Memecikleri mekşûf kalmıştı...

18/10/2006 · Kategori: Deneme

Memecikleri mekşûf kalmıştı...

20'li yılların başında en şen, en şuh hikâyelerin neşr olunduğu Bin Bir Buse dergisi, Irvin Cemil Schick'in sunuşuyla kitap oldu

RK, 30/09/2005

ÖZLEM KÜÇÜK

Annenizden, büyükannenizden onların zamanındaki aşkların 'bambaşka' olduğunu, her şeyin şimdiki gibi 'açıkta' yaşanmadığını kaç kez duydunuz? Yolda el ele gezen ya da öpüşen bir çift gördüklerinde 'bizim zamanımızda' ile başlayan cümleler kurmazlar mı? Kurarlar. "Deden beni muhallebiciye gitmeye razı edebilmek için bile on gün evin kapısından ayrılmadı" demezler mi? Derler. Bin Bir Buse'yi okuduktan sonra aslında 'o zamanların' 'şimdikinden' hiç de farklı olmadığını öğreniyoruz.
Bin Bir Buse, 1923-24 yıllarında İstanbul'da çıkarılan 'erotik' bir dergi. İşte bu derginin vakti zamanında yayımlanan on altı sayısı aynı adlı kitapta toplandı. Olaylar 1920'lerin İstanbul'unda geçince okunan hikâyelerin erotikliği ne kadar önemli emin değilim. Fakat gerçek şu ki okunanlar erotik hikâyeden ziyade o dönemin şu ana kadar pek de gün yüzü görmemiş, üstü örtülü bir tarafını açığa çıkartıyor ve belki de cinselliğe verilen önemin, yaşanış şeklinin çok da farklı olmadığını görüyoruz.

Sehercik
Hikâyeler her ne kadar 1920'lerin İstanbul'unda geçiyorsa da dergi çok da yabancı değil. Erotik bir dergiye yaraşır şekilde hikâyelere yumuşak girişler yapılıp genellikle kahramanımız tanıtılıyor: "Bir kadın henüz kırkını geçmeden yani otuz altı, otuz yedi yaşlarında iken günün birinde adi bir tramvay kazasıyla dul kalıvermek ne fec'i bir şeydir, değil mi?.. İşte zavallı Seherciğin başına gelen bir felaket!.. (Dulsan hafifmeşrep ve bir o kadar da seksisindir) Fakat Seher dediğimiz vakit, ba-husus yaşının kırka o kadar yaklaştığını görüp şöyle hafif telakki ederseniz pek büyük hata eder ve çok aldanırsınız... Seher sade ismiyle seherdir. Fakat onu her gören, kendinden bahsederken mutlak bizim gibi (biz yani Seher fanatikleri) 'Sehercik' demeye meyl-i kalb duyar, ona o kadarcık olsun irtibat arzusu hisseder. Sehercik ufak tefekliğine rağmen müşekkel (şekli yerinde, düzgün) ve şekilleri zengin ve calib-i iştiha (istah çeken) bir yavrudur. Omuzlar, göğüs, bel, kalçalar, bacaklar... Yani bir kadını erkekler için en muazzez bir mevcudiyete is'ad eden en iştahâ-âver servetlerle mücehhezdir..." Seherciğimizin başına gelenleri çok beğenmiş ve severek okumuş olacağız ki hemen bir sonraki sayıda Seherciğin Başına Gelenler-II'ye yer verilmiş.
Hikâyelerin isimleri de erotik olduklarının ipucunu verir cinsten değil genellikle. Münebbihli Saat (çalar saat), safvet-i Hissiyat (duyguların saflığı), Vecd-i Mutlak (mutlak heyecan), Ahiretliğe Mücazat (besleme kız), Temâşâ-yı Hüsn (güzelliği seyretme) Cünûn-engiz bir Garibe (çıldırtan bir gariplik), İtfâ-yı Hârik (yangın söndürme) gibi isimleri anlayabilmek için kitabın arkasında küçük bir sözlüğe yer verilmiş. Fakat yine de alışık olduğumuz türden isimler de var: Ferhunde'nin Dudakları, Kocanın Terbiyesi, Müjgan'ın Kedisi, Bana Meydan Okuma, Her Şeyin Bir Kolayı Var, Telefonda...


Aşk Dersi
Hikâyeler genellikle ders verici bir sonla ya da komik bitirilmiş:
Üç haftadan beri kadınlar arasında bi-nihaye muvaffakiyatıyla meşhur olan Ferid Hazım Bey, Dilber İclal Hanımefendi'yi takib etmektedir. İclal Hanımefendi o zamana kadar bütün meftunlarının takibatına mukavemet etmiş, aleyhinde deveran eden tek tük rivayetlere rağmen, zevcinden başka hiç bir erkeğe teslim-i irade etmemiştir.
Fakat Ferid Hazım, gayr-ı kabil-i mukavemet (Dergide erkekler çoğunlukla gayr-ı kabli-i mukavemet yani dayanılması imkânsız olarak nitelendiriliyor. Bir anlamda hanımefendiler teslim-i irade etmişse çok da haksız değiller demek isteniyor.) olduğu hakkındaki şöhretinin tesiriyle onu teslime mecbur edeceğine emindi. Ba-husus, son hafta hanımefendinin zevci bir ticaret işi için İzmir'e gitmiş, o genç kadın tabiî yalnızlık buhranıyla lerzan, ve bi-mukavemet kalmıştır. (Kadınlar kocalarını iş seyahati için şehir dışına gittiklerinde aldatıyor zira yalnızlıktan titrek ve çaresiz kalıyorlar.)
Sahne bir Şişli salonunda, delikanlı ve genç hanımın muhibbelerinden birinin saat beş çayında cereyan ediyor.
Ferid Hazım, salona yeni dahil olan bir misafirin mucib olduğu hareketten bil-istifade kanepesinde yalnız kalmış olan İclal Hanımefendi'nin yanına yaklaşarak: Refakatinize şerefyab olmaya müsaade buyurur musunuz hanımefendi?
İclal Hanım, o zamana kadar türlü tertibat ile her yerde kendisiyle meşgul olan bu delikanlının tekrar tacizinden bizar olmuş gibi teessüfle: Eğer hoşunuza gidiyorsa...
Ferid Hazım kanepenin yanı
başında duran bir alçak pufa yerleşerek: Hoşuma gitmek değil,
zevk ve şükranla minnetdar olacağıma emin olunuz hanımefendi.
Genç kadın lakırdıyı zararsız bir vadide gezdirmek fikriyle: Geceleri ne yapıyorsunuz Hazım Bey? (Konuyu zararsız (!) bir mecraya çekmek için geceleri ne yapıldığı soruluyor.)
Ferid Hazım, her fırsattan istifadede yektâ ve son derece mahir bir cüretle: Sizi düşünüyorum hanımefendi. Sizi düşünüyorum ve acaba nerededirler ve nasıl edip de görmeli? diye ah ve hasret çekiyorum...
Ferid Hazım: Ne derseniz deyiniz, şunu biliniz ki sizi seviyorum, perestiş ediyorum.
Sizi seviyorum, size perestiş ediyorum... Yanıyorum, tutuşuyorum... Bunlar her gün tekrar ettiğiniz bir neşide!
Aman hanımefendi bir erkek, rica ederim, sevdiği kadına hissiyatını başka nasıl ilan eder? Aşkta daima aynı kelimeler tekrar edilir, başka çare yoktur ki...
Aynı kelimeler tekrar edilir ve aynı hareketler yapılır, değil mi?
İşte bunda aldanıyorsunuz hanımefendi. Hareket var, hareket var. Nasıl insanlar birbirine benzemezlerse bunların hareketleri de birbirine benzemez...
Nasıl? Aşkta bütün hareketler daima birbirine benzemezler mi?
İzdivacta belki... Yani kendi hâlinde aile babaları zevcelerini severlerken de babadırlar. Fakat aşkta, serbest, ateşin, muhteriz bir aşkta hiç böyle midir?
İclal billuri bir kahkaha ile mırıldandı: Aman bunu merak ettim, ey nasıl yaparlar?..
Vaad ettiğiniz izahatı istiyorum. Fakat rica ederim, yanlış anlamayınız.
İzahat-ı... Nasıl diyeyim, şifahiyeyi... Bunları bilfiil göstermenizi değil.
Şifahen tariften bir şey anlamayacaksınız ki...
İclal, vicdan-gir bir tebessümle: Kim bilir? Belki nazariyeniz hoşuma gider de...
Ferid Hazım deli gibi sevinerek: Tecrübe mi edersiniz?
Genç kadın muamma-engiz bir tebessümle: Belki!...
Ferid Hazım, gözlerinde ateşin şehvet dalgalarıyla, daha yaklaştı ve alçak bir sesle, şayan-ı perestiş muhatabına aşkın en gizli, en canlı esrarını izaha, kadın denilen zevk ve şehvet aletinin nasıl hareketlerle delice bir gaşy içine sevk edebileceğini, böyle ince ve muhteriz bir kadının nasıl lerzan bırakılacağını en açık ve tafsilatla tarife başladı. Genç kadın evvela pembeleşti, sonra kızardı, daha sonra kıpkırmızı oldu, en nihayet vücudu gayr-ı kabil-i mukavemet bir ra'şe fırtınasıyla harap ve zebun kaldı.
İzahat bittiği zaman İclal'in gözleri derin bir vecd dalgasıyla boğulmuş idi.
Ey, nazarihayatım hoşunuza gitti mi?
Tarifin pek fevkinde...
Ey, tecrübe arzusu hissediyor musunuz?
İclal'in sesi kesilmiş, gözleri kaymış gibi idi: Evet diyebildi.
Ey, ne vakit, aman ne vakit ?
Ne kadar çabuk olursa... Fakat maa-t-teessüf zevcim ancak yarın avdet edecek... Eminim ki kendisi bu tecrübeden son derece memnun olacaktır.
Ferid Hazım mosmor olmuştu: Nasıl, nasıl dedi. Tecrübe onunla mı olacak?
Ya siz ne zannediyordunuz? Elbette onunla...
E, ya ben?
Yalnız siz de hayaliyle mesud olmaya çalışınız... İşte bu kadar!.. Elvermez mi?.. zahmetinizden başkası istifade edecek...
Velhasıl anneannemizden 'Bizim zamanımızda böyle miydi?' mealinden bir lakırdı işitecek olursak nîm-hiddet aksi hücuma geçebileceğimiz bir delilimiz mevcuttur: En şen, en şuh hikâyelerin neşr olunduğu Bin Bir Buse. Yirmi dört sahifelik beher forma beş guruştur, ısrarla isteyiniz.



BİN BİR BUSE 1923-24
İstanbul'undan Erotik Bir Dergi,
Hazırlayan: Ömer Türkoğlu, Kitap Yayınevi, 2005, 266 sayfa, 15 YTL.

Turgut Özakman "Şu Çılgın Türkler"i anlatıyor
Kurtuluşun zorlu yolu 'Şu Çılgın Türkler' ile romana dönüştü...

Turgut Özakman ile söyleşmenin ayrı, hoş bir tadı vardır. Söyleşi sürerken kimi kez beyninizin her iki yakası arasında meydan savaşı olduğu sanısına kapılırsınız, hüzünlenirsiniz, çokça güler ya da gülümsersiniz, ama mutlaka bilgilenirsiniz, bilincinizin boş bırakılmış duvarlarında yeni kapılar açılır. Özakman, 1948'de genç bir yurtsever olarak çıktığı ve 10 gün boyunca yayan yürüdüğü Polatlı'dan Zafer Tepe'ye kadar süren "Kurtuluş"un zorlu yolunu bu kez soluk soluğa geçiyor "Şu Çılgın Türkler" romanıyla. Söyleşimiz de zaten o yol üzerinde kesişti ve yine bilgi çizgisini izledi. Özakman'ın söylediklerini ilgiyle okuyacaksınız.
Işık KANSU
-Şu Çılgın Türkler'e "roman" demişsiniz. Ancak okudukça, kurgusal, öyküsel, düşsel bir metinden çok belgesele yakın, ama roman tadında bir akışla karşılaşıyor okur. Gerçek, niye özellikle kurtuluşu konu alan birçok yapıtta olduğu gibi arka planda değil de tam önde?- Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Alman İmparatorluğu çöktü, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalandı, Rus Çarlığı tarihten silindi. Galip gelen emperyalistler, dünyaya yeni bir biçim vermeye giriştiler. Başlıca hedefleri de Osmanlı devletiydi. Özellikle Boğazlar, petrol, Ortadoğu'nun taksimi, Türklerin bir daha başkaldırmayacak şekilde parçalanıp ezilmesi gibi konularla ilgiliydiler. Anadolu'yu işgal eden silahlı güçlerin sayısı 400 bin kişidir. Buna karşılık dağılmış Osmanlı ordusundan geride ancak 35-40 bin kişi kalmıştır. Galipler, ordunun elindeki silahları toplamaktadır. Halk on yıl sürmüş olan savaşlardan bitkin çıkmıştır. Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan, emperyalizmin ileri sürdüğü şartları kabul eder ve kaderine razı olur.Galiplerin şartlarını yalnız Türkler kabul etmez, bu yokluğa ve yoksulluğa rağmen, dört yıl sürecek yeni ve ölesiye bir savaşı göze alır ve zafere ulaşır. Milli Mücadele bu mucizenin adıdır. Olağanüstülüklerle dolu bir dönemdir. Bu dönemi, kolay okunması için bir serüven romanı gibi yazdım. Sevgili gençlerin bu olağanüstülüklere ve şaşırtıcı gelişimlere inanması için de geçerli belgelere gönderme yaptım. Kısacası belgesel değil, belgeli. Bazı kahramanların değil, Milli Mücadele'nin romanını yazmak, o dönemi yaşatmak istedim.Türkiye'yi yönetenler, 20. yüzyılın en önemli birkaç olayından biri, Türkiye Cumhuriyeti'nin ruhu olan bu dönemi iyi bilselerdi, Türkiye bugün bu durumda ve konumda olmazdı.- Önce "Vahidettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele", ardından "Kurtuluş ve Kuruluş"un senaryoları, daha sonra iki ciltlik "19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da..." Bu kitaplarınızın her biri de, geniş okumaların, geniş bilgi dağarcığının ve araştırmaların ürünü... Çılgın Türkler de, içte birikmişin romana aktarılması galiba...- Çok uzun yıllardan beri Milli Mücadele ve yakın tarihimizle ilgileniyorum. İyi bir belgeliğim oluştu. Birçok bilgi birikti. Bu birikimi okuyucuların yararına sunmaya çabalıyorum. Çünkü türlü siyasi sebeplerle yakın tarihimizi çarpıtarak yansıtmaya çalışanlar var. Bu sahte tarih yaratmaya kalkışanların yazdıklarını okurken midem bulanıyor. Yalan üzerine kendilerine göre bir tarih kurmaya yelteniyor, Milli Mücadele'yi küçültmeye, önemsizleştirmeye gayret ediyorlar. Bu amaçla da Çanakkale'yi vurguluyorlar. Ama orada da Mustafa Kemal var. Onu silmeye çalışarak değişik bir Çanakkale oluşturuyorlar. Hayret bir şey. Tarihin gözü içine baka baka yalan söylüyor, yalan yazıyorlar.Çanakkale büyük bir olaydır. Ama bir yenilgiyi durduramamıştır. Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz ise emperyalizmin 'hayasızca akınını' durdurmuş, Osmanlı'nın külünden yepyeni ve tam bağımsız bir devlet doğmasını sağlamışlardır.Her mücadele sonuçlarıyla değerlendirilir.
TARİHÇİ TİTİZLİĞİ
- Şu Çılgın Türkler'de kılı kırk yaran tarihçi titizliğiniz sürüyor. Bir işlevi yerine getirme, yani özellikle gençlere o dönemi aktarma sorumluluğu yüzünden özenle seçilmiş bir titizlik mi bu? - Milli Mücadele, yazar hayaline ve yapıntı olaylara ihtiyacı olmayan müthiş bir dönem. Gerçeği izledim.- Tarihçi titizliğinden hiç vazgeçmeden, ama tarihçi soğukluğu ve öğreticiliğinden uzak durarak ve bir yandan da masalsıya kaçmadan yazmak. Zor iş değil mi?- Sevgili Kansu, bu dili bulabilmek yıllarımı aldı.- Gizliden gizliye bir şey duyumsanıyor romanda. Türklerin yaptığı çılgınlığı, bugünkü Türkler niye küçümser ki? Bu "yeniden yapılandırılmış" çılgınlığı neye bağlıyorsunuz?- Aklı başında, vicdanlı, sağlıklı hiç kimse, Milli Mücadele'yi küçümseyemez. Türk tarihinin en büyük olayıdır. Küçümsemeye çalışanlar, Kuvayı Milliye ruhunu öldürmek, Kuvayı Milliye duruşunu silmek istiyorlar. Bu mümkün mü? Şu Çılgın Türkler/ Turgut Özakman/Bilgi Yayınevi/ 747 s.

