Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada

30/10/2008 · Kategori: Arastirma

Zorunlu bir açıklama

Zorunlu bir açıklama

30 Ekim Perşembe 2008

 

“Mustafa” dün vizyona girdi. Ama gün boyu bunun keyfini sürmek yerine “filmin sponsoru”na dair sorularla uğraşmak zorunda kaldım.
İş dallanıp budaklanınca “En iyisi her şeyi bütün açıklığıyla anlatmak” diye düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Kişisel bir mevzu gibi görünürse kusura bakmayın.

Son dakikada...
Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’le bir uçak yolculuğu sırasında tesadüfen tanışmıştım. Belgesellerimi ilgiyle izlediğini söylemişti.
“Mustafa” henüz tamamlanmadan filme bir sponsor arayışı gündeme gelince kendisine bu konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordum. Atatürk’e olan büyük saygı ve hayranlığından söz edip derhal kabul etti.
Turkcell yetkilileri de projenin heyecanı içine girdiler.
Şirketin logosuyla afişler basıldı; fragmanlar sinemalara dağıtıldı. Savarona’da yapılacak bir basın toplantısıyla projenin duyurulması kararlaştırıldı.
O ana kadar ilişkiler karşılıklı güven esasına dayalı gittiği için henüz ne bir sözleşme imzalamıştık, ne bir kuruşluk destek almıştık.
Basın toplantısına birkaç gün kala, Turkcell filmin içeriğiyle ilgili bilgi istedi.
Hemen bir toplantı yaptık. Onlara filmi anlattım. Hatta bitmemiş filmin hazır olan sahnelerinden birkaç örnek gösterdim.
Ve filmde verdiğimiz bazı bilgilerin onları yadırgattığını fark ettim.
Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyordu.

Uzun tartışmalar
“Acaba bunlardan bahsetmek zorunlu muydu?”
Bu soru ile yıllardır o kadar çok karşılaşmıştım ki...
Bir lider portresinde onun hayatının bütün unsurlarının yer alması gerektiğini anlattım uzun uzun... Konu Atatürk olunca daha fazla hassasiyet gösterilmesi gerektiğini anladığımı, ama anlatılanlarda Atatürk adına gocunulacak bir şey olmadığını, tersine onun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söyledim.
Turkcell ise oradaki mesajların yanlış anlaşılmasından, Atatürk üzerine bir spekülasyon açılmasından endişeleniyordu. Bu tartışmaların Atatürk’e szarar vermesinden, inanç sahibi insanları rencide edebilecek yanlış anlamalara yol açmasından kuşkulanıyorlardı.
Aynı kaygıları benim de taşıdığımı, böyle olmasın diye de azami dikkati gösterdiğimi, ele aldığım her konuyu belgelendirdiğimi anlattım.
7 saatlik bir toplantı sonunda hem Atatürk’e asla zarar vermemek, hem de onu gizlememek esasında anlaştık.

“Biz vazgeçtik”
Ancak ertesi günkü (daha geniş katılımlı ve daha uzun) toplantıda konu biraz daha derinleşti. Çıkacak filmin, Turkcell’in beklentileriyle tam çakışmayacağı gibi bir izlenim oluştu.
Ertesi gün de (basın toplantısına 24 saat kala) Turkcell’den (hem de bana da değil, büroma) “Biz vazgeçtik” notu iletildi.
Elbette haklarıydı. Ama afişler asılmış, fragmanlar sinemalarda dönmeye başlamış, basın toplantısı için bütün gazetelere davetiyeler gitmişti.
Afişleri asmadan güven esası içinde (biraz da acemilikten) bir sözleşme de yapmadığımızdan zor durumda kalmıştık.
“Sağlık olsun”dan başka diyecek bir şey yoktu.
Öyle dedik; geçtik.
Basın toplantısını iptal ettik. Afişleri, fragmanları tek tek sinemalardan toplattık.
Turkcell bir süre sonra “Afiş ve fragmanlar yüzünden üstlendiğiniz zararı biz karşılamak isteriz” dedi.
Üstlendiler. Konu kapandı.
Sabancı
Yapımcımız NTV’nin desteğiyle filmi bitirdik.
Artık bir projeden değil, bitmiş bir eserden söz ediyorduk ve yapmaya çalıştığımız şeyi anlatmam gerekmiyordu; göstermem yeterliydi.
Filmden Güler Sabancı’ya söz ettim. Hemen ilgilendi. “Mustafa”yı ilk kez Sabancı grubunun yetkilileri izledi. Beğendiler.
Ve birkaç gün içinde “Biz varız” dediler.
Böylece film, Sabancı’nın sponsorluğunda vizyona girdi.

Film ayrı, kahramanı ayrı
Bütün bunlarla sizi meşgul etmemin amacı, hem “Mustafa”yı bu tartışmaların, hem kendimi mesnetsiz iddiaların dışında tutmaktı.
Son söz olarak şunu yazmak isterim:
Bir filme verilen desteğin filmin kahramanına verilmiş sayılması kadar, verilmeyen desteğin ona karşı tavır olarak algılanması da hata olur.
Atatürk’ü başka bir filmin kahramanıyla ya da bir reklam karakteriyle kıyaslamak da ona zarar verir.
Atatürk’ü yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, söyledikleriyle tartışalım, ama lütfen onu bu polemiklerin dışında tutmaya özen gösterelim.

 

 

Atatürk'ün not defteri - 2

Genç Mustafa’yla tanışın
Mustafa Kemal, hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini ve duygularını çizgili küçük boy bir deftere yazıyor. Not defterlerinde Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var...

 

İç dünyasında bir yolculuk
Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır.
Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır.
Oysa günlük yalındır.
O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır. 
Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır.
Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi.
Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide,  Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere...
Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını...
Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu.
Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği... 

34 defter
Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi.
1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971).
Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı.
1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı.
Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı.
Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.

Demir kapılar ardında
Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım.
Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim.
Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı.
Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik.
Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı.
Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde...
Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum.
Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum.

HARP AKADEMİSİ DEFTERİ
Siyah bez ciltli bir defter...   Küçük boy...     Çizgili...
8.5 santime 14 santim ebadında...
İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış.
Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde...
Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen...
Yani 23-24 yaşlarında...
Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor.
Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor.
Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici...
“Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz.

 

DEFTERDEKİ GÜFTE
‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’

Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş.

Hicaz- ağır aksak

Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar
Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar
Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar
Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar

Nakarat

Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar
Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır
Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık
Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır

Nakarat

Sen meleksin sana insan deseler kim inanır

Süz-i nak, ağır aksak

Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter
Sabah iken oldum sonra harap oldum beter
Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter

Süz-i nak, ağır aksak

Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını
Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını
Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı...

 

11 MART 1904 CUMA...  SAAT 7...
‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’

“Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...”

 

16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3...
Nihayet gelen mektup

“Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun   gelişi, vicdanımdaki azabı  dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Para durumu ıstırap verici

“Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Napolyon’a övgü

“Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.”

 

YARIN:  Öfkeli satırlar

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)

19/9/2008 · Kategori: Arastirma

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)

 

Cemal Süreya'nın izindeler

 

2006 Cemal Süreya Ödülü'ne değer görülen şairler Erol Özyiğit ve Kaan Koç, Milliyet'in sorularını yanıtladı. Kaan Koç, Cemal Süreya için, "Sıkıntılı anlarımda sığındığım şair" diyor

 

18 Ocak 2007 Perşembe

Sema Aslan

Aydın Hatipoğlu, Enver Ercan, Haydar Ergülen, Mustafa Öneş ve Refik Durbaş'tan oluşan seçici kurul, Şiir Kitabı dalında "Acemi Irmak" kitabıyla Erol Özyiğit'i, Şiir Dosyası dalında ise "Çok Tanrılı Sular" isimli dosyasıyla Kaan Koç'u 2006 Cemal Süreya Ödülü'ne değer buldu.
Törenin hemen ardından ödüllü iki şair, Erol Özyiğit ve Kaan Koç'la buluştuk; Özyiğit, Şirinevler'deki marketinden, Koç da Kocaeli'nden, üniversiteden çıkıp geldiler söyleşiye.
1972 Malatya doğumlu olan Erol Özyiğit, 2 yıl öncesine kadar kitapçılık yapıyormuş, ancak iflas etmiş. Şimdi, Şirinevler'de bir market işletiyor. Ama uygun bir yer bulursa ilk iş, hayalindeki şiir evini açacak.
Şiiri, yaşamının odağına koymuş. "Erol Özyiğit, eşittir şiir!" diyecek kadar tutkunu şiirin. Liseden sonra pek çok iş yapmış, ama kitapçılığa dönmeye kararlı; "Nokta değil, virgül koydum kitapçılığa" diyor. Şiirle ilişkisi ailesinin yönlendirmesiyle daha okuma yazma öğrenmeden başlamış:
"Evimizde kırmızı kapaklı bir şiir defteri vardı. Annemle babam, okuyup sevdikleri şiirleri bu deftere yazmıştı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra evdeki masanın altına girip defterdeki kimi şiirleri kopya ederdim; sonra da arkadaşlarıma hava atardım, 'Bu şiirleri ben yazdım' diye."
Evinde iddialı bir şiir kitaplığı olduğunu söylüyor Özyiğit. "1900'lü yıllardan günümüze, pek çok şiir kitabı mevcut bende. Aralarında imzalı olanlar da var." Yaklaşık 2 bin 500 kitaptan oluşan bu kitaplık içinde Orhan Veli'nin 1949 tarihli "Şiir Antolojisi"ni özellikle  önemsiyor Özyiğit: "Orhan Veli, galiba şiire meraklı insanlar için bir başlangıç noktası. Aldığım ilk şiir kitabı, Orhan Veli'nindi."

