızlan da böyle biridir benim için. Çoğunu son birkaç yılın günlük yazılarından derlediği Edebiyat Daima kitabını okurken, bir kez daha düşündüm bunu.
Edebiyat insanı, edebiyat eleştirmeni olarak "50 kuşağından biriyim" diyor kitaptaki 'Benim 50 Kuşağım' yazısında. Bu yazı, onun hem üslubunu hem de kişiliğini özetliyor: Berraklık, oturmuşluk, kendine güvenin verdiği rahatlık ve sevecenlik. Bir de -belki de en önemli özelliği olan- ifadesinde ve yargılarında sivrilikten, aşırılıktan kaçınma; sıradanlığa düşmeden sağduyulu, harcıalem ve sığ olmadan düz ve anlaşılabilir olma yetisi.

Bilge bir üslup
Edebiyat Daima'daki yazılar dört bölüme dağılmış: Benim Gündemim, Tanıdıklarım Bildiklerim, Kültürün Geniş Açısı, Kitaplardan Esen. Doğan Hızlan, bu dört bölümde ele aldığı bütün konulara, sivri dille, parmak sallayarak, öfkeyle değil; anlamaya ve anlatmaya çalışarak, hoşgörüyle, 'şöyle de olabilir, bir düşünün hele' bilge üslubuyla yaklaşıyor. Edebiyatın siyasallaştırılmasına, edebiyatçının siyasetin ve ideolojinin kıskacına kapılmasına ya da siyasetin ve ideolojinin edebiyatçıyı hırpalamasına karşı çıkarken de üslubundan şaşmıyor. Uçların ve sert polemiklerin adamı değil, ama kimileri yazdıklarını bu yönden eleştirse de, o, itmeden, incitmeden okurun sağduyusuna seslenen yazılarıyla, nice dili ve kalemi keskinlerden daha etkili oluyor.
Hızlan yazılarında, yazarın özgürlüğünü, fikir ve sanat özgürlüğü çerçevesine oturtarak savunuyor, en önemlisi bunu yaparken çifte standart kullanmıyor. Edebiyat adına, sanat ve düşünce adına iyi olan ne varsa sahip çıkıyor. Hep en fazlasını, daha fazlasını talep eden maksimalist bakış ondan uzak. O, yapıcı dengeler peşinde. Küçük bir ışık gördü mü, 'burası kapkaranlık' demek yerine o küçük ışığın izini sürüyor; belki daha da parlar umudu ve çabasıyla...
Bunca yıl edebiyatla, felsefeyle, düşünce tarihiyle uğraşmış biri olarak bile, üç defa yeniden okuduğum halde anlayamadığım kimi gazete ve dergi yazılarını düşünüyorum elimde olmadan. Ne kadar anlaşılmaz bir dille yazarsa; yazılarını, o sıralarda bazı çevrelerde moda olan akım ve yazarlardan -üstelik de kötü çevrilmiş ve hazmedilmemiş- ne kadar fazla alıntıyla doldurursa, o kadar yenilikçi, o kadar 'derin' olduklarını sananlara kibarca ders veriyor. Duru ve yalın bir dilin, düşüncenin açık ve anlaşılır biçimde ifadesinin, aslında bildiklerini iyi ve derinlemesine bilmenin, bir de uzun yılları kapsayan yazma deneyiminin ürünü olduğunu anlatıyor bize. Anlaşılmazlığın ve malumatfüruşluğun, aslında bilgi ve kültür birikimi yoksunluğu olduğunu hatırlatıyor. Çünkü o; kitaptaki 'Neresini Düzeltelim?' yazısında anlattığı gibi, aklı Dede Efendi'nin, ezbere bildiği sultaniyegâh bestesinin güftesindeki bir kelimeye takıldığında, kitaplığındaki üç ayrı güfte kitabına birden bakmadan içi rahat etmeyenlerdendir. Elli yıldır, sanatla, özellikle edebiyat ve müzikle uğraşan, eskiyi de yeniyi de bilen ve sevendir. Engin ve derin kültürlü görünmek için anlaşılmaz düşünceleri, anlaşılmaz bir dille sergilemeye ihtiyacı yoktur.
Peki Doğan Hızlan, edebiyata ve sanata bakışıyla 50 kuşağından kalma bir gelenekçi mi? Günümüzde dört bir yanı sarmış popüler kültür ve sanata karşı olan bir seçkinci mi? Edebiyat Daima 'daki yazılar bu soruya da cevap getiriyor. Seçkin bir edebiyat kültür ve beğenisi var, ama seçkinci değil. İkisi arasındaki farkı anlayamayanlarla; yeni sandıkları, buluş diye nitelendirdikleri her medyatik işi popüler sanat adına pohpohlayan, pompalayanlarla satıraralarında, ya da sadece soru işaretli cümlelerle dalgasını geçerken, pop'un günümüzdeki egemenliğini tespit edip, has sanat ve edebiyatın pop'tan da yararlanarak yaygınlaşma ve derinleşme olanaklarını araştırıyor. 'Da Vinci Şifresi Sanat Tarihini Poplaştırdı mı?' ya da 'Amerika 'Anna Karenina'yı Yeniden Keşfetti', 'İyimser Olmak Başarının Anahtarı mı?', 'Aşk Her Zaman Satar' yazıları bu düşüncenin ipuçlarını sergiliyor.