Cumhuriyet Kitap, 05.05.2005

*********************************

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

Çılgın Türk, saldırgan emperyalist!

Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!

İşbirlikçiler, hainler, alçaklar çoğalıyor, kabul, ama idealistler, vatanseverler, erdemli, dürüst insanlar da bir o kadar artış gösteriyor... Nitekim 1990'larda Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı, cumhuriyeti konu alan roman verimindeki yükseliş, bu tür yapıtları kaleme alanların yaş ortalamasındaki görece düşüş, bu konuya yönelik ilginin daha da yoğunlaştığını ele vermeye yetiyor bence.Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı konu alan romanlara son olarak Turgut Özakman'ın Şu Çılgın Türkler'i de (Bilgi, 2005) katıldı. Ne var ki yazarın bu sorunsala özgülediği ilk kitap değil Şu Çılgın Türkler... O, gerek bilimsel araştırma-inceleme (Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele vb.), gerek roman (Atatürk Yeniden Samsun'da vb.), gerekse senaryo (Kurtuluş vb.) dallarında şaşırtıcı verimleriyle bizi sarsıp silkelemiş bir değerli yazar. Buna göre sevgili Turgut Özakman, yalnız cumhuriyet dönemi Türk tiyatrosunun dönüştürümünde değil, cumhuriyetin bugünlere ulaşmasında da yol ve ufuk açıcı yaklaşımlarıyla topluma katkıda bulunmuş bir ad.Sonda söylemem gerekeni, yazıya girerken dile getirmekte bir sakınca görmüyorum: Turgut Özakman, toplumca gönül borcu duymamız gereken yazarlar arasında önemli bir yere sahip kanımca!Şu Çılgın Türkler'e bir göz atmak bile onun bu alana döktüğü emeği teslim etmeye yetecektir herhalde.

BELGE ROMAN, BELGESEL ROMAN

Özakman, "Önsöz"de, 1948'de Polatlı'dan Dumlupınar Zafertepe'ye yaptıkları on günlük yürüyüşlerini anlatıyor: "... Sakarya siperlerinden aldığımız toprağı Zafertepe'deki anıtın toprağına katacaktık. /.../ Zafertepe'ye 29 Ağustos gecesi vardık, toprakta uyuduk. Sabahleyin on binlerce insan şehirden ve köylerden trenle, otobüsle ve yaya olarak tören alanına aktılar. Burada 30 Ağustos geçit törenine katıldık. (...) / Geçtiğimiz yerler, savaşların olduğu, Yunan işgali görmüş, işgal ve zafer günlerini yaşamış yerlerdi. Savaşa katılmış, tanık olmuş insanlarımız sağdı. Onları dinleye dinleye yürüdük."Turgut Özakman'ın Ulusal Kurtuluş Savaşı'na duyduğu ilginin tutkuya dönüşmesinde bu uzun yürüyüşün payı olsa gerek... Çok sonra bu alanda kalem oynatmaya girişirken, söz konusu heyecanın, duyarlığın rüzgârını da arkasına almış olsa gerek usta yazar.Okurun "bu büyük konuyu, sade ve meraklı bir roman gibi yorulmadan oku(yabilmesi) için" yoğun çaba gösteren Özakman, Şu Çılgın Türkler'de, yazarın "hayal zenginliği"ne gereksinimi olmadığını kanıtlamakla kalmıyor, yanı sıra bütün zamanlarda okunurluğunu koruyabilecek bir "belgesel roman doruğu" koyuyor ortaya."Belgesel roman" sözü üzerinde duralım biraz... Özakman, akışkanlığı göz önünde tutarak dokuyor yapıtını. Bölüm geçişlerinde apaçık gözlenebiliyor bu durum. Dayandığı belgelere, belge roman bakışı kadar belgesel roman kurgusuyla da yaklaşan Özakman'ın söz konusu yapıtı, "tarihsel roman" olarak alınabilir pekâlâ! Nitekim kimi dönüştürümler, soyutlayım düzeyi bunu ele vermeye yetiyor bence."Belge roman"la "belgesel roman" arasında ne fark var peki? Belge roman, belgelere dayanırken kurgu, olayların, kişilerin dışına çıkmadan yapılır. Belgelerin sıralanmasıyla, yerleştirilmesiyle sınırlı kalır bir ölçüde kurgu. Oysa belgesel romanda yazar, bakış açısı yönünde, görece daha özgürdür. Belgelerin dışına taşarak da, yani belgelere dayanmaksızın ama olgusal gerçeklikten kopmadan yer yer ya da kimi bölümcelerde tümden farklı kurgular yapabilir. Belge romanda daha çok belge aktarımının, belgesel romanda ise dönemin, üstelik roman dokusuyla enikonu bütünleşmiş, biçemsel değer kazanmış olarak aktarımının öne çıktığı söylenebilir. Turgut Özakman'ın başarısı, romana eklediği hayali kişilerden mi kaynaklanıyor yalnızca? Düzayak böyle yaklaşmak, doğrusu hafife almak olur konuyu. Özakman'ın çok yaygın olarak bilinen başarılı oyun yazarlığına, bu ölçüde bilinmeyen roman yazarlığı başarısı da eklenmeli ilk önce. Korkma İnsancık Korkma, Romantika yazınımızın önemli romanları arasında sayılabilir bana göre.Özakman, Şu Çılgın Türkler'de oyun, roman, senaryo, araştırma-inceleme tüm türlerde gösterdiği yetkinliği seferber ediyor denebilir. Ayrıca buna çok gelişmiş bir dil-anlatım tekniği eklediği de söylenebilir yazarın. Ama bir önemli etken daha söz konusu bu yetkinlikte bir kitabın ortaya çıkmasında: yazarın tartışılmaz, sarsılmaz yurtseverliği, bu topraklara, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanlarına, cumhuriyeti kuranlara gönülden bağlılığı...Yoksa şehit Albay Nâzım'ın atını, bir insanmışçasına tüm duygularıyla yansıtmaya girişmezdi herhalde... Ne dersiniz bir göz atalım mı bu aktarıma?"Her şey bir dakika içinde olup bit(miştir)." "Nâzım Bey'in Emir Çavuşu Eyüp atıl(ır), komutanını kucağına alıp atına bindi(rir), deli gibi sür(er). Yarbay Nâzım'ın (albaylığa yükseltilmiştir) kara gözlü beyaz atı da peşlerine takıl(mıştır). Genç komutan göğsünden ve elinden yaralanmıştı(r)." (178)Herkes koşuşturur ya komutan kurtarılamaz yine de. Nâzım Bey'in cesedi, diğer yaralılarla birlikte trenle Eskişehir'e gönderilir. Özakman, at anlatısını sürdürüyor: "Nâzım'ın beyaz atı da trenin yanında koşmaya başladı. Arazi, trenin yanında koşmasını engelleyince, at bir süre trenden uzağa düşüyor, yol elverince yeniden Nâzım'ın bulunduğu vagonun yanında beliriyordu." (179) Tren Eskişehir'e varır. Yaralılarla birlikte Nâzım Bey de Eskişehir Hastanesine kaldırılır. Ya at?"Beyaz at, karşıdaki boş alanda, gözlerini ümitle hastaneye dikmiş, bekliyordu. Ne yem yiyor, ne kimseyi yanına yaklaştırıyordu." "Nâzım Bey'in cenazesi akşam treniyle Ankara'ya yolcu edilecek, güzel beyaz atı bir daha gören olmayacaktı." (183)Atı, üstelik söylen diliyle dramatik öğe bağlamında ustalıkla romana yerleştirebilmek için Turgut Özakman gibi usta bir yazar olmak gerekiyor! Yalnız at mı? Yazar, insanın yürek tellerini titreten dupduru, sıcacık, içten anlatımıyla pek çok bölümce getiriyor önümüze. Sözgelimi apoletlerini söken Yüzbaşı Faruk (57, 58), Porsuk'un ötesine çekilen birlik (207 vd.) vb. pek çok bölümce, bu yönde belgesel romanın sıkılayıcıları olarak önemli işlev görüyor romanda.Romanın anlattıklarına da bir göz atalım kısaca...

EMPERYALİZMİN SALDIRISI YA DA ÖLÜM KALIM GÜNLERİ

Turgut Özakman, Şu Çılgın Türkler'i iki anadamar yönünde diyalektik olarak bütünlüyor: vahşi emperyalizmin saldırısı, mazlum Türk halkının buna karşı direnişi, karşı koyuşu...Yazar, bu yapılanmayı iki kitap ya da bölümleme biçiminde sunuyor bize: "Birinci Kitap: Yunan Büyük Taarruzu", "İkinci Kitap: Türk Büyük Taarruzu"... Böylece romanı, İnönü Savaşları sonrasından başlatarak 1 Nisan 1921-18 Eylül 1922 arasında kalan yaklaşık on sekiz aylık bir dilimi ya da beş yüz elli günü odaklıyor...Üstelik bunu debisi yoğun, akışı hızlı akarsu gibi öylesine çekici, sürükleyici bir biçemle sunuyor ki yazar, yedi yüz elli sayfalık dev yapıtı neredeyse soluk almadan okuyorsunuz. Hop oturup hop kalkarak, yürek çarpıntılarıyla...Şu Çılgın Türkler, Ankara hükümetinin Dışişleri Bakanlığı'na vekâlet eden Ahmet Muhtar Mollaoğlu'nun İngiltere'ye verdiği sert notayla açılıyor da denebilir: "... Bize Batı emperyalizminin boyunduruğunu kabul ettirmeyi başaramayacaksınız vesselam!" (45)Ankara, emperyalizmin saldırısı karşısında, Anadolu halkıyla birlikte tek başınadır. Bunda "hükümet ve işgal sansürü ile boğuşa boğuşa görevini sürdüren yurtsever basının payı" (75) vardır da Osmanlı yönetiminin yoktur artık, yalnızca bir işbirlikçidir hanedan ya da emperyalizmin maşası. "İstanbul hükümeti de emperyalistler de karşılarında bilinçli bir millet görmek istemiyor"dur. (190)Bu nedenle "yalnız emperyalizmle değil, hain İstanbul yönetimi ve onun uzantılarıyla da mücadele edi(li)yor"dur. (213) "Ankara yeni orduda güvenilir, bilinçli ve dürüst subaylara yer vermekte(dir)," (68) bir tek. Üstelik "Türk ordusu zamanla yarış ediyordu(r)." (176) Kaldı ki ordunun "elde kalması" da (189) büyük önem taşımaktadır. Gerçi "tabansız yedi milletvekili gerçekten Ankara'dan kaçmıştı"r (221) ya Ankara'daki Büyük Millet Meclisi, yine de bütün "kavgacı(lığına), sabırsız(lığına), geveze(liğine), genel olarak tutucu(luğuna) karşın hiç kuşku yok, yurtsever bir Meclis'ti(r)." (199)Turgut Özakman, bu dev yapıtı, bir "polisiye" ya da "macera romanı" havasında örüntülerken şu soruyu getiriyor önümüze: "Ankara gerçekten tarih sahnesinden silinmek üzere miydi, yoksa Türkler bir yeniden doğuşun eşiğinde miydiler? / Zaman gösterecekti." (206)Şu Çılgın Türkler'in "Birinci Kitap"ında yer alan temel sorudur bu. Bu sorunun yanıtı "İkinci Kitap"ta verilecektir. Sakarya'yla, ardından Dumlupınar'la...

"ŞU ÇILGIN TÜRKLER"İ OKUMANIN TAM SIRASI!