"İyi ki edebiyat okumadım"
1986 İstanbul doğumlu olan Kaan Koç ise, "Çoğu Türk gibi ben de şiirle okulda tanıştım" diyor. Günlerdir sınavları için yoğun bir çalışma temposunun içinde; Kocaeli Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okuyor. Okulda tanıştığı şiirle ilişkisini, okulda sürdürmekten bile isteye kaçınmış:
"Edebiyat okuyan arkadaşlarımın çoğu edebiyattan soğudu. Herhalde toplumu yönetme stratejisi; bu ülkede kim ne okursa, ondan soğuyor..."
İçinde hissettiği bir 'hareket'le ilk şiirini 16'sındayken yazmış, ancak bu ilk hareketin devamının geleceğini, hele hele Cemal Süreya Ödülü'nü kazanacağını hayal bile etmemiş o dönem. Şiir yazmayı sürdürdükçe, kendisini hem garip bir yalnızlığın içinde bulmuş hem de çoğaldığını hissetmiş. Şiiri bilimsel bir makale, bir teori ya da insanlık için çok önemli bir şeyi okur gibi okuduğunu söylüyor. Şiiri ilk Garip Akımı ile keşfetmiş; o da Orhan Veli hayranı:
"Orhan Veli'nin önderliğinde başladım okumaya, daha sonra İkinci Yeni şiirini okudum. Çok fazla ısınamadım, ama Tanzimat dönemi şiirini de öğrenmek amacıyla inceledim."
Koç, aslında 'meşhur' bir şair. Internette arama yaptığınızda şiirlerine hemen ulaşabiliyorsunuz. Özyiğit de Koç'un şiirlerine ilk kez internette rastlamış; o dönemden itibaren Koç şiirinin takipçisi.
Her iki şair de fanzin çıkarıyor. Erol Özyiğit, Mavi Liman isimli fanzinini 2 aylık periyotlarla 500 adet basıyor; fanzinin alıcısı ise çok sınırlı.
Özyiğit 75 kişinin düzenli olarak takip ettiği fanzinlerden 100 adet ayırarak tesadüfi bir semt belirliyor ve bu semtteki posta kutularına bırakıyor. "Bir mektup aldık, içinden şair çıktı" diye e-mail'ler alınca da umutlanıyor. Koç ve arkadaşlarının çıkardığı Goygoy ise 150 adet basılıyor. Daha çok okulda dağıtıyorlar fanzini.

Cemal Süreya tutkusu
Cemal Süreya'nın adını taşıyan bir ödüle değer görülmek, her iki şair için de çok anlamlı. Ödülü aldığını öğrenince sabaha kadar uyuyamamış Özyiğit.
Koç ise bir Cemal Süreya tutkunu olduğunu söylüyor. "Kendime en yakın gördüğüm ve sıkıntılı anlarımda sığındığım şair" diyor Cemal Süreya için.

Sökük Sözler

anne hırka ör
kalbinin söküğünden
üryan tenime

anne kalbimin
derininde üşüdüm
susarken sesim

anne saçının
hangi telinde saklı
eşkıya yüzüm
Erol Özyiğit

Akşam

inmiş şehrin kapakları
doldurmuş bütün sokakları akşam.
yalnız, şu sokağın başında bir çocuk
oturuyor, unutmuş gibi onu yaşam.

bütün perdeler örtülüyor sıkıca
korkuyorum gökyüzünden
o kadar sessiziz ki şehirle ben
konuşmak bile geçmiyor içimden.

zenci bir çocuktur tanrı
vücuduna göre büyük elleriyle
tutup iki yanından sımsıkı
boğazlıyor hayatı.
Kaan Koç

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün bu yılki sahibi olan şair ve düşünür Sezai Karakoç tören istemedi.

 

3 Şubat 2007 Cumartesi

HASAN TÜRKAN AA

Kültür ve Turizm Bakanlığı, yaklaşık bir ay önce, Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün şair-düşünür Sezai Karakoç'a verildiği açıklamıştı.

Açıklamanın ardından, ödülün verileceğine ilişkin yazı Karakoç'a ulaştı. Karakoç, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un imzasıyla kendisine gönderilen yazıya verdiği yanıtta, uygun görülmesi halinde ödülle ilgili bir tören yapılmamasını istedi. Ödül plaketiyle diğer ilgili belgeleri de posta yoluyla kabul edebileceğini bildirdi.
Edindiği izlenimlerden, kamuoyunda yeterli yankıyı uyandırdığı düşüncesinde olduğunu kaydeden Karakoç, yazısında ayrıca, para ödülünün kültür hizmetlerinde veya uygun görülecek bir alanda kullanılmak üzere bakanlık tasarrufuna alınması ricasında bulundu.

Zamanının büyük bir bölümünü Cağaloğlu'ndaki mütevazı ofisinde geçiren Karakoç'un şiir kitapları arasında "Hızırla Kırk Saat, Taha'nın Kitabı / Gül Muştusu, Körfez / Şahdamar / Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı ve Alın Yazısı Saati" bulunuyor. Şair, ayrıca 1950 yılında kaleme aldığı, ancak kitaplaştırılmasına 45 yıl boyunca izin vermediği "Mona Rosa" adlı akrostiş şiiriyle geniş bir hayran kitlesine ulaştı.

Necip Fazıl Kısakürek'in, "Ruh gibi, Hazreti İsa gibi" diye tanımladığı, Ece Ayhan'ın "Sivil şiirin en iyi şairlerinden" şeklinde övdüğü, Cemal Süreya'nın "Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Salvador Dali de sever. Sıkışmış, sıkıştırılmış deha. Alçakgönüllükle katı yüksek uçuyor. Şemsiyesi yok" ifadesiyle anlattığı Karakoç, özel hayatıyla ilgili çeşitli söylentiler karşısında suskunluğunu hep korudu.

Şiirdeki aşk

Mona Rosa'daki her kıtanın ilk satırının baş harfleriyle meydana gelen "Muazzez Akkaya" isminin, Karakoç'un üniversite yıllarında âşık olduğu, ama hiçbir zaman açılamadığı sınıf arkadaşı olduğu, Cemal Süreya ile bu konuda bir iddiaya girdiği, iddiayı kaybeden Süreya'nın soyadındaki "y"lerden birini bu nedenle atmak zorunda kaldığı kulaktan kulağa yayıldı.

"Diriliş Nesli'nin öncüsü" olarak da nitelendirilen Karakoç'un fikir ve araştırma kitapları arasında, "Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, İslamın Dirilişi, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık" bulunuyor.
"Meydan Ortaya Çıktığında ve Portreler" adlı hikâye, "Armağan" adlı piyes, "Batı Şiirlerinden ve İslamın Şiir Anıtlarından" adlı çeviri şiir kitapları da yayımlanan Karakoç'un, son günlerde Diriliş Partisi'ni yeniden kurma çalışmalarını başlattığı biliniyor.

Karakoç'un partisi kapatılmıştı

Sezai Karakoç, 1933'te Ergani'de dünyaya geldi. İlkokul ve ortaokulu Diyarbakır ve Kahramanmaraş'ta parasız yatılı okuduktan sonra, lise öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Liseden sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi ve 1955'te Mülkiye'den mezun oldu. 1959 - 1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1973'te memurluk görevinden ayrıldı. 1967 yılında

"İslamın Dirilişi" adlı kitabından dolayı yargılandı.
Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam ve A dergileri ile Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete'de yazılar kaleme aldı. Karakoç, 1960 ve 1976 arasında yayımladığı Diriliş dergisini 1976'dan itibaren gazeteye dönüştürdü.
Diriliş, son olarak 1987-1993 yılları arasında haftalık olarak yayın hayatına devam ederken, Karakoç, 1990'da kurduğu Diriliş Partisi ile hayatında farklı bir sayfa açtı. Karakoç, 1997'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar partisinin genel başkanlığında siyasi hayatını sürdürdü.

Mona Roza

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller(...)

(...)Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek(...)

 

Memet Fuat Ödülleri Öneş ve Demiralp'e

 

Memet Fuat anısına verilen Memet Fuat Eleştiri / İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri'nin bu yılki sahipleri belli oldu

 

10 Şubat 2007 Cumartesi

Memet Fuat anısına verilen Memet Fuat Eleştiri / İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri'nin bu yılki sahipleri belli oldu. 
Cevat Çapan, Eray Canberk, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı ve Yurdanur Salman'dan oluşan Seçici Kurul'un değerlendirmesi sonucunda; eleştiri / inceleme ödülünü
"Şiir Kuşatması" adlı çalışmasıyla Mustafa Öneş, deneme ödülünü ise "Satırlar Arasında Aylaklık" kitabıyla Oğuz Demiralp kazandılar.

Yayıncılık ödülü ise Komşu Yayınevi ve Multilingual Yayınları arasında paylaştırıldı. 5 bin YTL tutarındaki eleştiri/inceleme ödülü, Bilgi Üniversitesi Yayınları, aynı tutardaki deneme ödülü ise Adam Yayınları tarafından karşılanıyor. Ödül töreni, Memet Fuat'ın 81. doğum günü olan 16 Şubat'ta Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda düzenlenecek.

 

Memet Fuat Ödülleri, önceki akşam Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda yapılan törenle sahiplerine verildi

 

18 Şubat 2007 Pazar

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Memet Fuat Ödülleri, önceki akşam Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda yapılan törenle sahiplerine verildi. Törenin açılış konuşmasını yapan, Memet Fuat'ın oğlu Kenan Bengü, ödülleri babasının doğum günü olan 16 Şubat'ta vermeyi kararlaştırdıklarını, bu yıl da Memet Fuat'ın 81. yaşını kutladıklarını söyledi.
Tören, Maltepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yusuf Çotuksöken'in yönettiği Prof. Dr. Fatma Akerson, Yrd. Doç. Dr. Nesrin Kaya, Öğr. Gör. Fundagül Apak ve Öğr. Gör. Önder Yeral'ın konuşmacı olarak katıldıkları "Üniversitelerdeki Türkçe Eğitiminde Deneme ve Eleştiri Türlerinin Ele Alınışı" konulu panelle başladı.
Ardından İstanbul Devlet Opera ve Bale sanatçıları, koreografisini Beyhan Murphy'nin yaptığı iki dans gösterisi sundu. Dansçılardan Deniz Kılınç'ın Fuat'ın kız kardeşi Suzan Yasavul'un torunu olması, gösteriyi daha da anlamlı kıldı.
Eleştiri / İnceleme dalında "Şiir Kuşatması" adlı yapıtıyla ödül alan Mustafa Öneş'e 5 bin YTL tutarındaki ödülünü, Bilgi Üniversitesi Yayınları adına Fahri Aral verdi. Deneme dalında ödülün sahibi Oğuz Demiralp ise yine aynı tutardaki ödülünü Adam Yayınları'nın sahibi Nazar Büyüm'ün elinden aldı. "Satırlar Arasında Aylaklık" adlı yapıtıyla ödüle değer bulunan Demiralp, ilk yazısının 1972'de Memet Fuat'ın çıkardığı Yeni Dergi'de yayımlandığını, Fuat'ın kapısının genç yazarlara her zaman açık olduğunu söyledi.

'Acaba ne düşünür?'
Yayıncılık dalında verilen ödülü, şiir kitapları ve dergileri yayımlamak amacıyla kurulan Komşu Yayınevi ve Türkiye'nin ilk özel dilbilim yayınevi olan Multilingual paylaştılar. Ödülü Eray Canberk'in elinden alan Enver Ercan, "Bizim kuşağın bütün üyeleri ne yayınlasa, 'Acaba Memet Fuat ne düşünüyor?' diye merak ederdi" dedi.
 Multilingual Yayınları'nın sahibi Lozan Kaynak, ödülü Seçici Kurul üyelerinden Hasan Kuruyazıcı'dan aldıktan sonra Fuat ile sokak kitapçılığı yaptığı zamanlarda tanıştığını söyledi.
Tören, senaryosunu Handan Durgut'un yazdığı, Serdar - Gül Birol'un yönettiği Memet Fuat belgeselinin gösterimiyle sona erdi.

