GünlerinGetirdiği
• 30/10/2008 - Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada
Zorunlu bir açıklamaZorunlu bir açıklama30 Ekim Perşembe 2008 “Mustafa” dün vizyona girdi. Ama gün boyu bunun keyfini sürmek yerine “filmin sponsoru”na dair sorularla uğraşmak zorunda kaldım. İş dallanıp budaklanınca “En iyisi her şeyi bütün açıklığıyla anlatmak” diye düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim. Kişisel bir mevzu gibi görünürse kusura bakmayın.
Son dakikada... Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’le bir uçak yolculuğu sırasında tesadüfen tanışmıştım. Belgesellerimi ilgiyle izlediğini söylemişti. “Mustafa” henüz tamamlanmadan filme bir sponsor arayışı gündeme gelince kendisine bu konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordum. Atatürk’e olan büyük saygı ve hayranlığından söz edip derhal kabul etti. Turkcell yetkilileri de projenin heyecanı içine girdiler. Şirketin logosuyla afişler basıldı; fragmanlar sinemalara dağıtıldı. Savarona’da yapılacak bir basın toplantısıyla projenin duyurulması kararlaştırıldı. O ana kadar ilişkiler karşılıklı güven esasına dayalı gittiği için henüz ne bir sözleşme imzalamıştık, ne bir kuruşluk destek almıştık. Basın toplantısına birkaç gün kala, Turkcell filmin içeriğiyle ilgili bilgi istedi. Hemen bir toplantı yaptık. Onlara filmi anlattım. Hatta bitmemiş filmin hazır olan sahnelerinden birkaç örnek gösterdim. Ve filmde verdiğimiz bazı bilgilerin onları yadırgattığını fark ettim. Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyordu.
Uzun tartışmalar “Acaba bunlardan bahsetmek zorunlu muydu?” Bu soru ile yıllardır o kadar çok karşılaşmıştım ki... Bir lider portresinde onun hayatının bütün unsurlarının yer alması gerektiğini anlattım uzun uzun... Konu Atatürk olunca daha fazla hassasiyet gösterilmesi gerektiğini anladığımı, ama anlatılanlarda Atatürk adına gocunulacak bir şey olmadığını, tersine onun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söyledim. Turkcell ise oradaki mesajların yanlış anlaşılmasından, Atatürk üzerine bir spekülasyon açılmasından endişeleniyordu. Bu tartışmaların Atatürk’e szarar vermesinden, inanç sahibi insanları rencide edebilecek yanlış anlamalara yol açmasından kuşkulanıyorlardı. Aynı kaygıları benim de taşıdığımı, böyle olmasın diye de azami dikkati gösterdiğimi, ele aldığım her konuyu belgelendirdiğimi anlattım. 7 saatlik bir toplantı sonunda hem Atatürk’e asla zarar vermemek, hem de onu gizlememek esasında anlaştık.
“Biz vazgeçtik” Ancak ertesi günkü (daha geniş katılımlı ve daha uzun) toplantıda konu biraz daha derinleşti. Çıkacak filmin, Turkcell’in beklentileriyle tam çakışmayacağı gibi bir izlenim oluştu. Ertesi gün de (basın toplantısına 24 saat kala) Turkcell’den (hem de bana da değil, büroma) “Biz vazgeçtik” notu iletildi. Elbette haklarıydı. Ama afişler asılmış, fragmanlar sinemalarda dönmeye başlamış, basın toplantısı için bütün gazetelere davetiyeler gitmişti. Afişleri asmadan güven esası içinde (biraz da acemilikten) bir sözleşme de yapmadığımızdan zor durumda kalmıştık. “Sağlık olsun”dan başka diyecek bir şey yoktu. Öyle dedik; geçtik. Basın toplantısını iptal ettik. Afişleri, fragmanları tek tek sinemalardan toplattık. Turkcell bir süre sonra “Afiş ve fragmanlar yüzünden üstlendiğiniz zararı biz karşılamak isteriz” dedi. Üstlendiler. Konu kapandı. Sabancı Yapımcımız NTV’nin desteğiyle filmi bitirdik. Artık bir projeden değil, bitmiş bir eserden söz ediyorduk ve yapmaya çalıştığımız şeyi anlatmam gerekmiyordu; göstermem yeterliydi. Filmden Güler Sabancı’ya söz ettim. Hemen ilgilendi. “Mustafa”yı ilk kez Sabancı grubunun yetkilileri izledi. Beğendiler. Ve birkaç gün içinde “Biz varız” dediler. Böylece film, Sabancı’nın sponsorluğunda vizyona girdi.