 

Edebiyat inancı pekişiyor
Gelenekçi ve eskiye yatkın olup olmadığına gelince, cevabı bir söyleşisinde kendisi veriyor: "Ben kuşaklararası bileşkeyi bulmaya çalışıyorum. Çünkü iyi sanat, iyi edebiyat, kalitesiyle, düzeyiyle kuşakları aşan, her kuşağa ulaşan bir nitelik taşır" diyor. Kitaptaki bir yazısında, kimi 'yenilikçiler' için tabu olan, küçümsenen köy romanını, "Köy romanlarının konuları, kişileri hayattadır, öyleyse romanları da hayatımızın içindedir" diyerek savunurken ('Köy Romanı Öldü' ama Konuları Hayatta), 'Tanıdıklarım Bildiklerim' bölümündeki yazılarda klasikleşmiş edebiyatımızın ustalarını anarken, 'Popüler Kültürün Elli Yıldır Yıkamadığı Adam' yazısında Sait Faik'i anlatırken, ya da en yeni ve yenilikçi yazarları programlarına konuk edip, onlar için övücü eleştiriler yazarken, kuşaklar arası buluşmayı, bileşkeyi hep aynı noktada 'iyi edebiyat', 'has edebiyat' paydasında ve ekseninde gerçekleştirmeye çabalıyor. "Edebiyat Daima" ya inancımızı pekiştiriyor.
Doğan Hızlan edebiyata olan ve bütün bir ömür boyunca taşıdığı inancı, kitaptaki yazıların birçoğunda dile getiriyor. "Edebiyatın gücüne inanıyorsanız, her edebiyat yazısı Zümrüdüanka gibi küllerinden yeniden doğar" diyor kitabın önsöz niteliğindeki ilk yazısında. Ama içinde, bilinçaltında belki, gizli gizli kemiren bir korku da yok değil: Edebiyatın, okumanın, kitapların bir gün anlamını yitireceği, unutulacağı korkusu... Fahrenheit 451'e, yani kâğıdın yanma derecesine yazılarında sık sık gönderme yapması da bundan belki.