 

 

'Şiir de ödülle bitti!'

 

2007 Altın Portakal Şiir Ödülü, Lale Müldür'ün "Ultra-Zone'da Ultrason" adlı kitabına verildi. Müldür: "Şiirden uzaklaşmışken, kitabımın ödüllendirilmesi ilginç"

 

25 Şubat 2007 Pazar

Aslı  Onat

Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından verilen Altın Portakal Şiir Ödülü'ne bu yıl, Lale Müldür'ün "Ultra-Zone'da Ultrason" adlı kitabı değer görüldü.
Doğan Hızlan, Mehmet H. Doğan, Mehmet Taner, Orhan Koçak ve Birhan Keskin'den oluşan 11. Altın Portakal Şiir Ödülü Seçici Kurulu, 2006 içinde yayımlanmış şiir kitaplarından yola çıkarak yaptıkları değerlendirme sonucu 'çağdaş ruhsallığın en gerilimli ve çetrefil alanlarında çalışırken, hem şiirden beklentilerin sınırlarını alabildiğine genişlettiği hem de dünya algısında sarsıcı dönüşümler yarattığı' gerekçesiyle Müldür'ün kitabını seçti.
Müldür, ödülünü 21 Mart Dünya Şiir Günü'nde Antalya Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenecek törenle alacak.

Jüriye katılıyorum!
"Saatler / Geyikler"den beş yıl sonra yayımlanan "Ultra-Zone'da Ultrason", Müldür'ün son yıllarda yaşadıklarına tanıklık eden şiirlerden oluşuyor. Şair ile ödül üzerine söyleştik.
Bol kahkahalı geçen söyleşide Müldür, hayli keyifliydi. Ödülü kazandığını bizden öğrenen Müldür, doğrusu pek de şaşırmadı:
"O, benim iddialı kitabımdı. Şiir yazamayacak deniyordu benim için. Hal böyleyken şiir kitabımın ödül alması beni son derece sevindirdi tabii."
Müldür, kazandığı ödülün, bu iddialara verdiği ironik bir yanıt şeklinde de değerlendirilebileceği konusunda ise netti:
"Evet, aynen öyle oldu."
Peki ya jürinin görüşü?
Lale Müldür, her zamanki espirili haliyle yanıtladı bu soruyu. İçten ve samimi:
"Ben de jüriyle aynı görüşteyim."

Biraz üzüntü verdi!
Şubat ayında çıkan otobiyografik romanı "Bizansiyya"ya değinmeden geçemedik, söyleşide. Roman, henüz yayımlanmış ve kısa sürede çok satanlar listelerine girmişken gelen bir "şiir ödülü"... Bu da ilginç bir tesadüf sayılmaz mıydı?  Usta şairin yanıtı şaşırtıcıydı:
"Biraz üzüntü verdi tabii!"
Müldür bu üzüntünün gerekçesini ise şöyle açıkladı:
"Çünkü ben romana geçmeye kararlıyım artık. Şiir de bir ödülle bitti işte! Şiirden uzaklaşmışken ödüllendirilmek ilginç... Şiir yazarsam gene yazarım ama sanmıyorum..."

"Keskin, sonsuzluk duygusu veriyor"

Ödülün açıklanması öncesinde Atatürk Kültür Merkezi Perge Salonu'nda düzenlenen 10. Altın Portakal Şiir Ödülü Sempozyumu'nda, geçen yıl "BA" adlı eseriyle Altın Portakal Şiir Ödülü'nün sahibi olan Birhan Keskin'in şiiri, Doğan Hızlan ve İlhan Berk'in de katılımıyla ele alındı.
Birhan Keskin şiirinin, kendisinin üzerindeki izdüşümünü ele alan Hızlan, Birhan Keskin'in şiirini okurken aklıma bir ressamın, Neşe Erdok'un tablolarını getirdim. Onun tabloları da Keskin'in şiiri gibi bir sonsuzluk duygusu bırakıyor insanda" dedi.
Şairin bugünün şiirini yazdığını söyleyen Hızlan, Keskin'in şiirinde bugünün dünyasında var olan yalnızlığımızın ve konumumuzu tayin edemeyişimizin bulunduğunu belirtti.

Çay Kuarteti
Ben seni hiç üzemem
Papatya çayı yapmak isterim sana
Sonra portakal çayı
Füme lapsang souchong çayı
Ama ben seni hiç üzemem
Deliririm yalnızca
Sessizce tek başıma deliririm
Beni Lape'ye koyarlar
Koyu Türk çayı içerim orada
yalnızca
 "Ultra-Zone'da Ultrason"dan

 

 

Türk edebiyatı '1001 Kitap'ta

 

Dünyaca ünlü eleştirmenlerin listelerinin yayınlandığı "Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap", edebiyatla ilgilenenler için eşsiz bir kaynak niteliğinde.

 

26 Şubat 2007 Pazartesi

KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

Peter Boxall'ın genel editörlüğünde hazırlanan "Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap" adlı edebiyat eserleri seçkisi, Caretta tarafından Türkiye'de yayımlandı.
Yurtdışında ilk kez Quintet Publishing tarafından Mart 2006'da İngiltere'de yayımlanan eser, Filiz Ülgüt'ün editörlüğünde Türkçeye kazandırıldı.
"...1001 Kitap"ta Jean Jacques Rousseau'dan Victor Hugo'ya, Leo Tolstoy'dan J.R.R. Tolkien'e uzanan yazarların eleştirmenlerce 'en iyi bulunan' yapıtlarına yer verildi. Dünyaca ünlü eleştirmenler tarafından oluşturulan listede Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Latife Tekin ve Emine Özdamar'ın da eserleri bulunuyor.
Kitabı hazırlayan ekip, uluslar ve kültürler üstü fikir birliği oluşturmayı amaçlayan benzersiz bir liste üretmeyi değil, çok çeşitli ulusal bağlamlarda okumalar yapmaya dair tartışmaları özendirip çoğaltmayı amaçlıyor.

Eleştirmenler Türk yazarlar hakkında ne dedi?

Orhan Pamuk - 'Beyaz Kale'
"Türk yazar Pamuk'un 'Beyaz Kale'si Jorge Luis Borges ile Italo Calvino'nun yapıtları gibi gerçek ve kimlik kavramlarımızın okuyup yazma eylemi üzerinden sorgulandığı bir yerdir." (Jordan Anderson)

Emine Özdamar- 'Hayat Bir Kervansaray'
Kitap harika bir anarşik yapıya sahip (...) Ingeborg - Bachmann Ödülü'nü kazanan, 'Alman kökenli olmayan' biri tarafından yazılmış ilk kitap." (Matthew Sperling)

 
Latife Tekin - 'Kristin Çöp Masalları'
"Tekin'in büyülü gerçekçiliği, okurla karakter arasında uçurum yaratmak yerine, okuru mahrem olduğu bölgeye taşıyor." (Laura Lenkester)

Yaşar Kemal - 'İnce Memed'
"Barındırdığı insani sıcaklık ve üstün anlatım gücü sayesinde son derece keyifle okunacak bir yapıt." (Reg Grant)

Kitaptan bir seçki

Kitaptaki eserler 1800 öncesi, 1800'ler, 1900'ler ve 2000'ler olam üzere 4 bölümde inceleniyor. Kitapta yer alan bazı eserler şunlar:

1001 Gece Masalları (Anonim)
Don Kişot - Miguel de Cervantes
Robinson Crusoe - Daniel Defoe
Gulliver'in Seyahatleri - Jonathan Swift
Genç Werther'in Acıları - Goethe
Kırmızı ve Siyah - M. Stendhal
Notre Dame'ın Kamburu - Victor Hugo
Goriot Baba - Honore de Balzac
Oliver Twist - Charles Dickens
Ölü Canlar - Nikolay Gogol
Madame Bovary - Gustave Flaubert
Babalar ve Oğullar - Ivan Turgenyev
Suç ve Ceza - Fyodor Dostoyevski
Savaş ve Barış - Leo Tolstoy
80 Günde Devrialem - Jules Verne
Meyhane - Emile Zola
Ana - Maksim Gorki
Ulysses - James Joyce
Dava - Franz Kafka
Silahlara Veda - Ernest Hemingway
Yengeç Dönencesi - Henry Miller
Yüzüklerin Efendisi - J.R.R. Tolkien
Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck
Bulantı - Jean Paul Sartre
Senin Köylerin - Cesare Pavese
Yabancı - Albert Camus
Küçük Prens - Antoine de Saint - Exupery
1984 - George Orwell
Doktor Jivago - Boris Pasternak
Teneke Trampet - Günter Grass
Otomatik Portakal - Anthony Burgess
Gülüşün ve Unutuşun Kitabı - Milan Kundera
Gülün Adı - Umberto Eco
Sevgili - Marguerite Duras
Koku - Patrick Süskind
New York Üçlemesi - Paul Auster

 

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (2)

 

 

'Sanki bana oy yolladı'

 

Türk şiirinin önemli isimlerinden biri olan Ceyhun Atuf Kansu adına 1986'dan bu yana verilen Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Cengiz Bektaş oldu.

 

7 Mart 2007 Çarşamba

YASEMİN BAY

Adnan Binyazar, Abdülkadir Budak, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Bahar Gökler ve Emin Özdemir'den oluşan Seçici Kurul, 58 yapıtı değerlendirdi; Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün "Dün Bugün" adlı kitabıyla Cengiz Bektaş'a verilmesi oyçokluğuyla kararlaştırıldı.

'Çok mutlu oldum'

Aynı zamanda mimar olan Bektaş, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün duygusal bir önemi de olduğunu belirterek, "Bilge ozan Ceyhun Atuf ile çok yakın bir dostluğumuz vardı. TRT Şiir Yarışması'na beni zorlayarak 'Mor' adlı şiirimi göndermemi sağlamıştı. Sanki o bana bir oy yolladı gibi geldi. Onun için çok mutlu oldum" dedi.

Bektaş, Mayıs 2006'da Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan "Dün Bugün" kitabında "Anadolu'nun geçmişiyle bugününü bir arada yaşamak, geleceğe umutla bakmak ve her zaman umudu yeşertmek" temalarının ağır bastığını vurguladı.