Şu Çılgın Türkler, farklı bir roman. Attilâ İlhan'ın Allahın Süngüleri / Reis Paşa adlı romanında görüldüğünce küçücük, minicik, ancak anlamı tam bu ana sinmiş gerçeklikle örtüşen lekelerin açılımıyla başlıyor. Bir çalım senaryo havasında, ama değil! Hızlı, akışkan, yer yer şutlarla dökülen, yer yer de yayılıp dağılan, ne ki hiçbir bölümcesinde derinliğini yitirmeyen bir anlatımla üstelik. Bir yandan gözleriniz doluyor romanı okurken, öte yandan kabına sığamayan sevinçlerle, yürek ferahlatıcı kabarmalarla koşuyorsunuz sayfaların peşinden. Böylesi inişli çıkışlı duygularla okumamak olanaksız romanı!Şu Çılgın Türkler'in pek çok bölümcesi ilköğretimde ders kitaplarına okuma parçası olarak alınabilir. Hayır, yetmez! Kitabın ilköğretimde, liselerde kaynak kitap yapılması zorunlu! Hayır, bu da yetmez! Bana sorarsanız, Şu Çılgın Türkler, yeniden düzenlenerek doğrudan ders kitabı yapılmalı derim... Hem de ilköğretimden başlayarak ta üniversiteye dek tüm eğitim, öğretim kurumlarında...Sevgili Turgut Özakman, on sekiz yaşındayken bir grup arkadaşıyla birlikte yürüyerek dolaşmıştı savaşın yaşandığı toprakları! Aradan geçen şunca yıl sonra bugünün yeniyetmelerine büyük bir yapıt bırakıyor, çocuk yaşlarından kalan o büyük heyecanlarla... Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın ölüm kalım günlerini aktaran roman, öyle görünüyor ki bütün zamanlarda dik duruşunu, zengin dolantıları, çağrışımlarıyla yol göstericiliğini hep sürdürecek!Şimdi sıra okurda, şimdi görev bizde. Okuma yazma bilen herkes bu kitabı okumalı!

Cumhuriyet Kitap, 09.06.2005

06.01.2005
1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - 11 - 12 - 13 - 14 - 15 - 16

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası
Heeyt be Orhan Kemal!
Bir gün kapınız çalınsın diye beklemeyin... Siz kalkıp kapısını çalın Orhan Kemal'in!
Orhan Kemal'i sevenler olarak Selim İleri'yle aynı Cemile'yi okumuşuzdur herhalde... Varlık'tan çıkan, bordo zeminde çapraz beyaz çizgili, kırmızı eğik yazılı Cemile'yi (İkinci basım, 1958).Üzerine tarih atmışım 6 ya da 8 Eylül 1963. Çocuk yaştayım henüz... Nasıl da heyecanla, rüzgârlanarak okuduğumu bugün gibi anımsıyorum romanı. Üzerinden bunca yıl geçince yer yer unutmuşum yine de... Epsilon tarafından yayımlanan on ikinci basım Cemile'yi okuyunca anladım bunu. Bu son baskısının bir özelliği var Yüz bin basılmış Cemile. Hangi kitabevine girsem dizi dizi Orhan Kemal'ler, yalnız kitabevleri mi, marketler de öyle... "Heeyt be Orhan Kemal!" dedim kendi kendime. Yayınevi ulaştırmıştı ya umursamadım, girdim bir kitabevinden içeri, gururla Orhan Kemal istedim. Ardından ekledim "İki tane olsun!" Vardım çaldım komşumun kapısını. Yalnızlığıma, yoksunluğuma bakarak arada dumanı tüten çorbalar getiren Nurgül Arslan, bir iyilik simgesi... Şaşkın bana bakıyor. Uzattım Cemile'yi "İnsanlar yeni yılda birbirine armağan almaz mı, ben de size bir Orhan Kemal armağan etmek istiyorum."Sonra geçtim evime, ötekinin kapağını açtım, okumaya koyuldum, çarçabuk da bitirdim. O gece hep Cemile'yle boğuşup durdum... Meğer müzikal olmuş Cemile.
"CEMİLE MÜZİKALİ"
Arkada bir Adana silüeti... Kent durmadan değişiyor... Sahnenin bir yanından develer giriyor, öte yanında bir fabrikanın insan öğüten ortamında çitli makineleri, iplikhanenin, dokumahanenin tezgâhları çalışıyor... Bu arada fabrika önü, Musa'nın avlusu, bu avluya yerleşmiş yoksul aile odaları getiriliyor maketler halinde...Bizler oturmuş, dev bir kadronun sunduğu Cemile müzikalini izliyoruz büyük bir hayranlıkla... Rıfat Ilgaz'ın Hababam Sınıfı gibi... Kimler kimler yok sahnede? Tiyatromuz, sinemamız için bunca katkıda bulunmuş Orhan Kemal'in ünlü yapıtında herkes bir rolü olsun istemiş besbelli... Şarkıcılar kadar operacıları da dinliyoruz. Balecilerin, modern dansçıların dansları karşısındaysa enikonu büyüleniyoruz. Yönetmen, yüzyılın büyük bir siyasal müzikali olarak sahneye koymuş meğer Cemile'yi. Bir basın açıklaması da yapıyor bu arada. "Sinemacılarımız, bu çok güzel romanı görmezden geldiği için, kolları sıvadık, hiç değilse müzikal yapıp halkımıza armağan edelim dedik," diyor. Evet önde fabrika kâtibi Necati'yle işçi Cemile'nin aşkı anlatılıyor, ama arka planda Türkiye'nin sanayileşme süreci, kentleşme olgusu, siyasal dönüşümler, toplumsal altüst oluş, bu aşk öyküsünün çevresinde, buna eklemlenmiş öteki sınıfsal çelişkilerle birlikte sahneye geliyor. Cemile'nin aşkına engel olmak isteyen kötüler, bu aşka yardım etmeye çabalayan iyiler, hep bu çelişki odağında yerleştirilmiş sahneye koyucu tarafından.Sahnenin olağanüstü büyüsü hepimizi kuşatıyor... Gösteri sona erdiğinde hepimiz hep birlikte fırlıyoruz, ayakta alkışlıyoruz Cemile'yi, ona can veren sanatçıları... Bis üzerine bis... Biz alkışlamaktan, onlar selamlamaktan yoruluyor ya, ne kimse oturuyor yerine ne de sahneden çekiliyor... Bu kadar alkışa yürek dayanabilir mi, görkemli son bölümceyi bir kez daha sunuyorlar büyük bir coşkuyla... Ama inanılmaz bir şey oluyor bu arada, Kâtip'i oynayan sanatçı, rolünü bırakıyor, yerine Orhan Kemal geçiyor... Bir alkış, bir alkış, ortalık yıkılacak, kıyamet kopuyor sanki... Fırlıyoruz koltuklarımızdan bir anda, sahneye saldırıyoruz ya adım atmanın olanağı yok... Bu arada yönetmen bağırıp Orhan Kemal'in, seyirciyi tek tek selamlayacağını duyuruyor da oturuyoruz yerlerimize. Oturduğumuz yerden elllerimizi sallıyoruz durmadan...Derken uyanmışım... Hayırdır inşallah, gazetelere saldırıyorum, durduk yerde uydurmuş olamam ya Cemile müzikalini. Baş sayfalarında duyurmuşlardır herhalde bu büyük olayı gazeteler. Ama bunun rüya olduğunu kavramakta gecikmiyorum tabii...Brecht'in, ilk kez 1928'de yayımlanan Üç Kuruşluk Opera'sını (Bak. Bertolt Brecht / Bütün Oyunları, Mitos-Boyut) anımsar mısınız? Cemile, bir açıdan bununla koşutluk kurularak da düzenlenebilir bana göre. Bunun için, Londra'nın yaklaşık üç yüzyıl önceki dilencili yaşamına düğümler atmak gerekmiyor elbette. Orhan Kemal'in yoksul Boşnak kızı Cemile'den kalkarak müthiş bir denge üzerinde kurduğu iktidar kavgası, bunun sınıfsal çelişki temelinde örüntülenmesi Brecht'in Üç Kuruşluk Opera'da getirmek istedikleriyle sıkı sıkıya örtüşecektir kanımca.
"CEMİLE'NİN ROMAN DEĞERİ"
Gerçekten de yazınımızda ahlaksal değerlerin böylesine zengin dolantılarla enine boyuna tartışıldığı bir roman var mıdır, doğrusu bilmiyorum... Bizde yoksulların aşkına pek karışılmaz, ne ki kız güzelse eğer, o zaman öykü bilegeldiğimiz örüntüsüne kayar çabucak. Her türlü engel çıkarılır bu aşkın önünde... İki yoksulun aşkı, herhangi bir artıdeğer taşımadığı zaman olağandır yalnızca. Kızın güzelliği artıdeğer sayıldığından büyük kavgalara yol açar bu. Bir yandan âşık delikanlı, öte yandan güzel yoksul kıza sahip olmak isteyen çeşitli güçlerin temsilcisi erkekler kıran kırana bir savaşa girişirler aralarında... Önde görünmese bile, genelde patronlar da, bir biçimde, dolaylı eklemlenir bu çatışmaya...Türk yazınının, sinemasının bu çok eski izleği, Orhan Kemal'in elinde bir kez daha biçimleniyor görüldüğünce... Cemile'nin ilk yayımlanışı, 1952... Halit Ziya'nın Aşkı Memnu'sundan elli yıl sonra, günümüzden elli yıl önce Orhan Kemal, Türk roman geleneğinin en yalın örneklerinden birini koyuyor bence yapıtıyla. Brecht, 1920'lerin sonlarına odaklanmıştı Üç Kuruşluk Opera'da. Orhan Kemal ise 1930'ların başlarını anlatıyor bize. Zaten roman, "1934 yılı Eylül sonlarının berrak bir gecesiydi," tümcesiyle başlıyor. Bu tarih önemli. Tüm dünyanın etkilendiği 1929 bunalımının yaşandığı yıllar. Birinci Dünya Savaşı'nın ağır faturası emekçi yığınlara çıkarılmışken ikincisinin hazırlıkları da ekleniyor buna...Bu açıdan bakıldığında Cemile, sıradan bir aşk romanı değil, bir dönem romanı, ötesinde gerçek bir siyasal roman doruğu bence! Siyasal herhangi bir söyleme yaslanmadan, herhangi bir siyasal örgütlenişe sırtını dayamadan, düpedüz bir aşk romanıyla da siyasal roman örneği ortaya konulabileceğini gösteriyor bize Orhan Kemal. Doğrusu ya, bu yanıyla da önemli bir yapıt Cemile. 1950'ler Orhan Kemal'in yazarlığında önemli bir aşamayı vurguluyor zaten. Gerçekten de tüm öyküleri, romanları tarandığında, onun en büyük sıçramayı 1950 başlarında sergilediği görülebiliyor... Cemile bunun ilklerinden. Upuzun bir roman da değil öyle, 160 sayfayı bile bulmuyor. Ama ta o dönemden günümüze, şaşılacak ölçüde sağlam kalmış, dipdiri duruş sergileyen kaç roman anımsarsınız acaba?Cemile'yi günümüze taşıyan, bundan sonraki yıllarda da okur gözünde değerli kılacak yan, roman kahramanlarının yaydığı gerçektenlik duygusundan kaynaklanıyor kuşkusuz. Çünkü öylesine geniş açılı bir bakışa sahip ki Orhan Kemal, kahramanlarını hep içerden bakışla yansıtabiliyor bize. Erkekler kadar kadınları, yoksullar, emekçiler kadar zenginleri, sonradan görmeleri, etnik farklılıklar gösterenleri... Hiçbir kahramanı çizgisel durmuyor yine de, hiçbiri inandırıcılığını yitirmiyor. İşte Cemile'nin gücü buradan geliyor!Yoksa yalınkat okuduğunuzda dümdüz anlatılan bir roman bu. Onlarca sayfa süren, Cemile'nin gündelik yaşantısının anlatıldığı "Musa'nın avlusu" bölümcelerinin yer yer uzun, hatta gereksiz olduğu bile öne sürülebilir bu arada. Zaten hiçbir kurgu oyunu da yok yapıtta. Yok ama kahramanlar, roman evrenine öylesine güç katıyorlar ki, romanın içindeyken sanki canlıymışçasına tutup havaya kaldırıyorlar romanı, olağanüstü bir eylemsellik kazandırıyorlar böylece kitaba. Bunun için Orhan Kemal'in yaptığı tek iş var Yazar olarak hiçbir kahramanını zorlamıyor o, onları kendi istediği yönde evirmeye girişmiyor... Orhan Kemal'in Cemile'deki roman kahramanlarını kendi özyaşamından çıkardığı savlanabilir kolayca. Hangi yazar için geçerli değildir ki bu tür bir öne sürüş? Ne var ki, yazarın bu yönde ortaya koyduğu dönüştürüm değil midir dikkate alınması gereken? Bu açıdan bakıldığında Orhan Kemal, Murtaza'da bütün dünya edebiyatına armağan biçiminde alınabilecek bir roman kahramanını nasıl yarattıysa Cemile'dekileri de işte böyle ortaya çıkardığı savlanabilir kolayca. Onun romanları zamanında bu yanıyla değerlendirilebilseydi eğer, sanırım bu hem Orhan Kemal'in, bundan sonraki gelişimini niteliksel bağlamda çok daha yoğunlaştırıp üst düzeye çıkarabilirdi hem de özellikle toplumcu gerçekçi yazarların, ondaki bu niteliksel değeri kavramalarını sağlardı da belki, kimileyin çizgiselliğe düşmekten alıkoyardı kendilerini.Üstelik o, anlatımcı bir yazar da değil, daha 1950 başlarında anlamlandırmayla örüntülemeye koyulmuş öykülerini, romanlarını.Buradan şu sonuca varıyorum 1950'lerin daha başlarında, bu büyük çıkışı görülmediği için Orhan Kemal'e haksızlık yapılmış. Ötesinde Orhan Kemal'in, 1950 kuşağının açtığı çığıra karşın kendi özgünlüğünü koruyabildiği, bunu tek başına bugünlere ulaştırabildiği de eklenmeli bu değerlendirmeye.
UNUTULMAZ BİR YAZAR ORHAN KEMAL
Kapının zili. Açtım, Nurgül Arslan. Cemile'yi pek beğenmiş, Orhan Kemal'i ilk kez okuyormuş, öteki romanlarını merak etmiş. Kitapçıya gidiyoruz. "Heeyt be Orhan Kemal!" dedim kendi kendime. Nurgül Hanım, şaşkınlıkla baktı yüzüme. Açıkladım "Kitapçıda romanlarını, öykülerini görünce siz de böyle diyebilirsiniz."Biz Nurgül Hanım'la kitapçıya doğru yürürken, Orhan Kemal de bir yerlerden bizi izliyordu sanki... Başında fötrü, ince bıyıkları, takım giysisi, kravatı, siyah pardösüsü... Hayır hayır, bizi izlemiyordu, yanında çıraklığa durduğum ilk ustam Orhan Kemal, aslında kahramanlarının, okurlarının arasında dolaşıyordu yalnızca...Yeni yılın bu ilk günlerinde, dışarıda bir aşk havası mı vardı ne? "Cemile mevsimi bu," dedim birden. Nurgül Arslan, heyecanla atılıp beni yanıtladı "Sizi bilmem, ama benim için öyle!"Adım gibi biliyorum, şimdi öte yakada, bizlerden ne roman kahramanları, öykü kişileri yaratıyor da o, biz ayırdında değiliz bunun... İyi de bırakıp gittiklerinin ayırdında mıyız peki? Bir gün kapınız çalınsın diye beklemeyin... Siz kalkıp kapısını çalın Orhan Kemal'in!