Kalemler ve kurabiyeler
Doğan Hızlan, kalemleri sever: "Renginize baktım, mürekkebinizi seçtim, dış gövdenize uygun bir renk için çok düşündüm, rüküş durmayın diye çok dikkat ettim. Dolmakalem. Değişmez büyük aşkım"; kurabiyeleri, pastaları, ince lezzetleri sever; müziği sever; ama en çok da edebiyatı. Hepsinin de en iyisini, en seçkinini, binlercesinin arasından bir tanesini, en özelini arar, bulabilmek için tutkuyla çabalar, bulur da... 'İyi'yi, en 'iyi'yi seçebilmek, bilmekle olur ancak. Beğeni, hele de zor beğenmek, seçici olmak, bilgi ve yaşanmışlık temelinde gelişmezse özenti olarak kalır. Doğan Hızlan sevdiği nesneleri, sevdiği konuları iyi bilir. Kalemler ve kurabiyeler kadar müziği ve edebiyatı da... Eleştirilerinin, denemelerinin, Edebiyat Daima 'daki yazıların iddiasız, dingin üslubu; modaya kapılmayan sağlam içerikleri böyle bir birikimin sonucudur.
Eskiler 'nevi şahsına münhasır' derlerdi, şimdi 'çok özel' deniyor. Ayrılmaz parçası olan renk renk papyonları, çeşit çeşit değerli kalemleri, dingin duruşu, birikiminin izdüşümü değerlendirmeleri ve eleştirileriyle 'özel' bir insanın özelliğini yansıtan bir derleme Edebiyat Daima. Güncelin edebiyata, edebiyatın güncele yansımasıyla ilgili pekçok soru ve konuya değinen; "Konunun çağrıştırdığı birikimi, derinliği katmak; onlara yazarların, şairlerin, düşünürlerin, bilim adamlarının düşüncelerini eklemek/eklemlemek. Değişik malzemelerden oluşan bir kurgunun tadını çıkarmak/çıkarttırmak" için yazılmış yazılardan oluşan, keyifle ve düşünerek okunacak bir seçki.

  • EDEBİYAT DAİMA
    Doğan Hızlan, Doğan Kitap, 2006, 404 sayfa, 20 YTL.

     

    Peri Ebe'nin cinli çocuğu

     

  • Peri Ebe'nin cinli çocuğu
    Pelin Özer'de sanki sihirli bir değnek var ve dokunuşuyla ortaya cinli bir çocuk çıkarmış. Edebiyat cinlerinin, sıradanın dışına taşıdığı bir çocuk: 'Latife Tekin Kitabı'

     

  • 06/05/2005

     

  • OYA BAYDAR (Arşivi)

  • LATİFE TEKİN KİTABI
    Pelin Özer, Everest Yayınları, 2005, 202 sayfa, 8 YTL.

    Bir eksiklik belki, ama biyografileri, otobiyografileri, anı kitaplarını sadece araştırma ya da benzer bir iş için, yani zorunluluktan okuyan biriyim. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı'nı okumaya da niyetim yoktu. Latife Tekin'i yeterince okumuş, sevmiş, önemsemiştim. Bir başkasının ağzından ya da kaleminden bildiklerimin tekrarı için zaman harcamak da neden? Sonra kitabı önümde buldum; açtım, okumaya başladım. Bitirip kapattığımda,-klişe bir deyimle-gün ağarıyordu.
    Son yıllarda sanatçılarla, yazarlarla, ülkemizin kültür sanat yaşamında iz bırakmış kişilerle nehir söyleşiler yapılıyor. Bazıları gerçekten de değerli ve önemli yapıtlar. Konuşan ve konuşturan ne kadar ustaysa söyleşi de o kadar anlamlı, derin ve güzel oluyor. Ama nehir söyleşilerin tümünde, konuşan ve konuşturan, bazen birbirlerini bastırarak, bazen gölgede kalarak klasik bir sohbetin iki tarafı oluyorlar. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı, işte tam bu noktada ötekilerden ayrılıyor: Pelin Özer, soru sormuyor, daha doğrusu o mükemmel soruları okurun gözüne, kafasına sokmuyor, saplamıyor. O bir ebe; sihirli dokunuşunu göremediğimiz ama yürek gözümüzle hissettiğimiz bir peri ebe.
    Kitabın başında sadece yedi sayfalık Pelin Özer sözü var. Hiç tanımadığı, sadece yapıtlarından bildiği Latife Tekin'in, Ormanda Ölüm Yokmuş kitabını okuduktan sonra, kitaptan "bedenine sızan ürpertinin sırrına erişmek için" yola koyuluyor. "Bu kitabı benim için yaptı, biliyorum. Sözcükleri gövdesinden söküp çıkardı... Sayfaların arasında bana ait sözlerin olmasını istedi... İki uyumsuz görünen sesi çarpıştırmayı amaçlıyordum. Bir ses denemesi, olamayacak bir kitap düşü... Bu kitaba ulaşamadık ama şimdi, ilerde kurduğum düşü gerçekleştirebilecek kadar antrenmanlı hissediyorum kendimi. Bir sırrı sezmek bile, ancak çalışarak mümkün oluyor belki" diyor. Ve sonrasında, Ebe'nin değneğinin sihirli dokunuşunu, her biri bir bölümün başlığı olan, 'soru' adını vermekte zorlandığım, şiir dizesi demeyi yeğlediğim cümlelerde fark ediyoruz.