Bektaş'a ödülü 17 Mart'ta saat 15.00'te Ankara'da Türk - İş Konferans Salonu'nda düzenlenecek bir törenle verilecek. Törende şair Müslim Çelik, "Ceyhun Mavisi" adlı bir şiir dinletisi gerçekleştirecek. Ardından Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel'in yöneteceği, Adnan Binyazar, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş ve Emin Özdemir'in konuşmacı olarak katılacakları "Ceyhun Atuf Kansu Şiir Odağında Günümüz Türk Şiiri" başlıklı bir açık oturum düzenlenecek.

21 yılın ödül alan 21 şairi

Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nü, ilk olarak, Sivas katliamında yitirdiğimiz Behçet Aysan "Eylül'' adlı yapıtıyla kazandı.

Bugüne dek çalışmaları Kansu Ödülü'ne değer görülen şairler sırasıyla şunlar: Behçet Aysan, Şükrü Erbaş, Emirhan Oğuz, Müslim Çelik, Salih Bolat, Ahmet Ada,  Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Abdülkadir Budak, Ali Cengizkan, Gültekin Emre, Oya Uysal, Ahmet Uysal, Hicri İzgören, Hüseyin Peker, Arif Berberoğlu, Ahmet Özer, Turgay Fişekçi, Aydın Hatipoğlu, Hüseyin Atabaş, Çiğdem Sezer.

 

 

Attilâ İlhan Şiir Yarışması: İlk üçte altı isim var

İzmir Karşıyaka Belediyesi'nin düzenlediği, Homeros Ödülleri 2007 / Attilâ İlhan Şiir Yarışması sonuçlandı.

 

15 Mart 2007 Perşembe

İsmail Mert Başat, Veysel Çolak, Baki Ayhan T., Mehmet Mümtaz Tuzcu ve Nuri Demirci'den oluşan seçici kurul, her üç sıralamada da iki şairi ödüle değer buldu. Birincilik ödülü Ersun Çıplak ve İlker İşgören, ikincilik ödülü Işıl Özbek ve Cengiz Şenol, üçüncülük ödülü ise Ersan Erçelik ve Özkan Satılmış arasında paylaştırıldı. Ödül töreni, 21 Mart Çarşamba günü saat 20.00'de Ziya Gökalp Kültür Merkezi'nde...

 

 

Behçet Necatigil Şiir Ödülü Hüseyin Peker'in

 

1979 yılında yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil'in anısına ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir Ödülü, bu yıl "Tek Vuruş" adlı kitabı için Hüseyin Peker'e verildi.

 

11 Nisan 2007 Çarşamba

Doğan Hızlan başkanlığında toplanan, Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Mehmet H. Doğan, Haydar Ergülen, Mehmet Taner ve Tahsin Yücel'den oluşan seçiciler kurulu, Hüseyin Peker'i hayatın gündelik ayrıntılarını şiirleştirmede gösterdiği ısrar ve başarı dolayısıyla ödüle değer buldu. Ödül töreni 18  Nisan Çarşamba günü saat 18.30'da Taksim Park Mühendishane'de yapılacak.

Şairlerin yürek çarpıntısı üzerine

 

Necatigil Şiir Ödülü'nü alan Hüseyin Peker, "Şairlerin çarpıntısı fazladır. Kalbimizden, duymaktan, acı çekmekten vazgeçmek, yazmaktan vazgeçmek demektir" diyor

 

19 Nisan 2007 Perşembe

Miraç Zeynep Özkartal

1979'dan beri verilen Necatigil Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Hüseyin Peker oldu. Ödülü Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan "Tek Vuruş" adlı kitabıyla alan Peker, İzmir'de yaşıyor.
1946 doğumlu şair, 19 yaşında başlar şiirlerini yayımlatmaya. Ancak araya bankacılık girer, bir süre ara verir. Emekli olunca geri döndüğü edebiyat yaşamına iki roman, dört şiir kitabı sığdırır.
"Tek Vuruş" şiirini, Nişantaşı'nda 'tek vuruş' adını verdikleri, 'az ile yetinmeyi' savunan bir felsefe doğrultusunda yaşayan gençleri anlatan haberden esinlenerek yazar. Ödül töreni için İstanbul'a gelen Hüseyin Peker ile "Tek Vuruş"u ve şiirini konuştuk.
Öncelikle şiirin ülkemizde çok okunan bir edebiyat türü olmadığına dikkat çekiyor Peker: "Şiir, dinlenmiş bir beyin, ona alışmış bir okur ister. Yaşadığı ekonomik yorgunluk sürecinde halk bu eğitimi sağlayamıyor ve şiiri anlamıyor.
Bana daha düz yaz diyorlar, ama ben şair olarak dolaylı anlatmak ve bu şekilde çağrışım patlamaları yaratmak zorundayım."
"Tek Vuruş" şairin ödüllendirilen dördüncü şiir kitabı. Ya ödüle ismini veren Behçet Necatigil? Tanışmışlar mı bu büyük ustayla?
"Çok istedim ama tanışamadık. Şiirlerini çok sevdiğim, yüzde yüz benzemesem de yaşama biçimi olarak çok yaklaştığım, yakın durduğum bir şair. Onun adını taşıyan ödülü aldığım için sonsuz mutluyum."
Hüseyin Peker, ödülün kendisine verilme gerekçesinde yer alan "Hayatın gündelik ayrıntılarını şiirleştirmede gösterdiği ısrar ve başarı" ifadesindeki "gündelik hayat" sözüne itiraz ediyor:
"Ben şiirimi sadece gündelik hayat kavramının içine sığdırmak istemiyorum. Biraz daha düşünce adamı olduğumu düşünüyorum. Benim şiirimin ana planı düşünce."
Peker'in şiiri, İkinci Yeni akımından izler taşıyor. O da bunu onaylıyor:
"Kesinlikle İkinci Yeni'nin devamı olmak isteyen bir şairim. İkinci Yeni ölmedi, öldürmeyelim diye savaş veriyorum. Ahmet Oktay'ın şiirine çok yakın buluyorum kendimi. İlhan Berk çok şiir kokuyor, hani süt şişesini açarsın süt kokar, onun gibi. Ben Ahmet Oktay gibi düşünce kokmak istiyorum."
Hüseyin Peker'in şiirlerinden birinin ismi "Şairler çok yaşamıyor". Diyor ki, "Şairlerin çarpıntısı fazladır. Kalbimizden, duymaktan, acı çekmekten vazgeçmek, yazmaktan vazgeçmek demek. Zaten birkaç gündür bu ödül haberiyle mutluluktan hiç yazamaz oldum."
Ödülü aldığının açıklanmasından sonra başlayan, "Tek Vuruş"un ödül şartnamesine uygunluğuyla ilgili tartışma için ise "Beni çekemeyenlerin uydurması" diyor Peker.

 

Tek Vuruş
(...)
Sırtına kanat çizdiren biriydim
ayrılık korkularında
Öyle ya, çabuk koşturan sofra servisinde
Tek vuruşla indirmişken tuz, biber,
yağ ve şarap yerinde mi diye sorduk
(...)
Başladı bende iç kanama
Eldivensiz yönet kolumdaki dövmeye; çizgileri
Gül renginde bir kumsalda tek vuruş
Balık posterlerine banzedik şimdi
(...)

 

Duygu Asena Ödülü Çalışlar'a verildi

 

PEN Türkiye Merkezi'nin, Duygu Asena'nın anısına düzenlediği "Duygu Asena Ödülü" "Latife Hanım" adlı biyografisi nedeniyle gazeteci yazar İpek Çalışlar'a verildi.

 

17 Nisan 2007 Salı

Ödül jürisi, İnci Asena, Prof. Nazan Aksoy, Emel Armutçu, Prof. Fatmagül Berktay, Serpil Gülgûn, Prof. Oya Köymen,  Orhan Pamuk, Prof. Şirin Tekeli ve Vecdi Sayar'dan oluştu. Çalışlar'a ödülü 19 Nisan'da Duygu Asena Doğum Günü toplantısında verilecek.

 

 

 

Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü Çıplak'a

Mayıs Yayınları'nca düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nün 12.si, Ersun Çıplak'ın "Turgut Uyar'ı 'Kan Uyku'dan Uyandırma Denemesi" adlı incelemesine verildi.

 

21 Nisan 2007 Cumartesi

Ödüle katılanlar arasından yayımlanmaya değer görülen incelemeler de hazırlanacak kitapta yer alacak. İlk Kitap Özel Ödülü'nün sahibi ise "Her Kitabın El Kitabı" ile Gökçenur Ç. ve yayımcısı Yitik Ülke Yayınları oldu.

 

 

Sait Faik Hikâye Armağanı Fındıklı'nın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 43. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla Selma Fındıklı kazandı.

 

6 Mayıs 2007 Pazar

Doğan Hızlan başkanlığında Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Kayhan Özel, Jale Parla ve Murat Gülsoy'dan oluşan jüri, dün toplanarak oybirliğiyle ödülün Selma Fındıklı'ya verilmesini kararlaştırdı. Fındıklı, ödülünü Sait Faik'in ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs Cuma günü saat 19.00'da Rahmi Koç Müzesi'nde yapılacak olan törende alacak.

"Bu ödülü almayı hayal bile etmedim"

 

Selma Fındıklı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla kazandığı ödülü, önceki akşam törenle aldı

 

13 Mayıs 2007 Pazar

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayıncılık tarafından düzenlenen 43. Sait Faik Öykü Ödülü, cuma akşamı Rahmi Koç Müzesi'nde yapılan törenle Selma Fındıklı'ya verildi. Fındıklı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla kazandığı ödülünü Darüşşafaka Cemiyeti Başkan Vekili Talha Çamaş'ın elinden aldı. Yazar, teşekkür konuşmasında 1983'te radyo oyunları yazarak edebiyat hayatına atıldığını belirterek, "Böyle bir ödülü almayı hayal dahi etmedim, Sait Faik Ödülleri halkasına eklenebildiğim için çok mutluyum" dedi.
TRT Ankara Radyosu'nda dramaturg olarak görev yapan Fındıklı, "Loş Sokağın Kadınları" adlı kitabıyla 1996 Haldun Taner Ödülü'nü, "Ankara İstasyonu" kitabıyla da 1998 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı.
Jüri Başkanı Doğan Hızlan, jürinin ödülü Fındıklı'ya verme gerekçesini yazarın '1863-1930 yılları arasındaki döneme özgü dili özenle işlemesi ve kahramanları başarısıyla canlandırması' olarak açıkladı. Hızlan, Sait Faik için ise şunları söyledi:
"Yazarları kentlere göre sınıflandırırım. Sait Faiksiz ne İstanbul oluyor ne de Adalar. Bir edebiyatçı yarattığı kahramanlar sayesinde ölümsüzleşir. Sait Faik'in insanları değişmiş olsa da onların izdüşümleri duruyor."
Yapı Kredi Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş ise törende iki yeni kitabın müjdesini verdi. Çavaş, kitaplardan birinin Sait Faik'in bugüne dek gün ışığına çıkmamış metinlerinin derlemesi, diğerinin ise Nursel Duruel'in hazırlayacağı, Sait Faik Öykü Ödüllü Yazarlar Antolojisi olacağını açıkladı.