Film ayrı, kahramanı ayrı Bütün bunlarla sizi meşgul etmemin amacı, hem “Mustafa”yı bu tartışmaların, hem kendimi mesnetsiz iddiaların dışında tutmaktı. Son söz olarak şunu yazmak isterim: Bir filme verilen desteğin filmin kahramanına verilmiş sayılması kadar, verilmeyen desteğin ona karşı tavır olarak algılanması da hata olur. Atatürk’ü başka bir filmin kahramanıyla ya da bir reklam karakteriyle kıyaslamak da ona zarar verir. Atatürk’ü yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, söyledikleriyle tartışalım, ama lütfen onu bu polemiklerin dışında tutmaya özen gösterelim. Atatürk'ün not defteri - 2
Genç Mustafa’yla tanışın Mustafa Kemal, hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini ve duygularını çizgili küçük boy bir deftere yazıyor. Not defterlerinde Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var... İç dünyasında bir yolculuk Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır. Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır. Oysa günlük yalındır. O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır. Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır. Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi. Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide, Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere... Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını... Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu. Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği...
34 defter Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi. 1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971). Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı. 1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı. Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı. Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.
Demir kapılar ardında Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım. Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim. Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı. Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik. Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı. Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde... Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum. Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum. 
HARP AKADEMİSİ DEFTERİ Siyah bez ciltli bir defter... Küçük boy... Çizgili... 8.5 santime 14 santim ebadında... İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış. Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde... Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen... Yani 23-24 yaşlarında... Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor. Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor. Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici... “Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz. 
DEFTERDEKİ GÜFTE ‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’ Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş. Hicaz- ağır aksak Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar Nakarat Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır Nakarat Sen meleksin sana insan deseler kim inanır Süz-i nak, ağır aksak Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter Sabah iken oldum sonra harap oldum beter Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter Süz-i nak, ağır aksak Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı... 11 MART 1904 CUMA... SAAT 7... ‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’ “Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...” 16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3... Nihayet gelen mektup “Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun gelişi, vicdanımdaki azabı dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.” 21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6... Para durumu ıstırap verici “Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.” 21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6... Napolyon’a övgü “Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.” YARIN: Öfkeli satırlar |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 11/10/2008 - Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca
Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca Ahmet Miskioğlu Geçen Mayıs-Haziran sayımızdaki "Dağlarca'nın Adı" başlıklı yazımdan sonra, yazar arkadaşımız Mahmut Yağmur'la birçok kez konuştuk telefonla. Konumuz hep Fazıl Hüsnü Dağlarca idi. Yayımladığı kitaplarından, şiirlerinden, dil tutumundan, yurduna, ulusuna bağlılığından söz açtık Dağlarca'nın... Bir gün dedi ki Mahmut Yağmur, "Ben, Dağlarca'yı görmeye evine gideceğim, onu gördükten sonra sizin yazıevinize de uğrayacağım." "Olur, beklerim! Hem de Dağlarca üzerine ayrıntılı bilgiler de verirseniz çok sevinirim." 26 Mayıs 2008 Pazartesi günü, Mahmut Yağmur'dan bir telefon... Yağmur, Dağlarca'yı görmeye gitmiş ama "Türk Dili Dergisi Yazıevi"ne uğrayamadan dönmüş oturduğu Çapa semtine. Bana anlattı telefonla. 94 yaşındaki Dağlarca'nın sağlığı iyi imiş. Belleği yerindeymiş. Şiir yazmayı da sürdürüyormuş. Kendisine bu 2008 yılı içinde Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan en yeni yapıtını imzalayarak armağan etmiş. Sait Faik üzerine yazdığı şiirler toplamı imiş kitap. Çok güzel bir baskı imiş. Bol bol şakalaşıyormuş da... Mahmut Yağmur Türk Dili Dergisi'nden de söz açarak İzmit'e onunla birlikte gittiğimizi dergide yazdığımı söylemiş. Dağlarca da sevinmiş. Kitap ve dergi kâğıdı bulunmadığı yıllarda, kâğıt bulmak için İzmit'e gitmek bir serüvendi o zamanlar... "Evet doğru, öyle oldu; Ahmet Miskioğlu, hiçbir şeyi unutmuyor," demiş. Yanında Ömür adındaki bayan, yardımcı oluyormuş her durumda ona. Dağlarca Tekerlekli sandalyede oturuyor, sandalyede arkaya doğru yaslanıyor, Bayan Ömür, onun her isteği için koşuşturuyormuş. Mahmut Yağmur söyleşirken, güncel haberlerden de söz açmış, gazetelerde okuduğu yeni olayları açıklamış. Dağlarca'nın hiç yanından ayırmadığı bir radyosu var, düzenli olarak haberleri oradan öğreniyor Demiş ki Mahmut Yağmur"a: "Ben haberleri yalnız radyodan alıyorum. Bu yetmiyor. Sen bana sık sık telefon et, böyle anlattığın gibi anlat, gazetelerden okuduğun her şeyi anlat." Mahmut Yağmur da ona sık sık telefon etmeye başlamış. Ülkemizdeki bütün gazete haberlerini yansıtıyormuş. Son konuşmalarında, Dağlarca ona "Çok karanlık bir tablo çizdin" demiş. "Keşke aydınlık, yeşillik haberler topluluğu olsaydı da, onları yansıtsaydım size" diye yanıtlamış o da... Dağlarca'nın "Diyaliz" [i]sorunu Bir "diyaliz" sorunu varmış. Böbrekler görevlerini yapamadıkları, süzemedikleri için, sidik kana karışıyormuş. Kan temizlenmezse yaşamak olanaksız. Üç günde bir Marmara Üniversitesi'nin Sayrıevine götürülüp diyalizden geçiriliyormuş. Her gidişinde de dört saat diyalizde kalıyormuş. Diyaliz işlemine bağımlı olmak çok güç. İnsan bedeni dört saat yoruluyor. Ama diyalizden çıktı mı kendini dinçleşmiş olarak duyumsuyor Dağlarca. Adım Adım İzlemek Mahmut Yağmur'la 13 Haziran ve 17 Haziran günlerinde de uzun uzun konuştuk. Dağlarca, haberleri dinliyormuş, sorular soruyormuş. Çok canlıymış ama, ara sıra uyuklamaya geçiyormuş, sonra gene uyanıp konuşmaya başlıyormuş. Bu, dört saat "diyaliz"de kalmanın sonucuymuş. Gözleri de iyi görmüyor. Ben, Mahmut Yağmur'a kulaklarını sordum. "Kulakları iyi" dedi. Ekledi: "Yüksek sesle konuşuyorum!" Yanındaki Bayan Ömür anlatmış: "Diyaliz" için Marmara Üniversitesi'nin sayrıevindelermiş. Bir ara, Dağlarca, bırakmış kendini, ağzı bir karış açık kalmış. Nefes de almıyormuş. Telaşlanmışlar, doktorlar koşuşmuş. Meğer kan şekeri düşük imiş. Hemen