Zafer Doğan'dan bir Mehmet Ali Aybar kitabı

Türkiyeli sosyalist

Zafer Doğan da önce yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışmasında "SSCB'deki büyük çöküşün ardından kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ve bunun için her zamankinden daha sağlıklı bir siyasi ortamın" olduğunu vurgulayıp Aybar'ın bu çerçevede oynadığı "buzkıran" rolünün altını çiziyor.

Alev ATEŞ

Zafer Doğan "Türkiyeli Bir Sosyalist : Mehmet Ali Aybar" başlığını koyduğu çalışmasının bir yerinde Aybar'ın "hürriyetçi sosyalizm" söylemine karşı getirilen eleştirilerin seviyesinin bazen sağlıklı bir tartışma ortamının çok dışına taştığını belirtiyor ve kısa bir örnek de veriyor buna: "Aybar sosyalist davaya sırt çevirmiş bir insandır. Kişiliği hiçbir bakımdan sosyalist bir davaya liderlik edecek yapıda değildir... 'insan için sosyalizm'. Elbet insan için sosyalizm. 'Hayvan için sosyalizm diyen mi var ? Boş laf bu..(vs.vs...) " . 1990'larda yaşananlardan, duvarların çöküşünden, 'karşıdevrimlerin' kesin zaferler kazanmasından sonra, 'tarihin tekerleğinin' tersine de dönebileceğinin anlaşılmasıyla birlikte kimileri sağa savrulurken, kimileri de daha da sağa savrulup 'görün işte demokrasi ve sosyalizm yan yana iç içe olmuyor, yaşasın Stalin ve yöntemleri' diyerek duvarlarına Stalin posterlerini asarken bir grup aklı başında genç bilim insanının sorunun nedenleri üzerindeki araştırmalarını arttırarak sürdürmesi ve tartışmaları Türkiye'de Aybar'ın görüşleri üzerinden yapmanın tartışmaya önemli olanaklar sağladığını kanıtlaması belki de bu sürecin en umut verici tarafı olarak çıkıyor karşımıza. Zafer Doğan da önce yüksek lisans tezi olarak hazırladığı çalışmasında "SSCB'deki büyük çöküşün ardından kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiğini ve bunun için her zamankinden daha sağlıklı bir siyasi ortamın" olduğunu vurgulayıp Aybar'ın bu çerçevede oynadığı "buzkıran" rolünün altını çiziyor. Bu doğru bir saptama ancak bu saptamanın yörüngesi yazarı zaman zaman, özellikle kendi öznelliği içinde Aybar'a eleştirel yaklaştığı noktalarda birtakım açmazlara düşürmüyor da değil. Örneğin Aybar'ın "Marksist epistomolojiyi kavrayış" konusunu irdelediği bölümlerde (s.64), gene parti ve "yatay örgütlenme" konusunda örnek olarak verdiği Şili-Allende deneyimine yaklaşımında (s.71) ya da bir siyasi partinin üyelerinin niteliğinin o partinin niteliğini belirlemeyeceği gibi konularda... Aybar'ın Kemalizm konusunda çelişkiler içinde olduğunu söylemesi ya da ATÜT ( Z. Doğan AÜT' ü yeğliyor) değerlendirmesi bence genç akademisyenin Aybar'a yönelttiği eleştirel bakışta nesnel eksiklikleri de beraberinde getiriyor. Örneğin, Osmanlı bürokrasisinin "artı-değeri paylaştırma" hakkının ona sınıf karakteri verip vermemesi tartışmasında Aybar yüzyıllara dayanan bu bürokratik yönetim alışkanlığının Türkiyeli sosyalistlere de çok uygun gelebileceğine ve bu bürokrasinin fiilen "ilerici bir sınıf" olarak sosyalist harekete de damgasını vurma isteğinin önlenemezliğine ısrarla dikkat çeker (SDP Programı). Ancak Zafer Doğan, Aybar'ın "...verdiği cevaplardan çok; sorduğu soruların" önemli ve ufuk açıcı olduğunu açıkça belirtirken galiba bazı sorulara geçmişte verilen sığ yanıtların açmazından henüz kurtulmuş değil. Örneğin "Marx'ın sınıf bilincinin üretildiği ve sürdürüldüğü mekanizmaları ortaya çok açık koymaması nedeniyle, Aybar'ın Marx'a dönerek Lenin'e karşı çıkmasını çok anlamlı bulmamakta. (s.66)" Pozitivizmin Marx'ı ve ardılı olan dünya sosyalistlerini büyük ölçüde etkilediği elbette bilinen ve anlaşılır bir şey. Ama Aybar'ı görüşlerinde ardıllarından ayıran, bu etkinin sadece bir "üretim biçimi ve ortaya çıkardığı ilişkinin" yansımasının ötesinde, yazarın deyimiyle "diğer" ve "son derece karmaşık mekanizmalar"ının da üzerine kafa yormasından kaynaklanır. Burada eski pozitivist anlayışın ötesinde sınıf mücadelesi içinde yeni bir "nesne-özne" ilişkisinin ve yapıya etkisinin tartışılmasını istemesi yatmaktadır. Konu böyle ortaya konulunca, çöken sosyalist sistemde "hayli gelişmiş üretim güçlerinin toplumsal ve siyasal düzeye olan denkliğinin bozulmasının" oynadığı rolü de çözebiliriz.

SOSYALİZMDE BAĞIMSIZLIK SORUNSALI

Aybar'ın ve dönemin sosyalistlerinin özellikle üzerinde durdukları ve birbirlerinden koptukları konu, bağımsızlık kavramının içeriği ve hatta biçimi ile çok yakından ilişkilidir. Nitekim Zafer Doğan da kitabının hemen her bölümünde bu vazgeçilmez bağımsızlık kavramını yerli yerine koyuyor. Bence yapılan diğer araştırmalardan farklı ve ilerde olarak Aybar'ın bu temel karakteristiğini en iyi çözümlediği bölüm Aybar'ın Avrupa komünizmi ile olan ilişkisini ele aldığı bölüm. Burada Avrupa komünizmini ithal etmekle suçlanan Aybar'ın oldukça gözden ırak tutulan bir tavrını vurgulamış yazar. Avrupa komünizmini sadece "Tanzimat taklitçiliği yapmamak" için ya da taklitçiliğe karşı olduğu için değil ama aynı zamanda emperyalizme karşı adeta "tavırsız" olduğu için de benimsememektedir Aybar. Nitekim, yazarın alıntılarından anlıyoruz ki Aybar, örneğin İKP, İP, FKP'nin konumlarını belirlerken; "İtalya'daki, Fransa'daki, İspanya'daki gelişmeler, komünist partilerin ideolojik mücadelede hegemonya mücadelesine ağırlık verdiğini gösteriyor. İtalyan komünist partisi ittifaklar zincirini burjuvazi ile 'tarihsel uzlaşma'ya kadar uzatıyor" eleştirisini getirmekte. (s.278). Yazar gene aynı sayfalarda örneğin Berlinguer'in NATO ve AET'den ayrılmak gibi niyetlerinin olmadığını tespit eden Aybar'ın böylesi bir starateji ve politikayı benimsemesinin olanaksızlığını da ortaya koyuyor. Zira yazara göre zaten Aybar'ın "Türkiye'nin üstyapısal ve tarihsel özelliklerini de göz önünde bulunduran bir sosyalizm düşüncesi ile" oluşturduğu "Türkiye'ye özgü sosyalizminin en önemli özelliği ideolojik ve politik bağımsızlığa dayanmasıdır." Bu sosyalizm anlayışı, "ülke topraklarının 35 bin metrekaresini işgal altında tutan ABD emperyalizminin silahlı gücü olan NATO'dan hemen çıkılmasını ve AET'ye kesinlikle girilmemesini" vurgulamayı gerektirmektedir. Yazar Aybar'ın Avrupa komünizmiyle bu pratik ayrılığının ötesinde teorik olarak da ayrıldığı noktaları anlatmak üzere Nail Satlıgan'ın Aybar'ın Avrupa sosyalizminin sol kanadı olarak değerlendirildiği bir çalışmasına atıfta bulunurken (s.282) öte yandan Aybar'ın "Sovyetizm, sosyalizmin gerçekleşen bir şeklidir; fakat gerçekleştirilebilecek tek şekli değildir" diye yazdığı 1946 yıllarına atıfta bulunarak bu tezlerin Avrupa komünizmi tezlerinden çok önce Aybar tarafından ortaya atıldığına dikkatleri çekiyor (s.283).

SON OLARAK

Kitabının sonuna birisi TİP-TKP, diğeri TİP-SDP yapılanması içinden gelen iki sosyalistin görüşlerine de yer vermiş Zafer Doğan. Gerek Nabi Yağcı'nın gerekse Uğur Cankoçak'ın Aybar ve TİP için söyledikleri elbette çok ayrı değerlendirmelerin ürünü. Ama bu iki sosyalistin ortak olarak altını çizdikleri bir özellik -ki hemen hemen tüm sosyalistler bu konuda anlaşır- Aybar'ın bir eylem adamı olduğudur. Ve tüm görüşlerini aslında N.Yağcı'nın deyimiyle bir "reel-politiker" olarak eylem içinde oluşturmuştur. Buna bağlı olarak kitapta değinilen ve bugünlerde tartışıldığını bildiğim bir diğer konu da Aybar'ın TKP'li olup olmadığı tartışması. Bu ek konuşmalarda Doğan bunu da aralamaya çalışmış. Ancak iş bir belgeye gelip dayandığından ve böyle bir belge ortada olmadığından söylenenlerle yetinmek zorundayız. Bence, hep "bir şeyler" yapmak isteyen Aybar'ın çok önemli kısmı TKP'li olan dostları ile "bir şeyler" yapmış olması olasılığı büyüktür. Nitekim Nihat Sargın'ın kitabında da Aybar'ın oldukça illegal sayılabilecek bazı şeylerin içinde olduğu anlaşılır gibi. Bir "partizan" değildi elbette ama onlarla bir şeyleri paylaşıp bir şeyler yaptığı açık. Zaten dönem başka türlüsüne yol verir miydi ? Yazarının yargılarına katılıp katılmamak bir yana yaşadığı döneme damgasını vuran birisi olarak Aybar'ın "siyaset kuramı açısından" değerlendirmesini yapmak için Zafer Doğan çok emek sarf etmiş ve özellikle 1960 sonrası için Aybar'ın diğer akımlarla karşılıklı konumunu da incelemeye çalışan Z. Doğan , dönemi kendi siyaset kuramı anlayışı ile değerlendirmiş. "Türkiyeli Bir Sosyalist : Mehmet Ali Aybar" / Zafer Doğan/ Belge Yy. ,Ocak 2005/359 s.

CK, 24.02.2005

Şiir Yazmanın Güçlüğü.../ Ali ŞAHİN

6/10/2006 · Kategori: Deneme

Şiir Yazmanın Güçlüğü.../ Ali ŞAHİN

Şiir Yazmanın Güçlüğü Üzerine

"Heykel" demiş, Başkan Melih Ulus'taki "büst"üne.
Güvercinler yiyip- içip "konuyorlar" üstüne"

13- 18 Kasım 2005 arası Ankara'dayım..."ve Ankara'da ilk şiirimi de yazdım..." diyorum bir dosta... "Çok iyi ama bence şiire fazla dalma..." diyor. "Ulus'taki Atatürk Anıtı'nın orda, birilerinin deyişiyle "Heykel"in orda güvercin yemleme yeri yapmışlar, yem satıcıları ve atıcıları var, ben yeni gördüm ve de yadırgadım. ", "Yok hocam, ilk ve son belki de

..." , "Gördüğüm manzara karşısında esin geldi aslında; yalnızca "konmuyorlar" başka işler de yapıyorlar güvercinler..." diyorum. "Şiir yazanı oyalıyor ve fazla da önemsenmiyor gibi gelir bana... çok gençken tutturursan ne ala... Melih Gökçek inadına Ali Şahin şair oldu derim sonra... diye takılıyor.

13 Kasım 2005 Pazar günü uzunca sayılabilecek bir otobüs yolculuğundan sonra Aşti'de inip Ankara'da okuyan kızım ve bir arkadaşı ile birlikte bir pastanede biraz nefes alıp bir-iki çaydan ve azıcık bir şeyler atıştırdıktan sonra kendimize geliyoruz.... Onlar fazla kalmıyorlar dershaneye gitmek üzere ayrılıyorlar, eşimle ben bizi karşılayanları uğurlayıp biraz daha soluklanıyor ve Ankaray'a doğru yola çıkıyoruz az sonra. Taşralılığı belli ediyoruz, biraz ağır davranmadan mı, nedense 2 kişi 3 biletle ancak geçiyoruz, bariyerleri... Neyse bir önceki gelişimizde olduğu gibi Metro'ya Ulus yönünde aktarma işinde olsun yanlış yöne gitmeden biletsiz geçişi gerçekleştiriyoruz bu kez... Kalabalıkta bir genç yer veriyor eşime, "oh!... diyorum, bana yer veren olmadı bu kez, kızların "emmi" demesine alışamadım henüz...

Ulus'a geliyoruz, sırtımızda küçük de olsa birer çanta olduğundan İLKSAN Öğretmenevi'ne giden en kestirme yolu seçmek üzere çevreye bakınıyorum. "İstiklal Caddesi, 19 Mayıs, Gençlik Parkı... derken araştırıyorum bir aralığa doğru yürüyoruz, "Ulus'taki Atatürk Anıtı"na çıkışı ararken "Heykel" yazısı ilişiyor gözüme: Kafamda bir şimşek, "Heykel demiş, başkan .... , Ulus'taki "büst"üne... diye bir "Şikayetname geçiyor usumdan o an... Atatürk haftası , ve de kafamda O Yüce insan... Dalgın, düşünceli hafif bayıra doğru tırmanıyor, Ankara Palas'ı ve ilk meclis'i geçerek "Heykel!..." in önüne geliyoruz, biraz soluklanmak üzere çantaları bırakıyoruz, yazdan kalma olmasa da güneşli bir güz günü... Boş, amaçsız dikilenler, telaşlı yürüyenler, taşıtların insanı çıldırtan gürültüleri... Büyük bir güvercin sürüsü, orda iki yem satıcısı ile birkaç yem atıcısı... Yemi yiyen güvercinler, arada bir havalanıyor; Ata ise, büyük bir azametle oturuyor atının üstünde ama o da ne, güvercin barınağı olmuş anıtın üstü, buna kim, neden izin veriyor anlamak olası değil... Seyyar kovalayan zabıtalar zaman mı bulamaz, emir mi beklerler acaba diyorum ve çok yadırgıyorum karnı doyan güvercinlerin anıtın üzerine" def-i haceti"ni... O an, ilk dizenin ardı da geliyor: "Güvercinler yiyip içip ............. üstüne" diyor; sonra boşluğu "konuyorlar" diye düzeltiyorum!...

