Anaokulu seçmek zor iş

6/6/2009 · Kategori: Egitim

Anaokulu seçmek zor iş

FİGEN ATALAY

Anne-babalar için çocuğunu bir okul öncesi eğitim kurumuna yerleştirmek hiç kolay değildir. Güvenli bir yer mi?”, “çocuğuma iyi bakacaklar mı?”, “neler öğrenecek?’’, “mutlu olacak mı?’’ gibi bir sürü sorunun yanıtı aranır. Kafalar karışıktır. Kurum aramaya başlamadan önce bazı konuların netleştirilmesi gerekir. Devlet mi, özel mi, ilköğretime aynı kurumda devam edebilecek mi, tam gün eğitim veren bir yer mi aranıyor vs...

Anne-Çocuk Eğitim Vakfı uzmanları, anne-babalara anaokulu seçiminde yardımcı olabilmek amacıyla bazı önerilerde bulundu.

Kurum tercih ederken çocuğun gelişimi ve özellikleri göz önünde bulundurularak önceliklerin neler olacağına karar vermek gerekiyor. Örneğin, sizin için en önemli konu nedir?

Eve yakın olması mı, yabancı dil eğitimi vermesi mi, bahçede oyun oynama olanağı tanıması mı, öğlenleri dinlenme saatinin olması mı?

Kaliteli bir okul öncesi eğitim kurumunun özellikleri şu konulardaki değerlendirmelerle belirlenir:

Eğitimci kadrosu

Çocuk sayısı

Öğretmen-çocuk sayısı

Okul-veli ilişkisi

Eğitim yaklaşımı

Ölçme ve değerlendirme

Fiziksel koşullar

Beslenme-sağlık-güvenlik

Çocuk sayısı

Okul öncesi eğitim kurumlarında öğretmen başına düşen çocuk sayısı ve sınıfta bulunan çocuk sayısı, kalitenin en önemli belirleyicilerinden biri. Uygun koşullarda, 3-6 yaşta öğretmen başına 12 çocuk, 3 yaşa kadar öğretmen başına 4 çocuk ve bir sınıfta iki yetişkin eşliğinde en çok 20 çocuk bulunmalı.

Öğretmenle ilişki

Veliler, okula ilk ziyaretlerinde öğretmen-çocuk ilişkisine ilişkin bazı sinyaller alabilirler:

Öğretmen çoğu zaman çocukların yanında. (Çocukların başında her zaman bir yetişkin var. Öğretmen olmadığında alandan bir yardımcı öğretmen çocuklara eşlik ediyor)

Neşeli çocukların sesleri duyuluyor.

Öğretmen çocuklar ile olmaktan mutlu görünüyor. Her çocuğa sıcaklık, yakınlık ve saygı gösteriyor.

Konuşurken onlar ile aynı seviyeye iniyor.

Çocukların sorularını yanıtlıyor.

Öğretmen

Çocuklar ile teke tek de zaman geçiriyor.

Çocukların yiyecek, dinlenme, tuvalet vb ihtiyaçlarını dikkate alıyor.

Net, tutarlı kurallar ve sınırlar koyuyor. Bunları çocuklarla birlikte yapıyor.

Çocukların sosyal beceriler edinmelerine (sıra olmak, yardımlaşmak, başkalarının duygularını anlamak vb.) yardımcı oluyor.

Çocukların soru sormalarını, problemlerini dile getirmelerini, fikirlerini söylemelerini ve öneri getirmelerini destekliyor.

Çocukların birbirlerine zarar vermelerini önlemeye çalışıyor. Kızgınlıklarını doğru yol ile ifade etme fırsatı tanıyor.

Olumlu disiplin yöntemlerini kullanıyor. Ceza vermiyor.

Doğu okulları kitap istiyor

 

Özel Mauve House Eflatun Çocuk Evi, ihtiyacı olan okullara kitaplık kurmak ve eğitim masraflarını karşılamak amacıyla Doğu Okulları Kitap İstiyor(DOKİ) projesini başlattı. Bu amaçla her yıl düzenlenen okul sergisinde, öğrencilerin ürünleri satışa çıkarılıyor. Para yardımının kabul edilmediği projeye katkıda bulunmak isteyenler için ihtiyaç listeleri hazırlanıyor ve bir tuğla da sen koydeniliyor. Okul yöneticileri, öğretmenleri ve velileri 30 Haziranda Hakkâri Yeşil Bayır İlköğretim Okuluna giderek, derslik onaracaklar, öğrencilerin ders aralarında eve kadar gitmelerini önlemek için okula tuvalet yaptıracaklar, kitaplık kuracaklar. Okulun kurucu müdürü Leyla Kaya, bu okulun öğrencilerine, önlük, çanta, giysi ve kırtasiye malzemeleri desteğinde bulunmak isteyenlerin, Haziran sonuna kadar 0212 426 07 45 numaralı telefonu aramalarını istedi.