    'Yazının sıfır noktasını...'
    "Bana ilk soluğu anlatsa, yokluktan sonrasını", "İlk kitap ilk ölüm mü?", "Bana ruhunu anlatsa, sözcüklerin ilk yaşamını", "Roman olmayı düşleyen bir kitap mı bu?" "Bana çarpıldığı anı anlatsa, yazının sıfır noktasını", "Kendini nesnelleştirecek cesaretin var mı?", "Bana sesten ördüğü sessizliği anlatsa, doğanın masum yaşamını", "Yoksullar hakkında konuşmak mümkün mü?", "Dile karşı bir kitap yazabilir misin?", "Aşk söz konusu olunca susulmalı mı?", "Bana o büyük yarılmayı anlatsa, yalnızlaştıran bölünmeyi"...
    Ve Latife Tekin anlatıyor: "Gövdemden bir ateş geçti, ve ben bu kitapları yazdım", diyor. "Dil bana göründü, dili gördüm ben... ona gitmemin ödülü gibi kendini gözlerimin önüne serdi"... Evini, yurdunu, annesini, babasını, köklerini, köyü ve şehri, göçü ve yerleşikliği, masumiyeti ve masumiyetin yitirilişini, yoksulların dilini, yazının gücünü, iktidar ve gücün acımasızlığını, bir iktidar aracı olarak dili, yaşamın ve yazının sesini, o sese olan güvenini, saldırıları, şaşkınlıklarını, kırgınlıklarını, umutlarını, hatırlama ve unutuşlarını... Alışmadığımız bir derinlik ve düşünülmüşlükle; sık rastlanmayan, kimilerine güç anlaşılır gelebilecek bir duygu yoğunluğu ve bir o kadar da sahihlik ve durulukla, şiirsel bir içtenlikle anlatıyor. Kendi kendine konuşur gibi... "Anlamdan, sözcüklerden önce bir ses gerekiyor bana. O ses için kendimi öyle bir yere götürür, sessizlikten doğacak sesi beklerim. Yazacağım kitabın müziği kulağıma doğsun diye." "İnsanlar için yazanlar var ve insan olma deneyimini aşmak üzere yazanlar var... Dünyada kendisini insan olarak bulmanın üzüntüsünü duyan, içten gelen bir itirazla, varlığının keyfini çıkarmayı reddeden yazarlar beni ilgilendiriyor... ben kendimden yola çıkarak bu dünyada ne aradığımızı anlama çabası içindeyim..." diyor. "Sessizleşme arzusunun sesini" nasıl aradığını, her kitap için, kendi derinliklerinde nasıl bir arayışa girdiğini, "kuşlar için yazma"nın ne anlama geldiğini, edebiyatın da diğer sanatlar gibi, kendimize ya da hayata dair bir şeyi anlayabilmek için, sırların peşinde koşmak olduğunu anlatıyor.
    Pelin Özer'e 'Peri Ebe' derken söylemek istediğim tam da buydu: Latife Tekin'in çeşitli zamanlarda, çeşitli söyleşi ve yazılarda bölük pörçük dile getirdiği düşüncelerin toparlanmasına ebelik etmiş Özer. Ama bu kadar değil; diliyle, düşüncesiyle, duygusuyla, böyle bir metnin ortaya çıkması için ebenin elinde bir sihirli değnek olması gerekiyor. O değnek Pelin Özer'de var ve dokunuşuyla ortaya cinli bir çocuk çıkmış; edebiyat cinlerinin, sıradanın dışına taşıdığı bir çocuk: Latife Tekin Kitabı.
    Kitabı, sevdiğiniz bir yazara dair hoş bir metin olarak okuyabilirsiniz. Yazarın kendini nasıl gördüğünü ve nasıl göstermek istediğini, yazma serüvenini nasıl kavradığını, daha önemlisi, yaşamak dediğimiz o en büyük serüvene ilişkin fırça darbesi düşüncelerini... Ama çok daha önemlisi; içlerinden bir ateş geçerek, dilin ve sözcüklerin peşine takılıp yazma tutkusuna kapılanların okumaları gereken bir kitap bu. Özellikle de, kitaplarının daha ilk cümlesi dil yanlışlarıyla sakatlanmış; peş peşe sıralanmış basmakalıp cümleleri, ordan burdan derlenmiş harcıâlem fikirleri, hiç yaşamadıkları, bilmedikleri, duygusunu, ruhunu özümseyemedikleri olayları yazıya geçirince, yaptıklarını edebiyat sanan ve satış rakamlarına bakarak iyi yazdıklarına inanan kendilerinden memnun genç yazarlar için derslerle dolu bir kitap. Bir metin, bir roman nasıl ortaya çıkar? Sesi, duygusu nasıl bulunur? Dili nasıl oluşur? Ne kadar derin düşüncelerden, iç hesaplaşmalardan, yaşanmışlıklardan süzülür? Nasıl doğurulur? Nasıl kurgulanır? Yazardan neler alır götürür ve yazara neler katar? Bitmeyen, sonu gelmeyen bir eksiklik duygusu, o en üst noktaya, 'kuşlar için yazma' noktasına ulaşamadığı kuşkusu, yazarı nasıl kendini aşmaya götürür? İhtiyaç duyanlar için ders niteliğinde bir örnek.