İlk anda "Metro'nun yapılışı, açılışı... Büyük Şehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in üst üste birkaç dönem başkanlığı canlanıyor gözümde... Bir de "Sanatın içine, başka bir şey yapamadığı için tükürmekle iktiza eden başkan imajı veriyor bu esini... (Ama ne yazık ki O'nun yapamadığını Tarihi Ankara Kalesi üzerine birileri yapmıştı önceki gezimde üzerine basmaktan son anda kurtardım, Bu bakımsızlığın sorumlusu kimse gerçekten büyük bir vebal altında... O burçların, mazgalların durumıunu hiç mi bir yetkili görmez, bir masaya 40 kişi oturtup maaş ödeyenler, oraya 8'er saatten 3 vardiya 3 bekçi koyamazlar mı?) Sonra "büst" sözüne takılıyorum, Ulus'taki Anıt "büst" değil elbette ama ne yapacaksın ki başka türlü de kafiye tutturmak olası değil, ya da ben bulamadım... Amma da zormuş şairlik diyorum kendi kendime... Sonra şiirde anlam genişlemesi, sözcüklerin imgesel kullanımı, çağrışımları falan gözümün önüne geliyor, anlamı çözsün okuyucu diyorum ve "Ata'ya Şikayetname" mi noktalıyorum... Hem de birileri belki bu "beyit"i sanat olarak görmez de şiirim içine edilmekten kurtulur diye de teselli buluyorum...

Ali ŞAHİN

Emeklinin Hastane Günlüğü/Ali ŞAHİN

6/10/2006 · Kategori: Deneme

Emeklinin Hastane Günlüğü/Ali ŞAHİN

EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ

-Abdi İpekçi ve diğer faili meçhullerin anısına!-

Ankara'dayız. Hacettepe'de eşimin rutin kontrollerini yaptırırken ben de bir çekaptan geçeyim, dedim, ne de olsa yaş kemale eriyor artık, ikinci bahara girdik... Kan verip bir kenarda oturarak eşimin laboratuardan dönmesini bekleyebileceğim bir yer bulmaya çalışıyorum hastane koridorunda. -Dışarısı oldukça sert, dışarıda beklesem hem bir sigara da içerim ama diye düşünerek- Bir yer buluyorum sonunda...Yanımda bir yaşlı teyze oturuyor, eşim kanı laboratuara götürmede nazlanınca: "Hayatı öğren" diyorum, "Benim Arap seninkinden önce gelirse bocalama sonra!..."

Yanımda oturan yaşlı teyze: "Doğru" diyor, "bak ben yalnız kaldım işte." Biraz nazlanmadan sonra elindeki ve üzerindeki fazlalıkları bana bırakıp gidiyor eşim. Çileli bir yaşamın işlerini yüzünden anlamak mümkün teyzenin. "Sen kimi bekliyorsun, anne? Hayırdır, geçmiş olsun!..." Diyorum... "Ah evladım, diyor, -sen benim evladım sayılırsın- ben beş yıl bekledim, eşimin beş yıllık ömrü bu hastanede geçti, geldim gittim buralara, beş yıl yattı beyim bu hastanede dile kolay... Nefes darlığı, böbrek yetmezliği, narkozdan kalkmaz dediler, morfin yiye yiye öldü; tam bir yıl oluyor... kurtaramadık, gitti, şimdi tek başıma kaldım." diyor.
–Yaş kaç Teyzeciğim, diyorum. 78'miş. "Nerelisin, Ankaralı mısın?" diye soruyorum, yalnız geldiğine göre... "Evimiz Ankara'da gide-gele buraların müdavimi olduk gayrı", diyor. "Aslen Ankaralı mısın?" diye soruyorum yeniden. "Yok, aslında Sivaslıyık... da yıllardır burada oturuyoruz, çoluk çocuk, evlendi, barklandı, yerleştik buraya. "

Pir Sultanların, Aşık Veysellerin, Hasan Hüseyinlerin diyarı... Bir de acı çöküyor şurama, 37 kara saplı bıçak... Madımak... 37 canı diri diri yakanlar... Merak ediyorum, neresinden Sivasın? Diyorum... Şarkışla'danmış... Yaka silkiyorum şaka yollu. "Teyze bir türkü var, duydun mu hiç?" diyorum: "Zülfü Livaneli söylüyor..." Yanıt alamayacağımdan emin... "... Şarkışla'ya düşürmesin/ Allah sevgili kulunu...." diye... Bir ilenme , bir beddua gibi, diyorum yüzüne bakarak... Neden acaba? Diyorum. " İtlerin çokluğundan galiba yavrum, diyor, Deniz Gezmişleri de orda yakaladılar... O yüzden yakıldı o yakım diyor..."Biz de Deniz Gezmişlerden oluruk, Sinan Kazım Özüdoğru benim amcamın oğlu olur..."

Çok geçmeden dönüyor eşim elinde alındı makbuzu ile... Teyzeye geçmiş olsun deyip, yaşam kavruğu yüzünü okşuyor ve vedalaşıyoruz, bir fail-i meçhulün – Abdi İpekçi- parkına doğru...

Bir yandan yürüyor bir yandan düşünüyorum: her yanda uğrular, haramiler kol geziyor... Fail- meçhuller hala fail-i meçhul... Ama kervan yürüyecek, yürümek zorunda... it ürümeleri, hangi kervanı durdurmaya, ne zaman yetmiş ki diyorum. Bayiden bir Milliyet alıp spor sayfasını banka seriyor oturuyoruz eşimle. Haberlere göz atıp 3. sayfayı açtığımda Hasan Pulur'un köşesine takılıyor gözüm.Her zaman büyük bir zevkle okuduğum "Kıssadan Hisse"lerinden biri:" KERVAN malları yüklemiş yola çıkacak, halıdan ipliğe, altından gümüşe kadar ne varsa... Birden haber gelmiş...
"Aman haa, Kırk Haramiler yol kesiyor, adamı donuna kadar soyuyorlar!"
Kervan sahibi bir muhafız aratmış, şehirde tellal bağırtmış:
"Ey ahali duyduk duymadık demeyin, kervana bir muhafız aranmaktadır, babayiğit, mangal gibi yürekli, demir gibi bilekli, burma bıyıklı, bol saç, bol kas, bir muhafıza ihtiyaç vardır. İsteklilerin başvurusu..."
***
BİR babayiğit çıkıp gelmiş ki, tarifi mümkün değil!
Kervan yola çıkmış, akşam mola verilmiş, yenilmiş içilmiş, herkes bir kenara uzanmış, gönülleri rahat, nasıl olsa babayiğit onları korur...
Kırk Haramiler gece yarısı kervanı basmış, herkesi soyup malları almışlar, bir de bakmışlar ki biri horul horul uyuyor:
"Kim ulan bu?"
"Bizim babayiğit, güya kervanı koruyacaktı!"
Kırk Haramiler'in başı kükremiş:
"Biz şimdi ona babayiğitliği gösteririz, hadi bakalım!..."
Haramiler sıraya girmişler, bir, üç, beş, yirmi, otuz, kırk derken babayiğit bir uyanmış ki, ne uyanma, hayttt, diye basmış nağrayı, çekmiş palayı, Kırk Haramiler'in hakkından gelmiş, kervanı kurtarmış...
***
KERVAN şehre varmış, ertesi gün yola çıkılacak, akşam yine tellal başlamış bağırmaya:
"Kervanı koruyacak bir babayiğit aranıyor!"
Bizim babayiğit bunu duyunca kervan sahibine koşmuş:
"Benden niye memnun değilsiniz, eşkıyayı kovaladım, malınızı kurtardım, niye beni işten çıkarıyorsun?"
Kervan sahibi boynunu bükmüş:
"Babayiğitliğine diyecek yok ama, uykun ağır, ben seni uyandıracak Kırk Harami'yi her zaman nerede bulayım?"

Ne diyelim, yine cuk oturtmuş Hasan Abi ... Eline, kalemine, yüreğine sağlık Hasan Pulur, diyorum, sesli olarak eşime yeniden okurken fıkrayı...

Ali ŞAHİN

"R. ILGAZ'LA 3 GÜN- 3 GECE"Nuri KESKİN

6/10/2006 · Kategori: Deneme

"R. ILGAZ'LA 3 GÜN- 3 GECE"Nuri KESKİN

Kastamonu - Sözde- Kantar Karakolu

 

1981 yılı mayıs ayı sonları, yeni inşa edilmekte olan et balık kombinasının yemekhane bölümü. Alelacele pencerelerine demir parmaklık monte edilerek gözetim yeri olarak düzenlenmiş. Taşköprü ve Cideli demokrat- yurtsever- Atatürkçü gençler ve öğretmenlerden oluşan 40- 50 kişilik grup. Arada bir- iki tane de silah kaçakçısı var.

 

Bir akşamüstü gözleri bağlı olarak Rıfat Ilgaz'ı da getirdiler. Bir iki yaşlı dışında herkes gözleri bağlı ayakta. Sadece günde üç öğün yemek molasında gözler açılabiliyor. Başta garnizon komutanı albay olmak üzere mitçiler- istihbaratçılar- polisler ve askerler "Hababam Sınıfı Yazarı" geldi diyorlar. Benim durduğum duvarın yanımdaki somyaya oturttular, onu da ayakta tutmadılar. Sadece Hababam Sınıfı'nın yazarı olarak tanınmaktan üzüntü duyuyordu; ben şair kişiliğimle tanınmak isterim diyordu. Üzerinde balıkçı bir kazak, kalınca bir kot pantolon vardı. Cide'de deniz kenarında bir evde oturuyorum, şimdilerde serin oluyor. Bu kot pantolon ve kazağı aynı zamanda pijama gibi kullanıyorum, sıcak tutuyor, rahat oluyor, dedi."Askerler eve geldiğinde zaten bekliyordum,  böyle bir şey, karakola götürürler bir ifade alırlar, geri dönerim diye düşünüyordum. Resmi bir yere bu kılıkla gitmeyeyim, bir ince gömlek giyeyim, kravat takayım diye komutandan müsaade istedim: 'olmaz, hemen gideceğiz' dedi. Çok kızdım. Tamam gidelim, dedim pardösüyü üstüme geçirip çıktık. Burası çok serinmiş, şimdi o komutanı görsem teşekkür edeceğim, ince şeylerle buraya gelseydim donardım, diyerek gülüyordu.

 

"Ya çocuklar, bir bakıma buraya getirdikleri iyi oldu. Gelirken İnebolu üzerinden sahilden getirdiler. Şimdilerde Yıldız Karayel adında bir kitabımı bitirmek üzereyim. Bu sahillerde yaşanmış olaylardan esinlendim. Bu yaşta bana kalsa oraları gezemezdim. Bu sayede oraları da görmüş oldum", dedi.

 

                                           *  *  *

 

Pencerenin yani parmaklıkların dışında Ilgaz'ın evinden getirilen kitapları karıştırıyorlardı. İçerde de bir istihbaratçı- komiser diyorlardı- , güya ağzından laf almak için çaktırmadan sorular soruyordu. Çocuklar biz yazar- çizer takımı böyle zamanlarda alınırız, 3- 5 ay sonra bırakılırız. Ben çoğu kez bu yoldan geçtim: 27 Mayıs, 12 Mart... Şimdi de 12 Eylül olmuş, alınmazsam ayıp olurdu, diyordu. Hem bana bakın siz o kitapları boşuna karıştırıyorsunuz, onlarda bir şey yok. Esas sakıncalı olanları siz evde bıraktınız, onlar yabancı dille yazılı olduğundan siz anlayamadınız" deyince polisin gözleri fal taşı gibi açılmıştı, bir şey yakalamışçasına... Bakın çocuklar, dedi bende kendi kitaplarımdan dahi 2 tane bulunmaz. Ben yazarım, çeşitli kaynaklardan okuyacak ve yararlanacağım. Bir kitaptan bir şey olmaz. Polis arkasına baka baka gitti.

 

                                            *   *  *

 

Asker yanına oturmuş, Ilgaz'la sohbet ediyor, ben de yanlarında ayakta dikiliyordum... Benim konuşmam yasak olduğundan askerin kulağına şunu da soruver, diye fısıldıyordum, o da soruyordu: Hababam Sınıfı'ndaki kişiler gerçekten yaşamış, tanıdığımız tipler miydi, diye sordurdum. "Birebir değil. Bazı arkadaşların özelliklerini bir kişide toplayarak yeni tipler yarattım" dedi. Bizim Koğuş diye hastaneden kısa öyküler sizin başınızdan mı geçti, soruma ise "Büyük çapta evet" yanıtını verdi.

 

Evinden, işinden, bahçeden, sokaktan büyük çapta insan avının yapıldığı  o karanlık günlerde sözde aydın- demokrat- yurtsever  fareler deliklerine girmişler fakat rahmetli Mustafa Ekmekçi Cumhuriyet'te 3 gün üst üste Rıfat Ilgaz tutuklanmış suçu ne? Diye yazılar yazmış. (tabii ki bunu çıkınca öğrendik) Albay hiçbir gerekçesi olmadığından fazla tutmayı göze alamayıp hastaneden 3 doktor getirdi. Rıfat Ilgaz için getirdim diyemediğinden hasta olanlar çıksın muayene ettireceğim, dedi. Ben de dahil 10-15 kişi çıktık. Tabii ki yazılan reçetelerin hiçbiri alınamadı ama ertesi gün (3. gün)  Rıfat Ilgaz'ı alıp gittiler. Çıktıktan sonra öğrenebildik ancak Ballı dağ sanatoryumuna yatırdıklarını...

 

3 gün 3 gece yanındaydım. Hiçbir sızlanmasını duymadım. Kimseden bir şey istemedi, doktor istemedi, hastayım demedi, istese gözlerini açabilirdi, açmadı; yatıp uyuyabilirdi, yatmadı, uyumadı, sadece oturdu. Halbuki erler dahil kimse ona bir şey demiyordu.

                                             *   *  *

 

Bu gözetim yerinde 1 gün, 2 gün, 3 gün, 4-5 gün gibi değişik kalanlar oluyordu. Bazıları işkencelerden sonra salıverildi, bazıları Mamak, bazıları da Gölcük'e gitti. Çıkacağımıza yakın son iki gün artık herkesin yeri belli olmuş, gözler açılmış, ayakta duran yok, oturuyoruz.