 

 

Orhan Kemal Roman Armağanı Hıfzı Topuz'un

 

36. Orhan Kemal Roman Armağanı'na,Hıfzı Topuz'un "Başın Öne Eğilmesin" adlı romanı değer görüldü.

 

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Roman, Tahsin Yücel, Osman Şahin, Semih Gümüş, İnci Aral, Adnan Binyazar, Refik Durbaş ve A.Kemali Ögütçü'den oluşan seçiciler kurulu tarafından 44 eser arasından seçildi. Kurul, oybirliğiyle aldığı kararın gerekçesi olarak Hıfzı Topuz'un çağdaş Türk edebiyatının unutulmaz değerlerinden Sabahattin Ali'nin yaşamındaki gerçeklere nesnel ve duyarlı yaklaşımını, romanındaki akıcı anlatımı ve toplumsal sorunlar karşısındaki tavrını gösterdi.

 

'Orhan Kemal Roman Armağanı' Hıfzı Topuz'un

 

''Orhan Kemal Roman Armağanı'' ödülüne değer görülen "Başın Öne Eğilesin" romanının yazarı Hıfzı Topuz, ödülünü aldı.

 

1 Haziran 2007 Cuma

Orhan Kemal Kütüphanesi'nde gerçekleştirilen Orhan Kemal'i anma töreninde, "Başın Öne Eğilmesin" adlı romanı ile Sabahattin Ali'nin yaşamındaki gerçekleri nesnel ve duyarlı yaklaşımı ile belgesel roman şeklinde akıcı bir üslupla anlatan Yazar Hıfzı Topuz'a ödülünü Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü verdi.
     
Ödülünü, Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali ile almaya çıkan Hıfzı Topuz, kendisinden habersiz olarak aday gösterildiğini belirterek, Orhan Kemal ile Akşam gazetesinde yazı işleri müdür yardımcısı olduğu dönemde beraber çalıştığını söyledi.
     
Orhan Kemal'in Bursa'da cezaevi günlerinde Nazım Hikmet ile tanışıp, dersler alarak yazarlığa başladığını anlatan Topuz, Paris'te kaldığı günlerde Kemal'in kendisine yazdığı mektupları okudu.
     
Hıfzı Topuz, "Orhan'ı, Sabahattin Ali'yi, Rıfat'ı saygıyla anıyorum. Ve siz gençler, Orhan Kemal gibi saygın insanları sevdiğiniz için beni çok mutlu ediyorsunuz" dedi.
     
Törende daha sonra Yazar İnci Aral, "Edebiyatımızda Orhan Kemal" başlıklı bir konuşma yaptı.
     
Aral, Orhan Kemal'in ölümünden sonra hem dünyada hem de Türkiye'de toplumsal ve ekonomik olgular ile yaşama biçimler

ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN / Cumhuriyet 13.10.2005

20/10/2006 · Kategori: Arastirma

ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN
______________________________________________

İlhan, bugün Teşvikiye Camisi'nde saat 13.00'te kılınacak öğle namazının ardından, Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verilecek

Attilâ İlhan'ı bugün uğurluyoruz
**İlhan son olarak, Kanatürk'teki sohbetlerinin yanı sıra, kitabı Bilgi Yayınları'ndan çıkan ''Bir Millet Uyanıyor'' dizisinin de editörlüğünü yapıyordu.
İstanbul Haber Servisi - Ünlü şair, yazar ve düşünür Attilâ İlhan 'ı bugün törenlerle uğurluyoruz. Attilâ İlhan için saat 11.00'de Atatürk Kültür Merkezi'nde (AKM) bir tören düzenlenecek. Törenlerden sonra, cenazesi Teşvikiye Camisi'nde saat 13.00'te kılınacak öğle namazının ardından, Aşiyan Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Attilâ İlhan önceki gün, kardeşi tiyatro sanatçısı Çolpan İlhan 'ın evinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirmişti. İlhan, sağlık sorunları ve doktorlarının uyarıları nedeniyle gazetemizdeki yazılarına kısa bir süre önce son vermiş ve üzerinde çalıştığı romanı ''Gazi Paşa'' nın, önümüzdeki ay İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkacağı açıklanmıştı. İlhan son olarak, Kanaltürk'teki sohbetlerinin yanı sıra, Bilgi Yayınları'ndan çıkan kitabı ''Bir Millet Uyanıyor'' dizisinin de editörlüğünü yapıyordu.

***
'Halkıyla bütünleşmiş bilge bir aydındı'
Eski Başbakan Bülent Ecevit, aramızdan ayrılan Attilâ İlhan'ın, ''halkıyla bütünleşmiş bir bilge aydın'' olduğunu söyledi. Ecevit, ''O, büyük bir ozandı. Aynı zamanda Türk toplumunun değişim sürecindeki sorunlarını derinliğine irdeleyen bir yazar ve yürekli bir gazeteciydi'' dedi.
Siyasiler, sivil toplum örgütleri ve yurttaşlardan başsağlığı mesajları

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Attilâ İlhan 'ın ölümünün ardından aralarında siyasetçi, sivil toplum örgütü yöneticisi ve yurttaşların da bulunduğu çok sayıda kişi, gazetemize ve Çolpan İlhan'a gönderdikleri mesajlarıyla üzüntülerini dile getirdiler.

Süleyman Demirel (9. Cumhurbaşkanı, Çolpan İlhan'a gönderdiği mesaj): Türk edebiyatının seçkin şair ve yazarlarından, değerli insan, aziz dostum Attilâ İlhan'ı kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyim. Şahsınızda sizin, ailenizin, edebiyat dünyasının ve sevenlerinin acısını paylaşır, merhuma Allah'tan rahmet dilerim. Sevgili Attilâ'nın söylediği gibi; ''Ayrılık girdi araya / Hicrana düştük bugün. Evet... Elde var hüzün!''

Bülent Ecevit (Eski Başbakan, Çolpan İlhan'a gönderdiği mesaj): Sevgili kardeşiniz, değerli insan Attilâ İlhan'ın ölümünden eşim Rahşan Ecevit ile birlikte derin acı duyduk. Attilâ İlhan halkıyla bütünleşmiş bir bilge aydındı. O, büyük bir ozandı. Aynı zamanda Türk toplumunun değişim sürecindeki sorunlarını derinliğine irdeleyen bir yazar ve yürekli bir gazeteciydi. Attilâ İlhan, her zaman yapıtlarında yaşayacaktır.

Orgeneral Hilmi Özkök (Genelkurmay Başkanı): Gençlik yıllarımda Attilâ İlhan, bizim gönüllerimize tercüman olan büyük bir şairimizdi. O zamandan beri kendisini takip ederiz. O değerli şiirleri bizleri çok etkilemiştir. Adeta bizim söylemek isteyip de söyleyemediklerimizi veya güzel söyleyemediklerimizi o vermiştir. Zaman içinde düşünceleri evrim geçirmiştir. Son zamanlardaki düşüncelerini hep beraber yakından izleme olanağı bulduk. Çok entelektüel bir insandı. Son zamanlarda bazen dilini anlamakta sıkıntı çekerdim. Ama onun tabii fikri derinliğine ulaşamadığım için herhalde öyleydi.

Ali Dinçer (TBMM Başkan Vekili): Onunla birlikte Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yolunda yürümeye devam edeceğiz. Attilâ İlhan'a rahmet, yakınlara ve milletimize başsağlığı dilerim.

Ertuğrul Kazancı (ADD Genel Başkanı): Şair, yazar, düşünür ve Kemalist ideolojinin seçkin temsilcisi Attilâ İlhan'ı yitirmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Bütün ömrünü engin bir yurt ve ulus sevgisine adayan Attilâ İlhan, insanlık idealinin saygın bir siması olarak tarihteki ayrıcalıklı yerini almış bulunmaktadır. İlerici bir çizginin Kemalist ekoldeki duayeni olan Attilâ İlhan, eğitim ve öğrenim bilgisizliği içinde yozlaştırılmaya çalışılan bir toplumun aydınlanma ışığıdır. ADD Genel Merkezi ve Türkiye örgütü, Atillâ İlhan'ın yüksek fikriyat ve üstün kişiliği önünde saygıyla eğilir.

Cenk Kaptan (Çankaya Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü İkinci Başk.): Toplumumuza hep ışık tutma çabası içinde olan, Türk edebiyatının en önemli kişilerinden, değerli insan Sayın Attilâ İlhan'ı kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Kendisine Allah'tan rahmet ve tüm sevenlerine başsağlığı dileriz.

Sinan Aygün (ATO Başkanı): Cumhuriyet döneminin en önemli şair, yazar ve düşünce adamı, Cumhuriyet gazetesinin ilgiyle okunan köşe yazarı Attilâ İlhan'ın kaybını paylaşıyoruz. O, sadece bir şair, roman yazarı veya köşe yazarı değildi. İlhan, Atatürk'ün ulusal sentez düşüncesini benimseyen, bilgi birikimiyle, fikirleriyle Türk halkına ışık olan gerçek bir aydındı. Bu nedenle hepimizin kaybı büyüktür.

Ahmet Poyraz (Hasanoğlan Belediye Başk.): Son yıllarda öylesine güzel, üretken, çalışkan, yazan, çizen arkadaşlarımızı yitiriyoruz ki artık ölümleri de takip edemez olduk. Attilâ İlhan'ın yaşamı bizlere örnek olmalı. Kendisine Allah'tan rahmet, yakınlarına ve sizlere sabır diliyorum.

M. Tahir Köse (Eski Sanayi ve Ticaret Bakanı): Değerli edebiyatçı ve gazeteniz yazarlarından Attilâ İlhan'ın kaybından derin üzüntü duydum. Tüm Cumhuriyet gazetesi mensuplarına başsağlığı dilerim.

Diğer mesaj gönderenler: Coşkun Deniz Ercan, Güler Kızıltün, Mehmet Morsümbül, Erdal Atıcı, Haluk Argun, Mehmet Ali Sulutaş, Sevgi Arslan, Ozan Önen, Zehra-Halit Çetinok, Hayrünisa Günışık, Süleyman Ekinci, Cafer Çavuşoğlu, İlkiz - Hürol Taşdelen, Kavaklıderem Derneği Yönetim Kurulu üyeleri.