    Biz köydeyken, küçük dayım, bizi görmeye gelirdi İstanbul'dan. Bir anımız var, dayımla birlikte çedene tarlasında yuvarlanıyoruz. Bahar ya da bahar sonu, yaz başı olmalı. Çedeneler benim boyumu aşacak kadar uzayıp yükselmiş. Hani bir türküde geçer, "Çıt çıt çıt çıt çedene de sar bedeni bedene". Tohumu kuş yemi olarak da kullanılan bir bitki. Buğdayla birlikte kavurup çıtır çıtır yerdik onu. Çedene tarlasında oynadığımız bir sırada, dayım el falıma baktı ve bana, "Sen edebiyatçı olacaksın" dedi. Ara sıra, bu yüzden yazar olduğumu da düşünürüm. Bunu düşünmek hoşuma gittiği için belki. O kadar tuhaftı ki... Ben ona defalarca "Ne olacağım, ne olacağım?" diye sorup duruyorum, o da bana otların arasından, "Edebiyatçı olacaksın" diyor. "Peki, nedir edebiyat?", o zaman anlatması gerekir bana. Herhalde edebiyat derslerine ilgi duymamla bir ilgisi var yazarlığımın. Dayımdan bunu işittiğimde, otların içinden gökyüzünün nasıl göründüğünü hâlâ anımsadığım için büyülenmiş olduğum kesin. Çocuklara böyle şeyler söylememek gerekiyor demek ki. Beş, altı yaşlarındaydım. Çocukların bazı sözlerden unutamayacakları biçimde etkilendikleri yaşlarda, yakınlarındaki insanlar ne söylediklerine dikkat etmeliler. Sonra o çocuk, o sözün yankısından kurtulamaz. Şimdi, köylü bir çocuğa edebiyatçı olacaksın demenin alemi yok aslında. Dayım bunun bilgisine sahip olsaydı, sana anlatacak böyle bir anım olmazdı herhalde.
    Kitaptan

     

  • Sevgi için bir önsöz

     

  • Sevgi Soysal'ın 'Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu' adlı kitabı için Oya Baydar'ın yazdığı Önsöz'den bir bölüm sunuyoruz

     

  • 29/08/2003

  •  

  • OYA BAYDAR (Arşivi)

     