 

Memleketi biz mi bu hale getirdik, diye isyan ediyoruz. Bitişikte oturan yaşlıca bir emekli öğretmen (Cideli) bize takıldı: Çocuklar siz bana sordunuz mu, senin burada ne işin var diye. Beni getirdilerse, siz bana göre idamlıksınız, siz gençsiniz, vatanseversiniz, kanınız kaynıyor, üstelik solcusunuz, ben neyim? Dedi.

 

Anlat hocam dedim, anlaşıldı sen de dertlisin. Yanlış anımsamıyorsam adı Mustafa Yılmaz'dı. "Ben dedi emekli öğretmenim. Emekli öğretmen ne yapar, kitap, kırtasiye. B enim de küçük bir dükkanım var. Polis beni almaya geldiğinde raflardaki lise sosyoloji kitabını görerek: 'Hocam, böyle kitapları satacağına Atatürkçü kitaplar satsana' dedi. Sosyolojiyi sosyalist diye yorumlamış.

 

Rıfat Ilgaz, benim üst katta oturuyordu. Kiracım, komşum, arkadaşımdı. Tabii ki onun kitaplarını da satıyordum. "Öksüz Civciv" diye bir çocuk kitabı var; onu da yasak yayın diye alıp geldiler" dedi. O kitapta geçen olayları birlikte yaşadık, kahramanları benim ailem dedi ve anlattı:

- Hanım civciv çıkartmak için gurk olmuş bir tavuğun altına 11-12 yumurta koydu. Bizim tavuk çıkara çıkara bir tane civciv çıkardı. Biz de tavuk yumurtlasın diye yavrusundan ayırdık, yavruyu odamızda bir kutuda besliyoruz. Yavru büyüdü, güvercin kadar oldu, evin kedisi gibi geziniyor. Bir gün kapıyı açık bulmuş merdivenlerden üst kata çıkmış. Rıfat Ilgaz çalışıyormuş. Omzuna atlamış. Hoca önce pencereden bir martı girdi sanmış korkmuş, sonra bakmış, sevimli bir civciv... Eline alıp bize kadar geldi; bu herhalde sizin dedi. Siz kalabalıksınız. Ben yalnızım. Bu, bana yoldaş olsun, bana verin dedi.Tabii ki verdik.Uzun zaman besledi. Zaman zaman civciv bize de geliyordu. Hoca bir gün telaşlı telaşlı geldi; bizim civciv geldi mi diye. Yok dedik. Birlikte çevreyi aradık, onun tüylerine benzer birkaç tüy bulduk. Bizim için bu iş burada bitti. Ama hoca şair- yazar, hisli adam... oturmuş bununla ilgili bir kitap yazmış. Bana bu kitapla -Öksüz Civciv- ilgili hesap soruyorlar şimdi dedi. Güldük de sövüp saydık da bol bol tabii...

 

Nuri KESKİN


Ali ŞAHİN tarafından postalandı. | 13:34 | Yorumlar(0) | MMS Gönder


Cuma, 24.02.2006
DERGİLERDE BU AY
DERGİLERDE BU AY (ŞUBAT '06)
 
Evrensel Kültür
Dergi bu ayki dosyasında işçi öykülerini tartışmaya açıyor. Aydın Çubukçu, Adnan Özyalçıner ve Feridun Andaç’ın yazdığı dosyada, işçi öykücülüğü ele alınarak, edebiyatta işçiler ve emekçilerin yaşamları anlatılıyor. Bir sonraki sayıda da devam edecek olan dosyada Feridun Andaç, yazarın bütünlüklü bir dünya görüşüne sahip olması gerektiğini belirtiyor. Aydın Çubukçu ise İşçi Öyküleri yarışmasını örnek vererek, yarışmaya katılanların öykü yazmaya devam etmedikleri üzerinde duruyor. Adnan Özyalçıner de edebiyatımızdaki emekçi ve emek kavramına değiniyor.
 
Kitaplık
Kitaplık dergisi bu ay dosyasında “Deneme Edebiyatı”nı tartışıyor. Bunun için birde Türkiye’deki deneme yazarlarından bir seçme hazırlayan dergi, bir kitap halinde bunu okurlara sunuyor. Dosyada Uğur Kökden “Deneme’nin Yüzyılı”, Emin Özdemir “Denemeciliğimizin Ataç Boyutu”, Oğuz Demiralp “Orta Amasyalı Bilge”, Haydar Ergülen “Denemeyen Şair, Yanılır”, Ahmet İnam “Deneyen Deneme” Nilüfer Kuyaş “Hünsa (Denemenin Deneyselliği)” ve İsmail Ertürk “Çok(Az)-Kültürlülük” başlıklı yazılarıyla yer alıyor.
 
Varlık
Dergi bu ayın sevgililer gününü de içermesi dolayısıyla “Aşkın ve Arzunun Halleri” başlıklı bir dosyayla okur karşına çıkıyor. Dosyada aşk ve erotizm bağlamında günümüz toplumundaki medya ve aşk ilişkisi de sorgulanıyor.
 
Virgül
Kitap dergisi Virgül’de bu ay ‘Batının Cinsel Kıyısı’, ‘Avrupalı Esireler ve Müslüman Efendileri’ gibi kitapların yazarı I. Cemil Schick, “Matbu Sado-Mazo Pornoda Ortadoğu ve Türkiye” başlıklı bir yazısı bulunuyor. Yazar Osmanlı’dan günümüze cinselliği sorguluyor. Cinsel yaşamın edebiyat eserlerindeki izini süren yazar Türkiye’nin savaşlar sırasında yaşanan tecavüz gibi olaylara da değiniyor. Mustafa Arslantunalı da, Ömer Seyfettin’in Beyaz Lale’sinden kalkarak “Balkanlar’da Sadizm”i inceliyor. Yazar sadizm için Márquez, Umberto Eco ve Blum gibi yazarların kitaplarına da bakıyor. Bülent Danışoğlu ‘Direniş ve Yenilgi’ başlıklı yazısında, Peter Weiss‘ın romanı “Direnmenin Estetiği”ni ele alıyor. Ragıp Duran da “Hasal Cemal Hasan Cemal’i Çok Sevmiş!” başlıklı yazısında, Hasan Cemal‘in son kitabı Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim!‘i ele alıyor.
 
Altyazı
Dergi çeşitli sinema yazarlarına yılın en iyi on filmini seçtirmiş. Buna göre ‘Dönüş’ filmi sinema yazarlarının en çok oy verdiği film olma özelliğini kazanmış. Yine 2005’in ‘Yılın En İyi 10 Filmi’ listelerinde, öne çıkan temalar, Avrupa sineması, Uzakdoğu, Türk sineması, gişe rakamları,istatistikler, ödüller, yılın kötü filimleri ve 2005’in sinema hikâyesine dair çeşitli bilgilerde dergide yer alıyor. Dergide bu ay perdeye gelen Münich, Kar ve Kaplan, Kurtlar Vadisi Irak, Bir Geyşa’nın Anıları gibi filmlere yer veriliyor.
 
Sanat ve Hayat
İki ayda bir yayımlanan Sanat ve Hayat’ın bu sayısında resmi ideoloji dosyası açılıyor. Dosyada eğitimden sendikal alana, bilimden milli güvenlik konseptine dek değişik disiplinlerden toplanmış veriler okura sunuluyor. Dergi, dosyanın kimlik ve ideoloji tartışmalarına katkıda bulunmasını da amaçlıyor. Dosyada Kutsiye Bozoklar, Mukaddes Erdoğdu Çelik, Osman Özarslan, Necmiye Alpay ve Göksen Çal yer alıyor.
 
Matematik Dünyası
Matematik Dünyası’nın yeni sayısının kapak konusu, ortak adı konikler olan hiperbol, parabol ve elips eğrileri. Derginin geçen sayısında cebirsel olarak işlenen konikler bu sayıda geometrik açıdan ele alınıyor. Ali Nesin, “Matematik Dünyası Mahkemelerde Sürüm Sürüm Sürünüyor!” başlıklı yazısıyla yeni çıkan basın kanunu yüzünden başlarına gelenleri anlatıyor.
 
İz
Fotoğraf dünyasına bu ayın başında katılan ve Ara Güler’in yayın yönetmenliğini üstlendiği “İz”, dergisi görselliğe önem veren bir çizgiyle fotoğrafseverlerin beğinisine sunuldu. Fotografevi tarafından hazırlanan ve iki ayda bir çıkacak olan dergi, hem dünyaca ünlü fotoğrafçıların, hem de Türkiye’den isimlerin çalışmalarına yer veriyor. Foto röportajları ve sanatsal portfolyolara yer veren derginin ilk sayısında, geçen sene hayata veda eden ünlü fotoğrafçı Henri Cartier-Bresson’un foto röportajı bulunuyor.
 
Folklor ve Edebiyat
Üç aylık dergilerden Folklor ve Edebiyat’ın bu sayısı halk oyunları ve halk oyunlarının tarihine ayrılmış. Türkiye’de çeşitli yörelerin halk oyunları incelenerek bu konuda bir derleme yapılıyor. Konuyu bir halk kültürü olarak ele alan dergide ilgi çekici yazılar yer alıyor. Ali Yayla ‘Küreselleşme ve Folklor’, Recep Uslu ‘Halk Oyunları ve Tekstoloji İlişkisi’ gibi yazıların yanı sıra özellikle halk oyunları eğitimi üzerinde duruluyor. Yine dergide halk oyunlarının arşivlenme yöntemlerine de değiniliyor.
 
Güney
Üç ayda bir yayımlanan dergiler arasında bulunan Güney bu ay aldığı bir cezayı okurlarına duyuruyor. 19 Aralık cezaevi katliamıyla ilgili bir yazıdan dolayı açılan davanın kararını onayan Yargıtay, dergiye 6 bin 477 YTL ceza verdi. Durumu kınayan derginin bu sayısının dosyasında üst kimlik-alt kimlik tartışmasına yer veriliyor.
 
İnsancıl
Dergide Cengiz Gündoğdu Hasan Cemal’in son kitabı ve basında geçen tartışmalar üzerine yazıyor. Eylem Hacımuratoğlu ‘Felsefe ve Şiir’ başlıklı yazısında şiirin felsefeyle olan yol arkadaşlığına değiniyor. AB’ye giriş sürecinin ardından tüm iyimser söylemler bir yana kadın yaşamının ve haklarının kötüye gittiğini belirten Sibel Özbudun konuyu ‘Neo-liberalizm Ataerkinin Dansı’ başlıklı yazısında irdeliyor. Temel Demirer ‘Egemen Medya Hakkında Anımsatmalar’da bulunuyor.
 
Yaba
İki ayda bir yayımlanan Yaba’nın dosyasında Nazım Hikmet’in Ankara ziyareti ele alınıyor. Nazım Hikmet’in Atatürk’e yazdığı mektup ve sonrasındaki gelişmeleri Mehmet Ergün yazıyor. Dergi Ferhan Şensoy’la Ortaoyuncular Tiyatrosu ve genel gündem üzerine bir söyleşi gerçekleştiriyor. Cengiz Yıldırım köşe yazarlığını tartışmaya açıyor dergide. Ayrıca Virginia Wolf’un ‘Kadınlar ve Roman’ üzerine bir makalesi de dergideki yazılar arasında.
 
Berfin Bahar
Bu ay 11. yılına giren Berfin Bahar’da geçtiğimiz aylarda 80. yaşını kutlayan Arif Damar’ın şiiri ve hayatı inceleniyor. Engin Turgut, Cengiz Kılçer ve B. Sadık Albayrak Arif Damar şiiri üzerinde durarak, şairin dünyaya bakışını sorguluyorlar. Dergide Gürhan Üçkan Mısırlı ekonomist Samir Amin’in görüşleri üzerinden ‘nasıl bir sol’ tartışması yapıyor. Fazıl Hüsnü Dağlarca da dergide Dağlarca Takımadaları başlıklı şiiriyle yer alıyor.
 
Ünlem
İki ayda bir yayımlanan derginin bu sayıda kapağında Yazar Ayla Kutlu var. Kutlu’nun yazarlık geçmişinin anlatıldığı dosyada, İnci Aral, Mehmet Atilla, Aydın Özakın ve Özlem Uzundemir Kutlu için yazıyor. Ayrıca Ayla Kutlu’nun dosyada, ‘Dere Döndü’ isimli bir öyküsü de bulunuyor. Hermann Hesse ‘Gözde Yazarlarım’ başlıklı çeviriyle ve Jack London’da ‘Nasıl Sosyalist Oldum’ başlıklı çevirisiyle derginin konukları arasında.
 
Tavır
Derginin bu sayısında Grup Yorum’la grubun son çalışmaları ve müzikleri üzerine söyleşi yer alıyor. Grup Yorum, “Amacımız yeni üretmek ve yeniden üretmek” diyor. Mehmet Püremiş önceki sayılarda başladığı ‘Eğitim ve Sorunları’nı bu sayıda da tartışmaya devam ediyor. Korsan CD’ler ve genellikle korsancılık üzerine Fidan Müzik’ten Faik Kestenoğlu ile bir söyleşi gereçekleştiriliyor. Dergide ayrıca ayakbıcılık ve Çerkez müziği üzerine yazılar bulunuyor.
 
Evrensel, 20.02.2006

’Terk eden her zaman kadındır’

6/10/2006 · Kategori: Deneme

’Terk eden her zaman kadındır’
60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan Tarık Dursun K. 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor.

SERPİL GÜLGÛN

serpilgulgun@yahoo.com

TARİK DURSUN K, ’Tanrı yalnız, siz yalnız, ne mutluluk, ne mutluluk’ diye açıklıyor İstanbul’u terk edip, Foça’ya yerleşmesini. Bu arada, 60 yıldan bu yana yazıyla haşır neşir olan yazar, 75. yaşını ’Hepsi Hikaye’ adlı kitabıyla kutluyor.

’Hepsi Hikaye’, bir 75. yaş kitabı. Kitapta, tam birbirine bağlanan hikayeciklerden oluşan 25 ana hikaye var. Güzel, temiz, yalın bir Türkçe, onun üstüne güçlü bir anlatım, onun da üstüne hikaye anlatan hikayeler okumak istiyorsanız, kaçırmayın diyoruz.

    Elli yıldır yazıyorsunuz...

Bir küçük yanlış, onu düzelteyim, yazarlık yaşamım elli değil, altmış yıllık. İlk imzalı hikâyem bir çocuk dergisinden (’1001 Roman’ adlı bir çocuk dergisinde) yayımlanmıştı, yıl 1946’lardı sanıyorum, çünkü ortaokul birinci sınıftaydım.

    Yetmiş beşinci yaşınızda da ’Hepsi Hikâye’ diyorsunuz. Karamsarlıktan mı bu yoksa ironiden mi?

Sizce hangisi acaba? Sorunuza bir karşıt soru size, evet.