doktorlar işe girişmiş. İyileştirmişler. Eve gelmişler. Doktorlar, eve de gelmişler. "Dağlarca, 94 yaşında," dedi Mahmut Yağmur; "Aytmatov öldü," diye ekledi. "79 yaşında öldü." "Dağlarca üzerine bilgiler, Gazete-Kadıköy ile Cumhuriyet'te de çıktı" dedim ona. "Egemen Berköz'e ilk ben duyurdum," diye yanıtladı. Mahmut Yağmur, Amasya'da iken bir süre dergi çıkarmış. Dağlarca'ya da göndermiş dergisini. "Dizgi yanlışlarını düzelt!" demiş Dağlarca ona. İstanbul'a geldiğinde Aksaray'daki "Kitap Kitabevi"nde görmeye gitmiş Dağlarca'yı. Mahmut Yağmur, o yıllarda, Dağlarca ve Oktay Akbal ile kimileyin birlikte olmuş... "Kaç yıllık dostluğumuz var Dağlarca ile!" diyor. Dağlarca'ya Yoğun İlgi 18 Temmuz 2008 Cuma günü Mahmut Yağmur telefonla açıkladı. Fazıl Hüsnü Dağlarca, "Acıbadem Hastahanesi"ne kaldırılıyor. Kadıköy Belediye Başkanı da girişimde bulunuyor. Marmara Üniversitesi'nin sayrıevindekinden çok daha iyi bir bakım aranıyor. Olağanüstü ilgiden daha büyük bir ilgi isteniyor. Amaç, Dağlarca’yı kesin olarak iyileştirmek. Dağlarca'ya kan veriliyor. Taze kan veriliyor. Burnundan gıda veriliyor, besleniyor. Dağlarca kendinden geçmiş gibi, kendini bırakmış gibi görülüyor ama, herkes çaba harcıyor, ona yardım ediyorlar. Günler geçiyor. İyi Haberler Bu kez Mahmut Yağmur'dan değil, başka kanaldan haber verdiler: Dağlarca iyileşmiş. "Acıbadem Hastanesi"nden "İyileşti, alıp götürebilirsiniz," demişler. Bayan Ömür, evin asansörünün bozuk olduğunu duyurmuş. Bu kez, Ruşen Eşref Yılmaz , "Yaşlılar Bakımevi"ni önermiş. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın kendisi ise, "Burada, Acıbadem Hastanesi'nde kalayım" diyormuş. Yaşlılık-Yaşlanmak Dağlarca'nın en eski arkadaşlarından Oktay Akbal, geçenlerde yazdığı "Yaşlılık Nasıl Şey"[ii] adlı bir yazıda şöyle söylüyor: «Fransız yazarı Fontenelle'e doksanında bir hanım "ölüm bizi unuttu" der demez doksan beşlik yazar, hemen parmağını dudağına götürüp ‘sus' işareti vermiş. Ya bir de anımsarsa diye korkusundan!..» Şunları da yazıyor Oktay Akbal: «Yaşlılık ne zaman başlar? Yaşlı diye kime denir? Öyleleri vardır doksanında yaşlı değildir. Bir ruh halidir yaşlılık diyeceğim ama birtakım kesin belirtileri de var yaşlılığın!.. Gözler görmez oluyor, yüz buruşuyor, bacaklar taşımıyor yükümüzü! En beteri de beyin görevini yapamaz hale geliyor. Ama ellisinde, belki daha genç yaşta da böyleleri yok mu? Yirmi, otuz yaşlarındaki yaşlıları da bilmiyor muyuz?» "En beteri de beyin görevini yapamaz hale geliyor," diyor Oktay Akbal. Biz çok iyi biliyoruz ki, Dağlarca'nın beyni pırıl pırıl... * "Ölüm bizi unuttu" diyormuş yaşlı bayan! Pek iyi, ölüm nedir? Doğrusu inanamıyorum bir insanın yok oluşuna! Nasıl yok olabilir insan? Bu işte bir aldatmaca var gibi. Yeryuvarda bir etkinliğin var; bir çevren var; bir düşünüş, bir anlayış evrenin var; yapacağın bir yığın iş, bir yığın çalışma var, capcanlısın; öyle iken, durup dururken çekip gidiyorsun! Olur mu böyle şey, olmalı mı? Gerçek şu ki, ben, kabul edemiyorum! Dağlarca da kabul edememişti gençliğinde, şöyle diyordu: Kim aldatmış bu kadar insanı, Ki kimsecikler aldırmıyor ölüme Ölüm, ey göklerden büyük, Sığdıramıyorum gönlüme. Nasıl, yaşamayı bırakmak nasıl, Bir memleket mi bu, bir elbise mi ki? Ben nasıl yok olurum, anlamıyorum, Dünya yok olabilir belki.[iii] Evet, nasıl olur bir insanın çekip gitmesi, doğru mu bu? Doğanın düzeni doğru bir düzen mi? Yaşamaktan bıkıp kendini öldürenler varmış. Şaşılacak bir şey! Gitmek isteyen gitsin. Ama, kalmak isteyen de kalsın. Bir özgürlük olmalı. İnsanoğlu kendisi karar vermeli gitmeye ya da kalmaya... Yaşlanmak nedir, yaşlanmakta bir haklılık var mıdır? Niçin yaşlanır insan? Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "diyaliz" sorunları, Oktay Akbal'ın "Yaşlılık Nasıl Şey" yazısı, insanı düşündürüyor...