  • Ağır demir kapı gıcırtıyla açılıp da, kadın polislerin eşliğinde koğuşa sokulduklarında, Yıldırım Bölge'ye gece iniyordu. Akşam karavanasını yeni bitirmiştik: çorba, semizotu, pilav, ya da mercimek, makarna, hoşaf. Mönü pek değişmediğinden, insan anımsamakta güçlük çekmiyor. Bulaşıklar yıkanmış, tuvalette yaktığımız pamukların alevinde kahveler pişirilmeye, ranzaların üstünde ikili, üçlü gruplar olarak toplaşılmaya başlanmıştı. Günün en huzurlu ve de en hüzünlü zamanı. Olağanüstü bir gelişme olmadıkça içeri dalıp rahatsız etmezler artık; tutsaklığın özgürlük ve efkâr saatleri başlar.
    Bunaltıcı olmayan, güzel bir yaz akşamıydı, hatırlıyorum. Koğuşun tavana yakın demir parmaklıklı pencerelerinden, önce süt mavisi sonra laciverti akşamın şehre, Kale'ye, Kazıkiçi bostanlarının üstüne usul usul inişini seyretmiş, hüzünlenmiştim. Dışarda hayat sürüyor; şu ışıkları tek tek yanan evlerde, kaleye tırmanan yokuşlarda, arkalarında kızıl çizgiler bırakarak geçen otobüslerin, otomobillerin doldurduğu caddelerde hayat sürüyor ve sen, bu kalabalık ve uğultulu koğuşta, bir günü daha bitirmenin/yitirmenin bezgin dinginliğini yaşıyorsun. Ranzamın üstüne tünemiş, sade kahvenin yanında bir kadeh konyak düşlerken, zincir gıcırtıları, dışardan açılan kapı sürgüsünün ve demir kanatların bildik sesi, kadın polisin, "Kızlar, misafirleriniz var!" diye neşeli neşeli bağırması, sonra yeniden gıcırtıyla kapanan kapı... Tam geceye, gevşemeye, kendi içime dönmeye, hüznümün tadını çıkarmaya hazırlanırken, al sana bir telaş, bir şamata. Üstelik ne kadar çok gülüyorlar. Kim bu kendini bilmezler böyle? 'Siyasiler' şaşkın, biraz da kızgın. Her şeyin bir raconu vardır canım! 'Faşizmin zindanları'na kıkırdaşarak girmek olur mu!' Ranzam, duvarın dibinde, musluğun yanında, korunaklı bir yerdeydi. Kapıyı görebilmek için özel olarak eğilmem gerekiyordu. O günlerde koğuş sorumlusuydum, yeni gelenleri teslim almam, yer göstermem gerekiyordu.
    İnsanları gecenin bu saatinde içeri atanlara söve söve ranzadan inmeye çalışırken, bitişikteki ranzada, yeni gelenleri görebilmek için dizleri üstüne dikilmiş Sevim Onursal'a, "Başçavuştan hesap isteyen konsomatris kızları mı getirmişler yine?"diye sordum. "Yüzlerini göremedim, ama pek benzemiyorlar" dedi Sevim Hanım.
    Onları, ranzadan inip de koğuşun ortasındaki uzun masaya yönelince gördüm. Ve öyle bir sevinç çığlığı kopardım ki, sanırım bütün koğuş, şaşkınlık ve endişeyle bana baktı. İnanılmaz şey: Sevgi ve Elâ'ydı içeri atılanlar... Sarılışmalar, öpüşmeler, üçlü halay çekmeler ve bitmeyen bulaşıcı kahkahalar! İnsan bencil yaratık. Hiç arkadaşlar hapse düşmüş diye sevinilir mi? Hapishane koğuşlarının kalabalık yalnızlığı canınıza tak demişse, sevinirsiniz. O gece, yorgunluktan ve gerginlikten sinirleri boşanmış, yerlerini ve durumu yadırgadıkları bitmeyen kahkahalarından belli olan Sevgi ve Elâ'nın gelişi, sarı ışıklı ampullerin tam aydınlatamadığı, sıkıntının kol gezdiği koğuşun ortasına düşmüş bir ışık topu gibiydi. (...)
    ***
    (...)Yıldırım Bölge'de Sevgi ve Elâ ile, kısa bir süre birlikte kaldık. Zaten o kadar sudan bir sebeple tutuklanmışlardı ki, ilk celsede beraat ettiler ve tahliye oldular. Sevgi ikinci kez tutuklanıp Yıldırım Bölge'ye getirildiğinde, o görece gevşek havadan eser kalmamıştı. Bu defa iş ciddiydi, 12 Mart rejimi artık oturmuş, git gide azgınlaşmıştı. Tutukluların tümü er kişi ilan edilmiş, eski kadrolar değişmiş, hava sertleşmişti. Bu dönüşümün ilk işaretleri yaz sonunda gelmeye başlamıştı zaten, kışa girerken iyice belirginleşti. 1972 ocağında, tahliye olurken,Yıldırım Bölge, gerçekten de zindana dönüşmüştü. Sevgi, benim artık Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nda olmadığım bu dönemi, kendine özgü zeki mizahi üslubuyla ve keskin gözlemciliğiyle, ama gözlemcilikle yetinmeyip, oranın parçası, içerden biri, bir siyasal hükümlü olarak çok güzel anlatır. Oysa, ilk kısa tutukluluk dönemine ait izlenimleri fırça darbeleri halindedir; yine usta işi, yine duygulu ve sevecen fırça darbeleri, ama belli ki Sevgi henüz oraya yabancı, koğuşun ruhuna tam nüfuz edememiş; meraklı ve keskin gözlerle, ama dışardan bakıyor. Koğuş sakinleri de onu, aralarına düşmüş geçici bir renk, bir güzellik olarak görüyorlar, öyle davranıyorlar. Satırlarına da yansıyor bu durum.
    Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu, otuz iki yıl sonra Sevgi'nin gözüyle ve yüreğiyle hatırlarken, anı yazma işi üzerine yeniden düşündüm. Neden bazı anı kitapları soğuk, ruhsuz, öğretmen edalıdırlar da bazıları sıcacıktır, insanı yüreğinden kavrar, sürükler? Sevgi Soysal'ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu anılarında bu sorunun cevabı var sanırım: Açıkyüreklilik, maksatlı saptırmalardan arınmış saf bir öznellik, şunları yazarsam bana ne derler kaygısından olabildiğince uzaklık, insanlara ve gerçeklere saygı. Sevgi bunu başardığı için, anıları bazen gülerek bazen hüzünlenerek, ama hep keyifle ve düşünerek okunuyor. Siyasal hamaset yapmak, kendini övüp kendini anlatmak için değil, insanı anlatmak için, insan sevgisiyle yazıyor. Sevgi'nin Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu, Sevgi'nin mahpushanelerini izliyoruz; onun gözüyle, onun aklı ve duygularıyla, onun diliyle. Böylece yapıt özel oluyor, biricik oluyor, basmakalıplıktan kurtuluyor.
    ***
    Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu okurken, kendi yaşadığım, kendi alımladığım Yıldırım Bölge'yi, benim Yıldırım Bölge'mi düşündüm.
    Üst ranzaya çıkıp demir parmaklıklı pencereden dışarıya bakınca Ankara Kalesi görünürdü. Ay, tam kalenin arkasından doğar, akşamla birlikte gecekonduların ışıkları yüzlerce, binlerce ateşböceği gibi yanardı. Günbatımlarında, güneşin pencerelere yansıyan son ışıklarının yaktığı camlar bir kızıl yangın gibi tutuşur, demir parmaklıkları eritir, koğuştan içeri dalar, uzun mahpusluk gününün en güzel saatleri başlardı. Gencecik tutuklu kızlar, dokunaklı, titrek sesleriyle türkü okurlardı: "Odam kireçtir benim", "Urfa Mardin'e bakar", "Çökertmeden çıktık da yola",
    "Evlerinin önü mersin aman" ve mutlaka "Eşkiya dünyaya hükümran olmaz" ile "Ege Denizi'nde sular kararınca". Türküler Anadolu'yu ve dünyayı bir baştan bir başa dolaşırdı. Sonra, kapının hemen yanındaki ranzasının üstünde sessiz oturan Behice Hanım'ın ince ve duygulu sesi yükselir, bir kuşak öncekilerin selamını getirirdi koğuşa: "Jandarma biz sosyalistiz, biziz yalnız dost sana. Kurtuluşun bizimledir, elini uzatsana"... Ağır demir kapının kilitlerinin gürültüyle açılıp koğuşun girişine ekmek ve ne olduğu belirsiz yağlı bir çorba bırakıldığı şafak vakitlerinde, tanyeri yine kalenin ardından ağarırdı. Uyanıp pencerenin demirlerine tutunur, dışarı bakardım. çevrede seyrek ağaçlı bahçeler, bostanlar, çivit badanalı bağ kulübeleri vardı. Ağaçların yüksek dallarını bile örtmeyen, toprağa inmiş süt mavisi bir sis olur; koğuş binasının hemen önünde nöbet bekleyen silahlı erler, evler, sokak köpekleri, dikenli teller, ağaçlar, uzaklardaki tepeler ve kale, bu sisin arasından belli belirsiz seçilirdi.
    İklim hüzün iklimiydi, ama anahtar sözcük umut'tu. Oraya kapatılmış çoğu genç, azı yaşlı onca kadının, demir kapıları, kilitleri, demir parmaklıkları hiçe sayan kıpır kıpır canlılığı, heyecanı, özgürlük duygusu, ne işkencede, ne mahpushanede hiç yitirmedikleri umut'tan kaynaklanıyordu. Komutanları, askerleri, polisleri, gardiyanları şaşırtan buydu. O küçük kızlar hiç ağlamıyor, o kadınlar hiç şikâyet etmiyordu.
    (...)İnsan bir kez hatırlamaya başladı mı, çorap söküğü gibi geliyor. Oysa çoktan unuttuğumu sanıyordum o günleri. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'nu okurken yıllar yıllar öncesine, zindanların bile umut ve geleceğe güvenle ışıldadığı o masumiyet günlerine döndüm. İçimden ılık, güzel bir bahar yeli geçer gibi oldu. Mahpushaneyi hatırlamak mutluluk verebilir mi insana? Eğer ülke ve dünya büyük bir hapishaneye dönüşmüşse, umutlar törpülenmiş, masumiyet yitirilmiş, benim kuşağım zamanda ve mekânda acı bir sürgünün tadını tatmışsa, hele de Sevgi bile artık yoksa, verebilir.