***
'Bir aydınlanma savaşçısını yitirdik'
*Mesajlarda, Attilâ İlhan'ın ulusal kültür konusundaki duyarlılığı ve Cumhuriyetçiliğine
dikkat çekildi.
İstanbul Haber Servisi - Şair, romancı ve düşünür, gazetemiz yazarı Attilâ İlhan 'ın ölümünün Türkiye için büyük bir kayıp olduğu vurgulandı. Gazetemize gönderilen mesajlarda İlhan'ın ulusal kültür konusundaki duyarlılığı ve Cumhuriyetçiliğine dikkat çekildi.

DSP Genel Başkanı Zeki Sezer : Kitlelere mal olmuş bir şairi, bir aydınlanma savaşçısını yitirdik. O, sanatı, görüşleri ve son günlere kadar eksilmeyen enerjisi ile Türk ulusuna ve insanlığa ışık saçan hizmetler vermiştir.

SHP İstanbul İl Başkanı Dr. Beyzade Özkahraman : İnandığı yolda kararlı ve korkusuzca yürüyen, kalemini ülkesinin insanlarının aydınlanmasında ustaca kullanmasını bilen, Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği en büyük şair, yazar ve düşünce yaşamımızın ustalarından birini yitirdik.

Hür Parti Genel Başkanı Yaşar Okuyan : Türkiye'nin birlik ve beraberliğine, üniter devlet yapısına, Cumhuriyete, Cumhuriyetin kazanımlarına ve Atatürk 'e karşı içten ve dıştan yöneltilmiş olan saldırılara bir Kuvayı Milliyeci olarak hep direnmiş, karşı koymuş ve Türk halkına gerçekleri haykırmıştır. Attilâ İlhan, ulusalcı anlayışı ile yaşamaya devam edecektir.

Düzce Valisi Halil Nimetoğlu : Edebiyatımızın usta isimleri arasında her zaman saygıyla anılacak olan Attilâ İlhan, geride bıraktığı eserleriyle yaşayacaktır.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç: Çağdaş Türk edebiyatının büyük ustası, ulusal bağımsızlığımızın yılmaz savunucusu ve yarım asırdan fazla bir süre isminden daima en iyi şekilde söz ettirebilen nadir insanlarımızdan birini yitirdik.

Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilgiler Fakültesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Altıntaş: Büyük bir düşün, yazın ve gönül adamı sonsuzluğa çekip gitti. Bizleri, kendi varlığından yoksun kılarken bıraktıkları ile bizleri bilinçlendirmeyi, gönlümüzü ısıtmayı, bilincimizi bilendirmeyi sürdürecektir.

Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz : Türk edebiyatı ve düşünce hayatını olağanüstü kalemiyle romandan senaryoya, makaleden şiire dalgalandıran, Türkiye'nin ulusal bağımsızlığının, ulusal kültürünün savunucusuydu.

ADD Diyarbakır Şubesi : Türkiye, aydınlanmacı, antiemperyalist, ''İstiklali tam'' Türkiye'den yana, yüreği Türkiye için atan, beyni Türk insanı için üreten, ayakları sürekli bu topraklarda olan Kemalist düşünürünü zamansız kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyor.

Halkın Yükselişi Partisi Genel Merkezi (HYP) adına Nevzat Selvi : Atatürk 'ü, onun deyimiyle ''Gazi Paşa'' yı milletine, yeni kuşaklara, en iyi anlatan değerli Türk aydınını, şiirin ve edebiyatın büyük üstadını, efsaneleri yaşarken yaratan büyük insanı kaybettik. Acımız büyüktür. Ancak, bu büyük fikir kavgacısının, bize ufuklar açan ulusalcı ve Kuvayı Milliyeci öğretisi tek tesellimizdir. Kıbrıs Milli Koordinasyon Komitesi Başkanı Yakan Cumalıoğlu : Vatan Sağolsun!

Ayrıca, Azerbaycan'ın Ankara Büyükelçisi Zakir Haşimov, Halkın Yükselişi Partisi İzmir İl Başkanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Nusret Sevenoğlu , ADD Bakırköy Şubesi, ADD Marmara Bölge Sorumlusu Turgut Ünlü , Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, İTÜ Dış İlişkiler ve Enformasyon Müdürlüğü adına Prof. Dr. Faruk Karadoğan , İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği (İKKB) Başkanı Nazan Moroğlu , Cumhuriyet Kadınları Derneği Polatlı Şube Başkanı Münevver Özgür Kabaklı , Ankara CUMOK, İstanbul Valiliği Bakırköy Başöğretmen Öğretmenevi Kültür Merkezi Müdür Yardımcısı Fatma Tan , Çankaya Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü, emekli albay Ercan Sedefoğlu , Kayhan-Birsen Bezer , Süleyman Bal , Sedef Ertürk , Hulki Tanrıyar , Hicran Karabudak , Sevil Ilgın Esi m , Yaşar İçseloğlu , Sami Toprak , Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak , CHP Bağcılar İlçe Başkanı Hikmet Çelik , Trakya Üniversitesi 4. ve 5. dö nem rektörü Prof. Dr. Osman İnci , ODTÜ Atatürkçü Düşünce Topluluğu Dış İlişkiler Birimi Sorumlusu Lemi Atalay, Tekgıda-İş Sendikası Genel Yönetim Kurulu ve İzmir CUMOK da yolladıkları mesajlarda üzüntülerini ilettiler.

***
BU YAŞINDA SULH VE KAHVE TADINDA. SEN, UZUN MISRA.


Müdürün kurtulması gerekiyordu

ve senin kalın

sarı bıyıkların vardı.

İzmir

Manisa'dan çıkınca bir yere düşer ya

diyelim sağa

Karşıyaka düşman hesabıyla zaten

Karşıyaka'ya düşer

yurtsever deryaya.


A. İlhan misket oynamıştı

efelendiğinde

gür misket amma.


Şiirin mis gibi akıyor duru

kanı

sulh ve kahve tadında


Gül hesabıyla sayarsak İlhan

dün öldü

bu yaşında. 10 Ekim 2005.

Salih Ecer

***
İyi ki yaşadın Attilâ İlhan!
İLKER ÇETİN *


Attilâ İlhan , şiirden romana, denemeden senaryoya kadar edebiyatın hemen tüm alanlarında başarılı yapıtlar vermiş bir yazar. Ama insanın melankolik duygularını yansıtan şiirlerinin apayrı bir yeri var. Edebiyatımızda melankoliyi en iyi yansıtan şair olduğunu söylesek yanlış olmaz...

Birçok insanın belleğinde, ondan hiç değilse bir dize vardır. Zaten çoğu şiiri de bestelendi... Belki, yazanın o olduğunu bilmeden dinledik o şarkıları, türküleri... Attilâ İlhan, aynı zamanda iyi bir konuşmacıydı... Güçlü belleğinde biriktirdiklerini, kendine özgü anlatımıyla televizyon programlarında paylaştı izleyicilerle... Ve çalışkandı... Son nefesine dek kalemi elinden bırakmadı... 1970'li yıllarda, Sanat Kurumu 'nun Tuna Caddesi başındaki mekânında, o günleri yaşayanların, tanığı olanların belleğinde onun da görüntüsü var. Kurumumuzun düzenlediği birçok söyleşide konuşmacıydı. Onu son yolculuğuna uğurlarken yaşamımıza, edebiyatımıza, sanatımıza kattıkları için teşekkür ediyoruz. ''İyi ki yaşadın!'' diyoruz. İyi ki yaşadın Attilâ İlhan! Ama biraz erken terk etmedin mi bizi?


* Sanat Kurumu Yönetim Kurulu adına Sanat Kurumu Başkanı.

***
'Bağımsız cumhuriyetin baş savunucusu'
YILDIZ SERTEL


Hepimiz, bütün dostları, okurları, Türk halkı onu daima saygı ve sevgiyle anacağız. Onu, şiirleri ve yazılarıyla, Türk edebiyatına yaptığı katkılarla anacağız. - Türk devrimlerinin bekçisi; laik, demokratik, bağımsız cumhuriyetin baş savunucusu olarak anacağız.

- Cumhuriyet tarihinin kültürlü eleştiricisi, doğru gördüğünü söylemekten çekinmeyen bir insan olarak anacağız.

Bütün bu kalitelerinden ötürü, Sertel Gazetecilik Vakfı, onu 2003 yılı Sertel Ödülü'ne layık görmüştü. Bu ödülü alırken yaptığı konuşma da, Tan olaylarının perde arkası hakkında öğreticiydi. Attilâ, aynı zamanda, Zekeriya Sertel ''Nâzım Hikmet'in Son Yılları'' başlıklı kitabından ötürü hücuma uğradığı vakit onu, aşağıdaki sözlerle savunmuştu:

''Hiç kimse Nâzım Hikmet'i benim kadar sevmesin ve savunmasın, hiç kimse onun sanatının gücüne benim kadar inanmış olmasın, burası böyle kanıtlanmış ya Zekeriya Bey'in bazı beşeri zaaflarını yazması, Nâzım Hikmet'i benim ozan ve devrimci olarak gözümde küçültür mü? Ne münasebet, aksine önemini arttırır: Böyle bir çelişkiler yumağı içinde öyle pırıl pırıl bir sanat eseri çıkarmış kişiyi büsbütün sayarım.'' (Milliyet)

Biz de bu pırıl pırıl sanatçımız önünde saygıyla eğiliyoruz. Serteller'le beraber, onun da devrimler ve özgürlükler uğruna verdiği savaşı sürdürmeyi kendimize borç biliyoruz.


11 Ekim 2005

Kendim ve Sertel Gazetecilik Vakfı adına.

***
Unutmayacağız...
İstanbul Barosu Başkanlığı : Cumhuriyetin önde gelen aydınlarından, yazar, şair, düşünür ve gazeteci Attilâ İlhan 'ı yitirmenin derin üzüntüsü içindeyiz. Gençlik yıllarından başlayarak topluma ve ulusa adanan yaşantıya, kendine özgülüğe, bireysel ve toplumsal sorumluluk duygusuna, 'Parola: Vatan, İşareti: Namus' ilkesine, aşkın en durusuna, en yücesine, kavganın en ateşlisine saygımız hep sürecek... Attilâ İlhan genç kuşaklara, aydınlara hep örnek bir anıt olarak yazın evrenimizde yaşayacak.

Acısını ulusça paylaşıyoruz...