[i] diyaliz a.Fr.l kim. kimi maddelerin, başka cisimlere oranla, gözenekli zarlardan, daha kolayca geçmesi özelliğine dayanan bir kimyasal çözümleme ve arıtma yöntemi. 2 hek.bkz. hemodiyaliz. hemodiyaliz a.Fr.hek. kanı, geçirgen bir zardan süzerek temizleme yöntemi. Ali Püsküllüoğlu, Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü, Arkadaş Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı. [ii] Oktay Akbal, Yaşlılık Nasıl Şey, Cumhuriyet gazetesi, 22 Haziran 2008. [iii] Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çocuk ve Allah, Şiirler, İstanbul Varlık Yayınları, ikinci baskı, Ocak 1957, 319 sayfa. |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/9/2008 - Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
Server Tanilli - Bir Bakıma
Birkaç Gün Sonra Bayram... İyi ki bayramlar var!
Gelişleriyle, topluma ve insanlara değişik bir sevinç getirip katarlar; günlerimiz benzersiz olur. Dinsel ya da dünyasal olsun, bayramlarda bu değişiklik tadılır.
Eskiden “Şeker Bayramı” dediğimiz Ramazan Bayramı’nı, estirdiği barış havasıyla da hatırlarız. Cumhuriyet Bayramı’yla da, geleceğe olan inancımız bileylenir.
İyi ki bayramlar var!
Ancak söylemeliyiz, eskiden bayramlarımız bir başkaydı, bir başka taddaydılar. Ne oldu? Onlar mı değiştiler, yoksa bizler mi?
Bilmiyoruz...
Ne olursa olsun, birkaç gün sonra gelecek bayramın hakkını vermeye çalışalım. Çalışalım, çünkü yakın bir gelecekte, bugünkü bayramlarımızı arayabiliriz.
Hayır, şom ağızlı değiliz: Dışarda en ciddi gazeteler, en başta iktisadi bakımdan, gelecekte pek soğuk fırtınaların eseceğini yazıyorlar. Neler oldu ve daha nelerin olmasından korkuluyor ki, kaygılar gitgide koyulaşıyor. Buradan yola çıkıp kapitalizme sınırlar çiziliyor...
Bizde de, ciddi kalemler uyarıyorlar.
Bayram günleri, bunların da üstünde duracağımız günler olsun!
*
Bayramlarda en çok sevinenler, çocuklardır. Onları sevindirirken, kitaplar armağan edelim. Kitaplar arasında da, başta masallar gelir. Küçükken, en güzel uykularımıza masallar dinleyerek dalmadık mı?
Ancak, masallar çocukları “uyutmak” için değildir; masallar onların bilinç düzeylerini yükseltmek, duygu ve düşünce dünyalarını zenginleştirmek, özetle onları “uyandırmak” içindir.
Masal, üstelik dünya edebiyatında baş köşededir.
Rastlantının güzelliğine bakınız: Ataol Behramoğlu dünya halk edebiyatından 12 masal seçmiş ve o şiirsel diliyle Türkçemizde anlatıyor. Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Dünya Halk Masalları’na, ayrıca Mustafa Delioğlu resimleriyle apayrı bir çekicilik katmış.
Ancak ekleyelim de: Masallar, sadece çocuklar için değildir; büyükler de onlardan zevk alır ve etkilenirler. Büyükler, ana-babalar için de işte bir fırsat!
Edebiyatımızda, Muhsine Helimoğlu Yavuz’un masalcı olarak ayrı bir yeri vardır. Cumhuriyet Kitapları, ondan da üç kitap seçmiş, yayımlamış.
Onlardan Zamanlardan Birinde’de, yazarımız dünya masallarından bir seçki sunuyor: Rapunzel, Uçan Halı, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Kız, Minik Balık ve dünya edebiyatından 17 masal daha...
Esil ile Yeşil’de, Yavuz’un Anadolu’dan derlediği özgün çocuk masalları yer alıyor.
Üçüncü kitabın adı da, Bir Varmış Bin Yokmuş...
Elleri dert görmesin Muhsine Helimoğlu Yavuz’un...