     

    1- Edebiyat önemlidir... (19/05/2006)
    Bazı insanlar vardır; onların bir yapıtından, bir 'iş'inden söz ederken o insanı, o 'kişi'yi anmadan, anlatmadan yapamazsınız. Yapıtları kişiliklerinin devamıdır, ortaya koydukları ürün kişisel özellikleriyle, tarzlarıyla bütünleşmiştir.

    2- Peri Ebe'nin cinli çocuğu
    (06/05/2005)
    Bir eksiklik belki, ama biyografileri, otobiyografileri, anı kitaplarını sadece araştırma ya da benzer bir iş için, yani zorunluluktan okuyan biriyim. Pelin Özer'in Latife Tekin Kitabı'nı okumaya da niyetim yoktu.

    3- Sevgi için bir önsöz
    (29/08/2003)
    Ağır demir kapı gıcırtıyla açılıp da, kadın polislerin eşliğinde koğuşa sokulduklarında, Yıldırım Bölge'ye gece iniyordu.

    4- Hepimizin ortak tarihi
    (28/06/2002)
    Bir kitap çıktı. Tam da, okur kitlesi yaz tatili havasına girmişken; tatil okumaları için, dev tanıtım bütçeli, bol reklamlı, bol dedikodulu...

    5- Çocukluğun esrarlı bahçesi
    (19/04/2002)
    Okumayı 40'ların 50'lerin ortalarında söküp, kitapların o harikulade büyülü dünyasıyla tanışma ayrıcalığına sahip olabilmiş benim...

  • « Önceki :: Sonraki »