Cumhuriyet 13.10.2005

İLK OSMANLILARDA İNANÇ / ERDOĞAN AYDIN

12/8/2006 · Kategori: Arastirma

Hafta Sonu 17.06.2006

Gazayı dinin gereği, gazacıları da dindarlar olarak değerlendirmekten özellikle uzak durmak gerek

İlk Osmanlılarda inanç

 

Gazacı bir siyasal önder olan Osman Bey ve aşiretinin, Şeriatçı bir gaza anlayışının tam tersine, Hıristiyanlara düşmanlık ve güvensiz likle belirlenmediğini görüyoruz. Bilinegelenden farklı bir dinsel ortamda şekillenmektedir Osmanlı. Örneğin onca hareketliliğe rağmen ''Müslüman ve Hıristiyan unsurlar arasında dini sebeplerden çıkmış herhangi bir mücadeleye tesadüf etmiyoruz.''

 

ERDOĞAN AYDIN

 

Osmanlı tarihine ilişkin yapılan çoğu açılımda İslamcı bir tablo ile karşılaşırız. Osman Bey İslamcı bir gaza önderi, Ede Balı ise İslamcı bir şeyh olarak tanımlanır. Oysa gerçek durum bütünüyle farklıdır.

Osmanlının kuruluşundaki temel etkeni gazadır; ancak gazanın Türkmen geleneği içinde büründüğü anlam, dini anlamından tümüyle farklıdır. Türkmenlerin kristalize olmuş bir İslami algıları yoktu. Buna karşılık onları gaza ile bütünleştirecek maddi gereksinim ve gelenekleri vardı. Kuşkusuz Türkmenlerin gelip yerleştiği topraklar, kendilerine saldırmayan, dolayısıyla karşı saldırıyı meşrulaştırmayan insanların toprağıydı. Dolayısıyla bu gelişi anlayan, ama gaza ideolojisini olumsuzlayan bir yaklaşıma gereksinim var.

Bu bir yana Osmanlıda gazayı, dinin gereği bir eylem, gazacıları da dindarlar olarak değerlendirmekten özellikle uzak durmak gerek. Çünkü bu algılayış, sürecin Hıristiyan-Müslüman çatışması eksenli bir öznellikle yanlış değerlendirmesine yol açıyor. Oysa gerçek durum, dinsel önyargıları besleyen bu yaklaşımdan çok farklıdır.

Öncelikle bilinmeli ki, bu dönemin gazacı Türkmenleri arasında çok farklı bir inanç atmosferi sözkonusu. Bu anlayış heterodoks, yani bilinen dinsel esaslara aykırı ve eski gelenekler temelinde biçimleniyor. 8. ve 11. yüzyıllarda karşılaştıkları zorla Müslümanlaştırma baskısına boyun eğmiş, ancak kendi eski inançlarını da bırakmayan, biçimlenmiş bir Müslümanlıktan bütünüyle uzak, karma bir dinsel senteze sahip bir toplulukla karşı karşıyayız. Bundandır ki Hıristiyanlığı ötekileştiren bir algı söz konusu değildi. Hatta Hıristiyan komşularıyla gazaya çıkıp ganimet paylaşımına bile rastlanmaktadır (C. Kafadar).

Göçebe demokrasisi ve Kızılbaşlık ile örtüşen bir inanç atmosferi sözkonusu. Bu ise gaza'nın, Türkmen topluluklarının yerleşim ve geçim olanakları elde etmeye yönelik arayışları temelinde biçimlenmesini sağlıyor. Osmanlı Devleti de, dinsel düşmanlık temelinden kopuk böylesi bir gaza anlayışı üzerinden kurulacaktı.

BU OSMAN BAŞKAOSMAN

Gazacı bir siyasal önder olan Osman Bey ve aşiretinin, Şeriatçı bir gaza anlayışının tam tersine, Hıristiyanlara düşmanlık ve güvensiz likle belirlenmediğini görüyoruz:

''Osman Gazi, Bilecik Tekfuru'na dedi ki; sizden dileğimiz budur ki, bizim göç eşyamızı, yaylalara gittiğimizde sizde emanet bırakalım. O da kabul etti. Ne vakit, Osman Gazi yaylaya gitse, bütün eşyalarını öküzlere yükletirler idi. Bir nice hatun kişiyle gönderirlerdi. Kaleye bırakırlardı. Ne zaman yayladan gelseler, armağan olarak peynir ve halı ve kilim ve kuzular armağan iletirlerdi. Bu kafirler bunlara gayet itimat edüp dururlardı'' (Aşıkpaşazade). Mal emanetinden de öte, mallarını kadınlarıyla göndermeleri, Şeriatçı zihniyetten ne kadar uzak olduklarını gösteriyor. Siyasal ve ekonomik temelli düşmanlaşma koşullarında bile dinsel düşmanlaşma söz konusu değil:

''Osman Gazi bunca gazalar etmeye başlayınca, etrafun kafirleri çekinir oldular. Osman Gazi, Bilecik kafirlerine gayet hürmet eder idi. Sordular; 'Bu Bilecik kafirlerinin senin katında hürmeti var, nedendir?' dediler. Dedi ki, 'komşularımızdır. Biz bu vilayete garip olarak geldiğimizde bunlar bizi hoş tuttular. Şimdi bize dahi gerektir ki, bunlara hürmet edelim' '' (Aşıkpaşazade).

Görüldüğü gibi ne sofu bir tepkiye sahiptir bu gaziler ne de İslami kurallara uygun bir davranış içindedirler. Tam tersine herşeyi belirleyen onların çıkarları ve koşullar olmaktadır, ki Hıristiyanlarla olduğu kadar birbirleriyle de çarpışmaktadırlar. Daha bireysel ama çarpıcı iki öykü ise, bize prototip bir Türkmen gazisi olan Osman Bey'in kişiliği verir:

''Rivayet olunur ki, bir gice bir köyde imam evinde Osman Gazi konuk olup otırırdı. Ardında bir pencere vardı. Meğer anda bir Mushaf-ı Şerif komışlardı. Sahib-i hane, Osman Gaziye eyitdi: 'küstahlık olmasın. Keremünden, eğil, ardunda nesne var, alayum' didi. Osman Gazi eyitdi: 'ne nesne var?' Sahib-i hane eyitdi: 'Nebimüz, ahir zaman peygamberi Muhammet resul'ullah sall'allahu aleyhi ve selleme inen kelamullah var' didi. Osman Gazi dahi hiç tınmadı. Ta sahib-i hane uykuya varınca ebsem oldı. Sonra turup gusl idüp arı abdest alup mushaftan yana müteveccih olup huşu ve huzula ta sabaha dek el kavuşurup uru-tırdı'' (Neşri)

Görüldüğü gibi İslamiyet'le ilişkisi, Kur'an'ı bile tanımayacak kadar yüzeysel olan Osman'ın, uyarıldığı halde önce ''hiç tınmayacağı'' Kur'an ile ilk tanışması böyledir. Osman'ın abdest alıp huşu ile sabahlaması yorumu ise, resmi tarihçinin, devlet kurucunun bu ''eksikliğini'' örtme çabasından öte anlam taşımaz; çünkü Kur'an 'ı bilmeyenin abdesti bilmesi zaten olanaksız. Diğer öykümüz ise daha da ilginç:

''Osman gençliğinde Eski Hisar'a giderken, İtburnu denilen yerde Mal Hatun adında bir kadınla tanışıp, onunla muhabbet eder. (...) Günlerden bir gün, Eski Hisar Tekfuru'nun içki meclisinde, Osman kadına aşık olduğunu itiraf eder. Kadını nice övmüş olmalı ki, Hisar'ın Beyi içinden kadını kendisi için peylemeyi tasarlar. Bunu hisseden Osman, kadını Bey'e kaptırmamak için kaçırır ve tanıdıklarının yanına yerleştirir. Kendisi de İnönü Tekfuru'nun hisarına gidip içmeye devam eder. Öte yandan, Eski Hisar Beyi'nin arkadaşı olan Sultan Öyüğü Tekfuru da işe karışır. Kadını, Eski Hisar Beyi'ne götürmek için talimat almış olmalı. Bundan dolayı adamlarıyla birlikte İnönü Beyi'nin kapısına dayanıp ondan Osman'ı teslim etmesini ister. Onlar 'edelim-etmeyelim' derken, Osman arkadaşlarının başını derde sokmamak için, kardeşi Gündüz ile birlikte dışarı çıkar ve kuşatmayı yararak Söğüt'e doğru at sürer...'' (Neşri, Akt. S. Divitçioğlu)

Görüldüğü gibi tekfurlarla dostluk kuran, onların içki meclislerine katılan, onlarla aşkını paylaşan, sevdiğini kaçıran ve bunun için Bizanslılarla çarpışan, oldukça sosyal, İslamcılıktan uzak bir Bey adayı portresiyle karşı karşıyayız.

BABA İLYAS MÜRİTLERİ

Özetle bilinegelenden farklı bir dinsel ortamda şekillenmektedir Osmanlı. Örneğin onca hareketliliğe rağmen ''Müslüman ve Hıristiyan unsurlar arasında dini sebeplerden çıkmış herhangi bir mücadeleye tesadüf etmiyoruz'' (F. Köprülü). Çünkü Hıristiyanlığı dinsel nedenle düşmanlaştıran bir anlayış, bu Türkmenler arasında ''hiçbir zaman kuvvetli bir tesir icra edememiş'' . Öyle ki, ''umumiyetle Müslüman olmakla beraber, her türlü taassuptan azade, dinin kendileri için çok muğlak ... eski kavmi ananelerinin zahiri Müslümanlık cilasına boyanmış basit bir şekline salik, eski Türk Şamanlarının haricen İslamlaşmış devamından başka bir şey olmayan müfrit Alevi ve heterodoks Türkmen babalarının manevi nüfuzu altında idiler'' (F. Köprülü).

''Yunus Emre, Hacı Bektaş, (...) Baba İshak gibi büyük Türkmen şeyh (baba)lerinin anladığı ve telkin ettiği İslamiyet, Türk Şamanizmi ve sair menşelerden gelen inanışların, halka kadar inmiş, geniş tasavvufi fikirlerle imtizacından mürekkep olup, medrese mensuplarının dar Şeriat kaidelerine karşı lakayd bir mahiyette idi. Bu sebeple kendilerine mensup olan cemaatlerin, inanış ve yaşayışları İslamiyete aykırı olsa dahi buna pek ehemmiyet vermiyorlardı. Anadolu gibi birçok akidelerin kaynaştığı bir içtimai muhitte yaşayan bu Türkmen şeyhlerinin bir kısmı yalnız doğrudan doğruya kendilerine mensup Şii-ƒ Şamani hayat ve akidelerine bağlı Türkmenlerin değil, Sünni Türklerin ve hatta Hıristiyanların bile, bilhassa ölümlerinden sonra, velileri haline gelmişlerdi'' (Osman Turan)

Özetle 13. yy. Anadolu'su, ''ehli-Sünnet harici'' dinsel atmosferiyle bugünkünden çok farklıdır. 14. yüzyılda Nigidi Kadı Ahmet 'in belirttiği gibi, ''cihanın bu gibilerle dolu olduğu'' söylenmekte, ''tanınmış Osmanlı Tarihi yazarı Jorga'nın eserinde kaydettiği bir Venedik belgesinde (...) Osmanlı Anadolusu'nda ahalinin beşte dördü Şii (Alevi) olarak gösterilmektedir'' (T. Akpınar).