    İroni diyorum, çünkü hikâyelerinizde hep yaşanmışlık, tanıklık ve hüzün öne çıkarıldı. Oysa, kara bir ironi diyeceğimiz bir ton var çoğunda. Katılıyor musunuz?

Büyük bir keyifle. Sonra?

    Sonra, ’Hepsi Hikâye’nin ithafınızdaki ’olsun mu?’ sorusundan tutun da ’Hiçbir şey değişmemişti, doğruydu, hiçbir şey değişmiyordu, doğruydu, hiçbir şey değişmeyecekti, o da doğruydu’ deyişinizde bu var. Sizce de öyle mi?

İnsan yaşını başını alıp geldiği yaşın gereği yaşamın tam ortalık yerinde durup şöyle bir geçmişe baktığında üzerine bir ’kemal’lik varıp geldiğini hissediyor. Şaşırtıcı bir acelecilikle yüzleşiyorsunuz. Bir şeylerde gecikmişsiniz de... Bir şeyleri tamamlayamamışsınız da... Yeterince sevememişsiniz de... Öylesine o güne de hiç de yakınlığınız olmayan kimi duyguların odağı oluyorsunuz.

    Durup geriye bakmak. Gerçekte çok hoş, çok da eğlendirici bir şey, tabii bir o kadar da insana yürek kalkınlığı veriyor. Evet, yaşam bitmek üzere. (Acaba mı? Hemen mi, birçok az sonra mı, hangi yıl, hangi ay, hangi mevsim, hangi gün, hangi saatte, peki?) Bu yaşa gelene dek işlediğiniz insancıl suçlar peki? Yani o sizden kaynaklanan sayısız yanlışlar, yanlışlıklar, kırgınlıklar, burgunluklar, kıskandırmalar ve kıskanmalar, kinler, onmaz tutkular, düşmanlıklar, dostluklar, sevdiğiniz kadınlar, size düşman kesilen dişli kadınlar... Bunlar ve benzeri olgular dünyamı değiştirdi, değiştirmedi de. Bu nedenle (ben) avuntuyu, yitirmişliği alaya alıyorum, yaşamak elbette güzel, ama bunu çok yüklü faturalar çıkararak ödetiyorlar adama. Bu içinde yaşadığımız toplum, hep fatura ödeyen, ödetilen bir toplum, neden? Garip değil mi, dünya değişiyor, bu toplum değişmiyor, üstelik değişmemek için de ayak diriyor. Yeniden altını çizerek söyleyeyim, dünya benim ciddiye alamayacağım kadar ciddi, ben bunca yaş yaşadım, ciddiyete bir türlü gönül indiremedim. Her şeyi ti’ye alın, mutluluğun anahtarı bundadır, biliyor musunuz? Her olumlu sona geç ulaştırılıp geç vardırılan toplumların ciddiyetle ne ilgisi olsun ki...

Bu karamsar ama alaycı ton, yargı, sadece dünyanın gidişiyle mi ilgili?

    Değil, ülkemiz ve toplumumuzla da ilgili. Dünyayı bizden soyutlayabilir misiniz? Soyutlayabilirsiniz. Tanzimat’tan bu yana, bunun üstesinden gelemiyoruz bir türlü. Ben bunun altını çiziyorum.

Peki, ‘45’lerde biten Büyük Savaş’ın dünyamızdan çok şey götürmesiyle mi ilgili? Bu coğrafyayla hiç mi bağlantılı değil?

    Siz, ’Hepsi Hikâye’yi dikkatle okumuşsunuz, fark ettim bunu. Evet, aynı kanıdayım, sorun soyutlama ve soyutlanma sorunu daha çok. Yazarlığınının ellili yıllarında darbeler, büyük toplumsal çalkantılar ve bunların sonucunda edebiyatımızın durumu... Bunları hiç mi düşünmüyorsunuz diyorsunuz. Canım, elbette düşünüyorum, elbette insanı yaralayacak, insanı aşağılayan her haksız olgu beni de yaralıyor, gocunduruyor...

’Buralı değil de, Avrupalı bir yazar olsaydım her şey daha farklı olurdu’ diye düşündünüz mü?

    Düşünmüşümdür, ama ülkemin dışında doğmuş olsaydım, acaba yine yazar mı olurdum yoksa bir marangoz mu? Onu bilemem. Latin Amerikalılarda bir atasözü var ’Şarabımız acıdır ama bizim’ der.

’Hepsi Hikâye’ için İzmir kitabı diyebilir miyiz? Bir de neden İstanbul’u terk ettiniz? Foça’da yaşamaya başladınız?

    Sırayla karşılık vereyim. ’Hepsi Hikâye’lerin genelindeki olaylar köken olarak İzmir’de geçiyor da ondan mı bu ’İzmir kitabı’? Hadi, sizin dediğiniz gibi olsun, evet...

İstanbul’u ben terk etmedim. Bizanslı kahpeliği tuttu, üstüme gül kokladı ve o beni terk etti. Kadınlar gibi biliyor musunuz, yaşamda erkeklerin kadınları terk etmeleri olanak dışıdır, terk eden her zaman kadındır, kendinizden pay biçin, bana hak verirsiniz. Foça’ya gelince... İstanbul’dan daha güzel de ondan. Tanrı yalnız, siz yalnız. Ne mutluluk, ne mutluluk!

    Bu kitaptaki hikâyelerde, hem arka kapakta yazıldığı gibi deneme tadı var, hem yetmiş beş yıla sığdırılmış her şey. Aşklar, ayrılıklar, kentler, yazar dostlar gibi. Hikâyede birçok denemenin bir sonucu mu bu? Yeni bir deneme mi? Bir yerde anlatının götürdüğü yere gitmek gibi bir şey mi yoksa?

O geçmiş zamanda kalmış uyduruk yerli pop şarkısındaki gibi, yani, evet, ‘işte öyle bir şey’. Bir hikâyeyi hikâye etmenin bin türlü yolu vardır ya da bir hikâyenin hikâye olmasında, kendine özgü bir biçime dönüşmesinde yine kendince bir yöntemi vardır; burada uygulanan, çok ‘farklı’lığın kaynağı ‘dur, bunu da deneyeyim’ değil, ‘bu hikâye böyle hikâye edilir’dir. Yine burada (yani bu kitapta yer alan hikâyeler ‘anlatılan hikâye’ler değil, ‘yazılan hikâye’lerdir. Yeni gelen kuşak hikâyecileri, hikâye ‘yazmıyor’, hikâye ‘anlatıyor’lar. Adına ‘fark’ dediğiniz biçimlendirme, uygulama ‘fark’ı işte bu ‘fark’tır; bilmem anlatabiliyor muyum? Bir de kendine yenileme çabası da bunda etken olabilir.

    Kurmacasız edebiyat olur mu? Bunu şundan soruyorum, çünkü, hüzün gibi yaşanmışlık yanınız da fazlaca öne çıkarıldı. Sanki, bir yerde ’Ha, Tarık Dursun K. mı, onun kurmacayla pek işi olmaz, böyle olmaması da iyidir’, oysa siz anlatma tekniklerini kendine dert edinmişsiniz.

Çok doğru, yaşamın o doyumsuz, o insana şaşkınlık veren, eşsiz ve menendsiz kurmacası varken siz ne demelere kendi başınıza kurmacalara kalkışasınız ki? Alın ve o dünya nimetini tepe tepe kullanın. Anlatma tekniklerini dert edinmeme gelince... İyi ediyorum, o öyle de anlatılır, böyle de diyorum ve seçimi okur adına ben yapıyorum. Her yazarın bir anlatı özelliği vardır. Küçük hikâye zor bir zanaattır, sevmeniz, sevdirmeniz için onu yenilemeniz, yenileştirmeniz gerekmez mi? Yenilik, yenilenme, değişik tatlar, insana denenmemiş bir anlatı biçiminde yaklaşmak... Kim, az şey der buna? Siz hikâyeleri okuyun ve tadını çıkarın, en iyisi.

    Nitekim ’Goodbye Lenin’, ’Herkesin Dilindeki Üsküdarlı Kız’ ve ’Baragan Baragan’ hikâyeleri bunun kanıtları. Özellikle de ’Baragan Baragan’. Panait Istrati’nin ’Baragan’ın Dikenleri’nin izinden giderek bizde pek sık rastlanmayan bir türden hikâye kuruyorsunuz. Yanı sıra, Metin Eloğlu’nun anısına yazdığınız Metin Eloğlu’nun ’Fantiri Fitton’unu yeniden okuyor, ’yeniden canlandırıyor’sunuz ya da 23. hikâyedeki (’Çiçekler, Mevsimler, Çiçekler, İnsanlar’) anlatım, üslup, lirizma, kutsal metinlerdeki biçim...

İstrati, bizim kuşağın en ‘gözde’ yazarıydı, Remarque, Gorki ve Kazancakis de öyle. Bizi çeken yanları, bizde (okur olarak) güçlü bir yaşama sevinci yaratıyor olmalarıydı bir; erkekler arası destansı dostluk, dayanışma ve yaşama karşı ortak direnme ve ortak savaşım gücü vermeleriydi, iki. İnsan gerçeği nedir, sol edebiyat nedir, insan nasıl ele alınır ve ona özgü gerçekleriyle nasıl anlatılır, gerçek nedir ve ne değildir... Biz o yazarlardan öğrendik. Benim bir yazarlık borcum oldu bu nedenle, o borcu o hikâyelerde ödedim.

    Lenin için de aynı şeyleri (izninizle) söyleyebilir miyim?

Evet, sizin de vurguladığınız o hikâyede kutsal kitap anlatı biçimi bilerek kullanıldı. Oldum bittim kutsal kitapların şiirli yanına karşı ’zaaf’ım var. Başta Tevrat, her kutsal kitabın kendine özgü bir şiirliliği yok mudur? Üstelik dikkatle okunduğunda metinlerdeki şiirsellik, bence, dünyadaki tüm şairlerde rastlayageldiğimiz o özenle sürdürülen kelime ekonomisine dayandırılmamış mı? Kuran’ı da okuyun, çok başka bir tat alırsınız. O hikâyenin bence en büyük özelliği, bu noktada okura anahtar işlevinin yüklenmiş olmasıdır, başka bir şey değil.Evet efendim, İstrati de, Metin Eloğlu da arkadaşımdı, pek sevişirdik.


Ali ŞAHİN tarafından postalandı. | 01:17 | Yorumlar(0) | MMS Gönder


Aşk müzesi
14. gününe atfedilen anlam nedeniyle şubat ayı aşkla yan yana duruyor, uzun süredir. Plastik sanatlarla edebiyatın biraraya geldiği bu yazı ‘aşk’ için ve ‘aşkın halleri’ üzerine.

ELİF ŞAFAK

elifsafak@yahoo.com

ZİHNİMİN kancalarına takılan kimi resimler var, görüp de unutamadığım, bir kez karşılaştıktan sonra izlerini renkli bir gölge gibi yanımda taşıdığım. Bunlardan bir tanesi, 1894 senesinden kalma. Âşık bir çift var tabloda. Hem merkezinde hem de adeta bütünündeler resmin. İki seçenek geliyor akla: Ya aşkları her yanı kaplamış, lav lav akmış ve taşmış dört yana yahut onlar kendilerini kâinatın merkezi sanmakta. Bariz ve esrarengiz bir ahenk var aralarında, sanki iki ayrı beden değil, iki başlı yekvücut bir organizma teşkil ediyorlar. Ayrı ayrı değil ancak bir çift olarak algılıyor onları izleyici. İlahi bir tutkal ile sıkı sıkıya yapıştırılmışlar. Görünmez bir duvar ile etraflarından yalıtılmışlar. Rüzgar ve güneş ve toplum ve hakikat o duvara toslayıp gerisin geri dönüyor, onlara değemiyor. Ne de olsa yeni aşıklar. Ve daha başka nice taze âşık çift gibi, bu çiftin de gözleri birbirlerinden başkasını görmüyor. Birbirlerinin bedenlerinin bittiği yerde son buluyor evren de. Ama belki de isabet olmuş bu körlük. Zira onlar bunu tam anlamıyla idrak edemese de, tabloya bakan izleyici göz biliyor ki etraflarındaki dünya tam bir harabe. Tablonun ismi 'Yıkıntılar Arasında Aşk'. Ressam Sir Edward Coley.

    Tutkuyla, inatla, zıtlıkla...
Bu tabloya bakan göz irkilir. Nasıl bir felaket yaşanmıştır orada acaba? Belki taş üstünde taş bırakmayan şiddetli bir deprem olmuş, belki oluk oluk kan akıtan bir savaş yaşanmış, belki de Tanrı, gazabıyla taşlar kayalar yağdırmıştır insanlığın üzerine. Sebep ne olursa olsun facianın izleri her yerdedir. Doğa ezik, hayat ümitsiz, insanlar kederlidir. Ne var ki kıyametin kopayazdığı bu yerde nasıl olduysa gene de âşık olmuştur birileri. Etraftaki hüzne rağmen gene de mutludur onlar, ayaklarından asılan toprağın ağırlığına ve acısına rağmen gene de uçmaktadır âşıklar.

Aşk hep yıkıntılar arasındadır aslında. Hangi yüzyıl, hangi mekân, hangi şartlar altında gelişirse gelişsin, hep etrafıyla tam bir uyumsuzluk sergileyecektir ve ait olduğu genel çerçeveden daha renkli, daha parlak, daha canlı, daha albenili kaçacaktır her zaman. Etrafı enkaz yığını ve umutsuzluk kaynağı olsa da aşk kendini var edecektir toprağın altında alternatif bir memba bulan inatçı ve azimli bir bitki gibi. Böyle gelişecektir ilk başlarda. Tutkuyla, inatla, zıtlıkla... Ve körlükle.

    Ebedi ve ölümsüz
Aşkın takip eden safhası Wassily Kandinsky’nin, 'Ufak Hazlar' (Little Pleasures) isimli tablosunu andırır yakından. 1913 tarihlidir bu resim, Birinci Dünya Savaşı kopmadan evvel, insanlığın topyekûn imha ve kitlesel acıya sürüklenmesine ramak kala yapılmıştır. Moral bozucu nice gelişme, kaygı uyandırıcı nice bela yaşanırken arka arkaya, tüm bunların ortasında, uçarı, kaotik, yaşama arzusu aşılayan ufak, ufacık hazlar....