Bu çalışmaların yanı sıra, aynı yayınevinde, Zafer Temoçin’in çizgileriyle, boyama kitapları, Hayvanlar, Meyveler, Meslekler unutulmasın...
Bu kitaplara bakıp dediğimiz gerçekten şu oldu: Şimdi çocuk olmak vardı...
*
Sizlere gelince... Nice bayramlara sevgili okurlar!.. 27 Eylül 2008 - Cumhuriyet |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 28/9/2008 - Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
Server Tanilli - Bir Bakıma
Birkaç Gün Sonra Bayram... İyi ki bayramlar var!
Gelişleriyle, topluma ve insanlara değişik bir sevinç getirip katarlar; günlerimiz benzersiz olur. Dinsel ya da dünyasal olsun, bayramlarda bu değişiklik tadılır.
Eskiden “Şeker Bayramı” dediğimiz Ramazan Bayramı’nı, estirdiği barış havasıyla da hatırlarız. Cumhuriyet Bayramı’yla da, geleceğe olan inancımız bileylenir.
İyi ki bayramlar var!
Ancak söylemeliyiz, eskiden bayramlarımız bir başkaydı, bir başka taddaydılar. Ne oldu? Onlar mı değiştiler, yoksa bizler mi?
Bilmiyoruz...
Ne olursa olsun, birkaç gün sonra gelecek bayramın hakkını vermeye çalışalım. Çalışalım, çünkü yakın bir gelecekte, bugünkü bayramlarımızı arayabiliriz.
Hayır, şom ağızlı değiliz: Dışarda en ciddi gazeteler, en başta iktisadi bakımdan, gelecekte pek soğuk fırtınaların eseceğini yazıyorlar. Neler oldu ve daha nelerin olmasından korkuluyor ki, kaygılar gitgide koyulaşıyor. Buradan yola çıkıp kapitalizme sınırlar çiziliyor...
Bizde de, ciddi kalemler uyarıyorlar.
Bayram günleri, bunların da üstünde duracağımız günler olsun!
*
Bayramlarda en çok sevinenler, çocuklardır. Onları sevindirirken, kitaplar armağan edelim. Kitaplar arasında da, başta masallar gelir. Küçükken, en güzel uykularımıza masallar dinleyerek dalmadık mı?
Ancak, masallar çocukları “uyutmak” için değildir; masallar onların bilinç düzeylerini yükseltmek, duygu ve düşünce dünyalarını zenginleştirmek, özetle onları “uyandırmak” içindir.
Masal, üstelik dünya edebiyatında baş köşededir.
Rastlantının güzelliğine bakınız: Ataol Behramoğlu dünya halk edebiyatından 12 masal seçmiş ve o şiirsel diliyle Türkçemizde anlatıyor. Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Dünya Halk Masalları’na, ayrıca Mustafa Delioğlu resimleriyle apayrı bir çekicilik katmış.
Ancak ekleyelim de: Masallar, sadece çocuklar için değildir; büyükler de onlardan zevk alır ve etkilenirler. Büyükler, ana-babalar için de işte bir fırsat!
Edebiyatımızda, Muhsine Helimoğlu Yavuz’un masalcı olarak ayrı bir yeri vardır. Cumhuriyet Kitapları, ondan da üç kitap seçmiş, yayımlamış.
Onlardan Zamanlardan Birinde’de, yazarımız dünya masallarından bir seçki sunuyor: Rapunzel, Uçan Halı, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Kız, Minik Balık ve dünya edebiyatından 17 masal daha...
Esil ile Yeşil’de, Yavuz’un Anadolu’dan derlediği özgün çocuk masalları yer alıyor.
Üçüncü kitabın adı da, Bir Varmış Bin Yokmuş...
Elleri dert görmesin Muhsine Helimoğlu Yavuz’un...
Bu çalışmaların yanı sıra, aynı yayınevinde, Zafer Temoçin’in çizgileriyle, boyama kitapları, Hayvanlar, Meyveler, Meslekler unutulmasın...
Bu kitaplara bakıp dediğimiz gerçekten şu oldu: Şimdi çocuk olmak vardı...
*
Sizlere gelince... Nice bayramlara sevgili okurlar!.. 27 Eylül 2008 - Cumhuriyet |
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|