Bu tabloya bir abartı rezervi koysak bile söz konusu atmosfer budur. Nitekim Osmanlı'nın ilk iktidar dönemlerinde de, bu alabildiğine gevşek ve kurallardan uzak dinsel anlayışı görüyoruz. Örneğin ''Orhan Gazi'ye ait Vakfiyyede, Bursa'nın zaptında büyük himmeti ve askeri coşturarak zaferde katkısı olan heteredoks derviş Geyikli Baba'ya bir kısım arazi ile iki yük şarap ve iki yük rakı verilmesi kaydı ... son derece dikkati çekici'' (H. Z. Ülken). Sözkonusu bu Geyikli Baba, kendini ''Baba İlyas müridiyim, Seyyid Ebu'l Vefa tarikatindenim'' (Aşıkpaşazade) diye tanımlar. Ebul Vefa yolağının aradaki temsilcisi olan Baba İlyas ise, bilindiği gibi Selçuklu İmparatorluğu'na karşı gelişen büyük ayaklanmanın (1240) önderidir.

S. Divitçioğlu'nun da belirttiği gibi Ertuğrul Bey de Babai-Vefai inancına bağlıdır ve oğul Osman'ın, Bey olur olmaz yanına Ede Balı gibi bir Vefai halifesini alması dinsel kimliğinin sonucudur. Onun gerçek adının Osman değil Otman olduğu da anımsanırsa kuruluştaki Osmanlının sonraki ve resmi tarihçiliğin kurguladığı Osmanlıdan tümüyle farklı olduğu daha net anlaşılır. Bu realitenin değişimi ise, sadece tarih yazımındaki çarpıtmalarla değil, aynı zamanda korkunç katliamlarla gerçekleştirilecektir.

OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN EĞİTİMİNDE BİLGİSAYAR KULLANIMI / ASUMAN

13/6/2006 · Kategori: Arastirma

Okul Öncesi Çocukların Eğitiminde Bilgisayar Kullanımı

 

ASUMAN GACAL

Arı Okulları Araştırma Geliştirme Merkezi, Ölçme Değerlendirme Uzmanı

 

Bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanıldığında eğitim ortamını zenginleştiren ve çocukların gelişim alanlarına olumlu katkıları olan araçlardır.

 

Teknolojinin yaşamımızdaki yeri ve önemi her geçen gün artmaktadır. Son yıllarda teknolojideki hızlı gelişmeler her alana olduğu gibi eğitime de yansımış ve eğitim alanında birçok değişime neden olmuştur. Bilgisayarların eğitim sürecinde kullanımı da bu değişikliklere örnek olarak verilebilir. Hızla günlük yaşantının bir parçası haline gelen bilgisayarlar çok erken yaşlarda kullanılmaya başlanmıştır. Artık çocuklar doğdukları andan başlayarak teknolojiyle karşılaşmakta ve küçük yaşlarda teknolojiyi kullanabilmektedirler.

 

Teknolojinin uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanılması, çocukların özellikle dil ve bilişsel gelişimlerini olumlu etkilemektedir. Bunun yanı sıra bilgisayarlar çocuklarda sosyal ve duygusal gelişim, motor gelişim ve öğrenmeye eğilimi de güçlendirirler.

 

Teknolojinin Sosyal ve Duygusal Gelişime Etkisi: Teknoloji kuşkusuz insan etkileşiminin ve ilişkilerinin, kitap okumanın ya da konuşmanın yerini alamaz. Bununla birlikte, bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlar kullanıldığında çocukların motivasyonunu artırır, işbirliği, paylaşma ve sorumluluk alma becerilerini geliştirir.

 

Teknolojinin Dil Gelişimine Etkisi: Dil gelişiminde öykü anlatma, çizme ve boyama, oyun oynama ve yetişkinlerle konuşma önemli etkinliklerdir. Teknoloji, sağladığı motivasyon ve olanaklar aracılığıyla dil gelişiminde önemli bir yere sahip olabilir. Örneğin; uygun yazılımlarla çocuklar daha karmaşık, uzun cümleler kurabilir ve daha akıcı konuşabilirler. Çocuklar bilgisayar ekranında çizdikleri bir resmi, hareket ettirdikleri bir nesneyi ya da gördükleri kahramanları kısacası yaptıkları her şeyi anlatma eğilimindedirler. Bunu yapmaktan da keyif alırlar.

 

Teknolojinin Psiko-Motor Gelişime Etkisi: Motor beceriler çok çeşitli etkinliklerle gelişir. Bilgisayarlar da uygun koşullarda, uygun yazılımlarla ve uygun sürelerle kullanıldığında çocukların motor gelişimlerine katkıda bulunur. Disketi/CD'yi sürücüye yerleştirme, fare tıklama ya da klavye kullanma ile küçük kas becerileri, göstergeci ekranda istenilen yere koymasıyla da el ve göz koordinasyonu gelişecektir. Ancak, bilgisayarların cazibesi çocukları hareketsizliğe itebilir. Bu nedenle çocukların okulda ve okul dışında bilgisayar başında geçirdikleri saatlerin kontrol altına alınması önemle üzerinde durulması gereken bir noktadır.

 

Teknolojinin Bilişsel Gelişime Etkisi: Eğitimin her alanında yaygın olarak kullanılan bilgisayarlar, eğitimin başladığı erken çocukluk döneminde de önem kazanmaktadır. Teknoloji çocuklara kendine özgü zihinsel deneyimler ve olanaklar sunar. Bilgisayarlarla çocuklara gerçek yaşamlarında sunulamayan ya da onların karşılaşamayacakları olanaklar sunulabilir. Bilgisayarlar çocukların düşünme süreçlerini etkin hale getirerek daha etkili öğrenmeye yardımcı olmakta ve soyut yaşantıların daha somut ve kişisel yaşantılara dönüştürülmesini sağlamaktadır. Bilgisayarlar, çocukların bilişsel dünyalarını yaratıcı bir şekilde geliştirmeye olanak sağlayacak niteliktedir.

 

Teknolojinin Öğrenmeye Katkısı: Teknoloji çocuklara öğrenme ve öğrendiklerini ortaya koyabilme için ek olanaklar sunar. Çocuklara farklı öğrenme ortamları sunarak, onların bireysel farklılıklarını ve öğrenme biçimlerini dikkate alır. Kendi ilgi, ihtiyaç ve öğrenme hızlarına göre ilerlemelerini sağlar. Bilişsel gelişimde uyarıcıların yeri tartışılmazdır. Okul öncesi eğitimde de bu uyarıcılar önemli bir yere sahiptir. Bilgisayarlar uygun koşullarda kullanıldığında çocuklara eğlenceli ortamlar sunarak onların çevreyi keşfetmelerini ve deneyim kazanmalarını sağlar.

Bilgisayar etkinlikleri düzenlenirken, çocukların yukarıda sözü edilen gelişimsel alanları dikkate alınmalıdır. Okul öncesi çocuklarına bilgisayarları kullanabilecekleri ortamlar düzenlerken şunlara dikkat edilmesi gerekir:

- Kullanılacak yazılımlar eğitsel nitelikte, öğrenci özelliklerine uygun ve çocuklara belli becerileri (eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık vb...) kazandırmaya yönelik olmalıdır. Ayrıca, öğrencilerin gelişim özelliklerini de dikkate almalıdır.

- Hazırlanan ortam işbirliğine ve paylaşmaya dayalı olmalı; etkinlikler, çocuklara paylaşmayı ve işbirliğini öğretecek şekilde planlanmalıdır.

- Etkinlikler gerçek yaşamla ilişkili olacak şekilde planlanmalıdır. Çocuklar okulda bilgisayar becerilerini tek başına öğrenmek yerine, bilgisayarların günlük yaşamdaki yerini ve diğer teknolojik araçlarla ilişkisini kurabilmelidir.

- Bilgisayar etkinliklerine ayrılacak zaman, çocukların yaş ve gelişim düzeylerine uygun olmalıdır.

Bilgisayarlar uygun koşullarda ve uygun yazılımlarla kullanıldığında eğitim ortamını zenginleştiren ve çocukların gelişim alanlarına olumlu katkıları olan araçlardır. Bu noktadan hareketle, teknolojik altyapısını hazırlayarak bilgisayarların okul öncesi eğitimde de etkin şekilde kullanılmasını amaçlayan belli başlı okul öncesi eğitim kurumları, bilgisayar kullanımını dört-altı yaş grubunda ''bilgisayar okur-yazarlığı'' ya da ''bilgisayar destekli öğretim'' amacıyla programlarına almaktadırlar. Bu kurumlardan bazıları bilgisayar okur-yazarlığı için standartlar geliştirmekte, bazıları da bilgisayarları kavramların, becerilerin öğretiminde kullanmaktadır. Bilgisayar okur-yazarlığı, kısaca bilgisayar kullanma becerisi olarak tanımlanabilir. Bilgisayar okur-yazarlığı yaşam boyu devam eden bir süreçtir. Çocukların bilgisayar konusundaki deneyimleri arttığı oranda, bilgisayar okur-yazarlığı da artacaktır. Bilgisayar okur-yazarlığı becerisini kazanmış bir öğrencinin bu konuda uzman olması beklenemez, önemli olan ihtiyaç duyduğu programı kullanabilmesidir. Okullarda bilgisayar derslerinin etkili şekilde yürütülmesi sonucunda öğrencilerde problem çözme, işbirliği, kavram kazanma, buluş yoluyla öğrenme gibi becerilerin geliştiği gözlenmektedir. Öğrenciler eğitim yazılımlarını eğlenerek, ilgi duyarak kullanmakta; bilgisayarlarla dünyayı keşfetmekte, deneyim kazanmaktadırlar. Bilgisayar derslerinin sonunda öğrencilerin, ''Keşke her gün bilgisayar dersimiz olsa!'' şeklindeki yorumları, bilgisayar derslerini ne kadar çok sevdiklerini ve bilgisayara karşı olumlu tutum gösterdiklerini ortaya koymaktadır.


BU SAYFA ÇOLUK ÇOCUK DERGİSİ'NİN KATKILARIYLA HAZIRLANMIŞTIR www.colukcocuk.com.tr

Cumhuriyet, Ankara 09.06.2006