'Sanatta Ruhaniyet Üzerine' (1912) başlığını taşıyan kuramsal incelemesiyle soyut resmin temellerini atan Kandinsky en capcanlı renkleri mümkün mertebe kontrolsüz ve sansürsüz uygulamaktan yanaydı tuale. Bırak çıksın bilinçaltın, aksın ifşa etsin kendini, nereye giderse. Nesne resmin kaçınılmaz bir parçası sayılmıyor artık; hatta nesnenin olduğu gibi sergilenmesi dahi gerekmemekte. Kandinsky mistisizme meyyal biriydi. Ve bu gördüğümüz, dokunduğumuz dünyanın, asla hakikatin ve varlığın bütünü olmadığına inanırdı: 'Ellerimi uzatabildiğim boyuttan ötesi var. Ve o ötede yeniden şekilleniyor biçimler, karışıyor renkler. Aynı resme bakmanın birden fazla yolu var.' Bu sebepten aşkın bu ikinci safhasındaki dinamikleri en iyi yakalayıp anlatanlardan biridir Kandinsky. Çünkü aşkın yazı, bu maddi boyutta değil, bir öte mekânda gelişir, serpilir. Dünyeviden ziyade uhrevi ve semavidir. Orada kayar görüntüler; asit tribine girmiş bir ruha çizdirilmiş bir resim gibi artık her şey iç içe, her şey olasıdır. Müthiş bir özgüven, küçücük şeylerden mutlu olabilme yeteneği, yetinmenin yetinebilmenin güzelliği, uçuşkan renkler ve desenler. Bu safha, âşıkların aşklarını ebedi ve ölümsüz sandıkları aşamadır.

    Atıl bir dinginlik
Yazdan sonra aşk tavsar. Hem de süratle. Tutkudan geriye alışkanlıklar; bitimsiz addedilen o delişmen hareketten geriye atıl bir dinginlik kalır sadece. Rutin olanın kudreti her şeye egemendir bundan böyle. Gerçi yan yana eleledir gene çiftimiz ama birbirlerini bir an dahi görmeseler özlediklerinden değil de, başka türlü olunabileceğine ihtimal vermediklerinden. Fazlasıyla alışmışlardır birbirlerinin huyuna suyuna, hatta ve hatta kıskançlılarına, komplekslerine, sevimsizliklerine. Velhasıl, böylesine kanıksarken birbirlerini, aynı zamanda da yabancılamışlardır birbirleri dışında kalan her şeyi ve herkesi. ‘Dışarısı’ ürükütür onları, içlerinden biri buna cesaret edene kadar ‘içeride’ kalacaklardır, kendilerini tükete tükete. Fitilini yiyen bir ateştir aşk bu aşamada. Berikinin bedeni, her bir noktası keşfedilmiş, içinde ne sürprizlere ne engellere yer olan tanıdık bir diyardır. Sevgilinin yanında tutku değilse bile, sevgi ve huzur bulunması nadide güzelliktedir gene de. Ilık bir öğleden sonra yan yana uzanıp korkusuzca kaygısızca, yarın diye bir şey yokmuşçasına beraber uyuyabilmek açık havada. Van Gogh’un 1890 tarihli 'Öğleden Sonra Şekerlemesi'nde olduğu gibi. Bozulana kadar bu dinginliğini korur aşkın ‘kanıksanmışlık’ aşaması. Uyanana kadar devam eder bu dingin öğleden sonrası rüyası...

    Ayrılık sonrası
Rüya biter, yel döner. Sevgililerden biri diğerinden evvel uyanır her zaman. Aynı anda silkinmez eşler uykularından. Keza o bariz ve esrarengiz ahenk, ilşkilerin başlarında vardır sadece, sonlarında değil. Aynı anda terk etmez insanlar; muhakkak biri terk eder, biri terk edilir. Kendiliğiden uyanır ve usulca ayağa kalkar biri; bakar tarlaların ötesindeki dünyaya merakla. Cesareti varsa yürür o tarafa. Tesadüf ya da tevafuk, ne dersen artık, karşısına bir başkası çıkana kadar yürür. Gün akşam olur. Uyanır geride kalan, terk edilen. Yapayalnız olduğunu görür acıyla, hem de nicedir yapayalnız olduğunu. Panikler. Ayaklanır. Aramaya başlar sevdiğini ve eski günlerini.

Topkapı Müzesi Kitaplığı’nda büyüleyici bir resim var, Hazine 786 numaralı. İsmi 'Mecnun Çölde'. Çerçevenin içinde bir genç adam, nicedir yalnız ama zinhar unutamıyor eşini, sevdiğini. Ayrılıktan deli divane olmuş Mecnun, geçmişi bugününe, saçı sakalına karışmış; ayaklı bir keder ve eskimeyen bir hafıza abidesi, oturuyor hayvanlarla çevrelenmiş bir halde. Geyikler, çakallar, arslanlar... Onlarla dertleşiyor. Anlatıyor da anlatıyor insanlara anlatamadıklarını. Aşkın ayrılık sonrası safhası bu. Nerede olursan ol, çölden çıkamadığın aşama.

    Eski sevgilinin hatırası
Kendini insanların kaba hakikatlerinden ziyade çiçeklerin zarif bilmecelerine yakın hisseden ve Amerika’dan da Amerikalılardan da ürktüğünü gizlemeyen Amerikalı ressam Georgia O’Keeffe’in bir tablosu. 1950’lerin sonlarından kalma. Toplumda bulunamayan ama doğada hâlâ mevcut olan bir saflığın ve bütünselliğin arayışı. Tamamlanma ihtiyacı. Mükemmelliğin mümkün olduğuna dair dinmeyen bir inanç ve inat. Tablonun ismi 'Aya Uzanan Merdiven'. Başı da sonu da boşlukta merdivenin, öyle ki nerede başlayıp nerede bittiğini söylemek mümkün değil. Böylesine boşlukta, havada asılı olmasına rağmen sapasağlam çakılı izlenimi veriyor. Eski sevgilinin hatırasıdır 'Aya Uzanan Merdiven'. Hiçbir yere kaldıramazsın, hiçbir köşeye sığdıramazsın. Onunla bir yere varamazsın. Alıp bir başka yere taşıyamazsın. Kopuk bir ayrıntı, kesik bir damar gibi kanar hafızanda. Öylesine asılı kalır zihninin boşluğunda. Kimseye anlatamazsın.

Resimler resimlere evrilir, mevsimler mevsimlere. An gelir, sıkılıp kaldırırsın bütün tablolarını, dünyayı dolaşan ama eninde sonunda gene başladığı yere varacak olan, seyyar mı seyyar Aşkın Halleri Müzesi’ne. Zihninin kancalarına takılır kimi resimler, görüp de unutamadığın, bir kez karşılaştıktan sonra izlerini renkli bir gölge gibi yanında taşıdığın.


Ali ŞAHİN tarafından postalandı. | 01:16 | Yorumlar(0) | MMS Gönder


Bir Mizah Dergisi: Penguen
penguen.jpg
Cumhuriyet 23.02.2006

'Çizgiyle mizahı' kriz aracı yapanlar, 176 yıllık geçmişi olan bu benzersiz sanatı harcıyorlar

Karikatüre kıymayın efendiler!

Karikatür krizindeki en önemli gerçek; karikatür ve mizah denen sihirli gücün her daim birileri tarafından rahatsız edici bulunmasıdır. Bu rahatsızlık karikatürün ''iktidar'' olan güçlere karşı ''muhalif'' kimliğini göstermesi üzerine oluşur ve oluşmaktadır. Ancak, son krizde durum farklıdır. Bu krize yol açan karikatürler; iktidar olan güçlere karşı muhalif bir ses olmaktan çok, birbirlerinden kopma noktasına gelmiş iki ayrı toplumun birbirlerine daha da düşman olmasına yönelik art niyetli bir çabanın ürünü olarak karşımıza çıkarılmış gözüküyorlar.

CİHAN DEMİRCİ

Bir tozduman, bir öfke selidir gidiyor günlerdir. Provokasyon için muhteşem bir ortam! İslam dünyası ayakta. İki ''medeniyeti(!)'' kafa kafaya tokuşturma meraklıları bu kez alanımıza girerek ''karikatürü'' kullandılar piyon olarak. Bir ayı aşkın bir süredir tarama ucu yerine iki uçlu bir değnek tutuşturuldu zavallı karikatürcünün eline. Karikatürün hali, kuş gribi sonrası zavallı kuşların halinden farklı değil. O da kuşlar kadar yapayalnız kaldı. Yıllar yılı barış güvercini olarak çizdiği kuşlar kadar.

Karikatüre ve mizaha 28 yıldır emek veren bir Türk mizahçısı olarak, 176 yıllık bir sanat olan ''karikatür'' ün bu çatışmada 'tetikçi' konumunda sahneye sürülmesinden ve dünya üzerinde karikatürü yeterince bilmeyen, tanımayan insan topluluklarına karikatürün kötü bir şeymiş gibi tanıtılmasından dolayı doğrusu çok üzgünüm. Çünkü, karikatür denen sihirli alan, insanın çağdaşlaşma yolundaki en önemli eleştirel sanat aşamalarından biridir. Karikatür, böylesi bir çatışmaya alet edilmeyi hak etmemiştir.

Karikatür, medeniyet denen insanlık gelişiminin en önemli aşamalarından birinde çıkmıştır ortaya, o yüzden işin içinde eğer gerçekten ''medeniyet'' varsa böyle bir çatışmaya karikatürün neden olması düşünülemez. Ama ''medeniyet'' diyerek yaldızlamaya çalıştığınız şey, işlediği insanlık suçlarından ötürü fazlaca zedelenip ''zedeniyet'' haline gelmişse o zaman durum başkadır. Ortaya çıkan ucube duruma; ''Medeniyetler Çatışması'' ndan çok ''Zedeniyetler Çatışması'' demek bu yüzden daha doğru olacaktır. Çünkü hem Hıristiyan dünyası hem de İslam dünyası bu anlamda medeniyetten çoktan uzaklaşmıştır. Yanlışlıklar karşılıklı olarak sahneye konulmaktadır sürekli. 11 Eylül'le birlikte dünya üzerinde daha planlı oynanmaya başlanan bir oyun, bugün Batı dünyasıyla İslam dünyasını birbirinden koparma safhasına doğru hızla ilerliyor. Ülkeleri birbirine düşürmekle yaşamını sürdüren, dünyanın gerçek belası Sam Amca'nın bu manzara karşısında ellerini ovuşturduğunu görür gibiyim.

Günah karikatürün mü?

Batı ile İslam dünyası bu noktada karikatürü yemek için işbirliği yapıyorlar sanki. Oysa aynı ''Batı'' değil midir aklın, sanatın, kültürün, bilimin beşiği olan? İnsanlığa yüzyıllar önce ''Rönesans'' gibi bir aydınlanmayı armağan eden. O Rönesans'ın oluşturduğu aydınlık, coşku ve rüzgârla atağa kalkan resim sanatının içinden doğup sonrasında kendi ayakları üzerinde bambaşka bir sanat dalı haline gelen ''karikatür'' de Batı'nın bir armağanı değil midir dünyaya?

Peki, bugün kendi yarattığı, kendi bindiği o sanat dalını da o mu kesiyor? Yoksa, karşımızda artık o yaratıcılıkta bir Batı yok mu? Karşımızdaki, emperyalizm tutkusuyla medeniyet projesini epeydir rafa kaldırmış olan, ikiyüzlü bir Batı mı? Peki tüm bunlar, yüzyıllar öncesinden bizlere sunulmuş bir aydınlanmayı toptan yok sayıp radikal bir Batı düşmanı olmamızı gerektirir mi?

Bir Danimarka gazetesinin gerçekleştirdiği planlı bir hareketin içine hemen balıklama dalan ve ortalığı ''İslam'' adına yakıp yıkmaya başlayan kalabalıkların içler acısı haline ne demeli? Nerede hoşgörü ve akıl? ''Zedeniyet'' dediğim zedelenme ruhunun yarattığı psikolojik travmalarla sadece vurup yıkmak, yakıp öldürmek midir tepkiden anladığımız?

'Karikatür' dediğiniz nedir?

Karikatür çizgiyle mizahın gücünü kullanarak yapılan bir muhalefet etme sanatıdır. Bu muhalefetin her zaman illa ki siyasal-toplumsal olması da gerekmez. Muhalefet bazen absürd ve komik şekilde de gerçekleşir. Çizer bilinç, kalite, sanat ve cesaret düzeyine göre; siyasete, düzene-sisteme, halkına ve hatta kendine muhalefet eder. Karikatür an gelir sarsıcı da olabilir.

Kimilerince resmin bozulmuş, sokağa düşmüş üvey kardeşi olarak tanımlanan karikatürün mağara duvarlarına kadar inen bir tarihi vardır. 1830'da Fransa'da Charles Philippon adında bir desinatör-gazeteci ''La Caricature'' adlı bir karikatür dergisi çıkarır. Bu ilk karikatür dergisidir. Yani, modern karikatüre doğru sürecek olan yolculuğun ilk gerçek durağı 1830'daki bu dergidir. Ancak karikatürden rahatsız olan imparator Louis Philippe hazretleri, bu kadar yeter diyerek 1835'te bir yasa çıkarır. Bu yasa ''siyasal güldürü'' yü yasaklar. ''La Caricature'' bu yasaya boyun eğer ve kapanır. Bu yasak tam 18 yıl sürmüştür. Yani karikatürün ''anlatım özgürlüğü'' o kadar da rahat başlamamıştır yolculuğuna!.. Burada en önemli gerçek; karikatür ve mizah denen sihirli gücün her daim birileri tarafından rahatsız edici bulunmasıdır. (Bkz: Başbakan RTE !) Bu rahatsızlık, karikatürün ''iktidar'' olan güçlere karşı ''muhalif'' kimliğini göstermesi üzerine oluşur ve oluşmaktadır.

Son krizde karşımıza çıkan durumsa daha farklıdır. Bu krize yol açan karikatürler; iktidar olan güçlere karşı muhalif bir ses olmaktan çok, birbirlerinden kopma noktasına gelmiş iki ayrı toplumun birbirlerine daha da düşman olmasına yönelik art niyetli bir çabanın ürünü olarak karşımıza çıkarılmış gözüküyorlar.

Şunu da unutmamak gerekiyor; resmin bile günah sayıldığı bir dinde, resmin bozulmuş-abartılmış hali olan karikatürün katlamalı bir günah sayılması kimseyi pek şaşırtmamalıdır! Bu anlamda peygamberin iyi ya da kötü şekilde çizilmiş olması değil, karikatürünün çizilmiş olması bile sadece suç olması için yeterlidir. Dinleri bu anlamda iyi tanımakta ve 176 yıllık bir mücadelenin ürünü olan karikatürü bir provokasyon aracı yapmamakta insanlık adına çok yarar var. Tabii, bunca zedeniyet içinde ''insanlık'' dediğiniz şeyden hâlâ eser kaldıysa...

cihandemirci@yahoo.com

« Önceki :: Sonraki »