Hafta Sonu 06.06.2009

ADINI SİLDİM

17/5/2009 · Kategori: Siir

ADINI SİLDİM

 

seni ben yazmadım kitaplara

ellerini ölü bir yaprağın sesinden aldım

silahın oyunsuz çocuklar gibiydi

kokusuna ağlıyordu gül

küskün yüzün kısacık ömrüm

emdim göğüslerini bir kızın çoğaldım

 

seni ben sormadım mevsimlerden

ölmeden bir kez daha geldi babanız

alıp götürdü seni esen rüzgarı

gelmiyordun çocuklar özlüyordu

adını sildim gözlerinden

 

sana vermem bu şiiri

senden kalan bir şey yok

kanat benimdi gölge elin gölgesi

kaç kuş vuruldu o taşla

kanadı bakışlarım sen gittin

kapandı kaldı gözlerimin perdesi

 

Bekir KOÇAK, Gizemi Temmuzda Saklı, (s. 45)

Arşiv: 2006 AlsahBlog/GünlerinGetirdiği

15/2/2009 · Kategori: Ali SAHIN _Alsah_ Yazilari

AlsahBlog/GünlerinGetirdiği

• Arşiv30/5/2008: 'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'
Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada
Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)
'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'
Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir İncesu
Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için
Oy Vermek Yetmiyor / Oktay Ekşi
Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti
Dilimiz ve Dil Kirliliği / Osman ŞAHİN
GEÇMİŞTEN GELECEĞE / Cumhuriyet 13.10.2005
Attilâ İlhan'dan Hrant Dink'e Türkiye / Cumhuriyet 13.10.2005
ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN / Cumhuriyet 13.10.2005
İşçinin öyküsü, öykünün işçiliği
Memecikleri mekşûf kalmıştı...
Başar Başarır'ın öyküleri
Denizler üstünde bir Don Kişot
İzmir Postası'nın Adamları
BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
Bir Blog: "Ali Şahin'in Not Defteri
Bir Blog:Rıfat Ilgaz Arşivi
Bir Site: "Çocuk ve Edebiyatı"
"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / ALİ ŞAHİN
Şiir Yazmanın Güçlüğü.../ Ali ŞAHİN

 25/6/2006: ÇOCUKLUĞUN ESRARLI BAHÇESİ / OYA BAYDAR
24/6/2006: KOMİKLİK - I968 / IŞIL ÖZGENTÜRK
19/6/2006: KÖTÜ / FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
19/6/2006: TAHATTUR / ORHAN VELİ
19/6/2006: TOHUM / MELİH CEVDET ANDAY
19/6/2006: KAR AYDINLIĞINDA / NECATİ CUMALI
18/6/2006: "ŞİİR DEFTERİ"YAYIMLANDI...
17/6/2006: ALANYA'DA BİR KIYIDA / NECATİ TOSUNER
16/6/2006: 22.ABANA KÜLTÜR SANAT VE DENİZ ŞENLİKLERİ / PROĞRAMIN TAMAMI
16/6/2006: DOĞADAKİ TABLOLAR: AZDAVAY / MEHMET YAŞİN
16/6/2006: KEŞFEDİLMEYİ BEKLEYEN HAZİNE: KASTAMONU
16/6/2006: DOĞADAKİ TABLOLAR: AZDAVAY / MEHMET YAŞİN
13/6/2006: ÜMİT KAFTANCIOĞLU 2007 ÖYKÜ ÖDÜLLERİ BAŞVURULARI
13/6/2006: MURATHAN MUNGAN'DAN GÜZEL BIR YAZI vE SEÇİLMİŞ ŞİİRLER....
13/6/2006: ANKARA'DA NE OKUNUYOR, NE DİNLENİYOR?
13/6/2006: OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARIN EĞİTİMİNDE BİLGİSAYAR KULLANIMI / ASUMAN GACAL
13/6/2006: İÇİNİZDEKİ ZEHİRİ AKITIN GİTSİN! / ŞULE KÖKTÜRK - ÖZNUR OĞRAŞ
12/6/2006: TÜRKİYE / BATI KARADENİZ / ...VE KASTAMONU SAHİLLERİMİZ...
12/6/2006: TÜRKİYE / BATI KARADENİZ / ...
12/6/2006: KASTAMONU’NUN SUÇU NE ? KADİR ÇELİK
12/6/2006: "ŞU ÇILGIN TÜRK" KASTAMONU'DA....
11/6/2006: GÜMEF MEZUNİYET TÖRENLERİNDEN GÖRÜNTÜLER
11/6/2006: GÜMEF 09.06.2006 GÜNÜ YAPTIĞIM MEZUNİYET TÖRENİ KONUŞMASI
Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada
Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)
'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'
Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir İncesu
Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için
Oy Vermek Yetmiyor / Oktay Ekşi
Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti
Dilimiz ve Dil Kirliliği / Osman ŞAHİN
GEÇMİŞTEN GELECEĞE / Cumhuriyet 13.10.2005
Attilâ İlhan'dan Hrant Dink'e Türkiye / Cumhuriyet 13.10.2005
ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN / Cumhuriyet 13.10.2005
İşçinin öyküsü, öykünün işçiliği
Memecikleri mekşûf kalmıştı...
Başar Başarır'ın öyküleri
Denizler üstünde bir Don Kişot
İzmir Postası'nın Adamları
BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
Bir Blog: "Ali Şahin'in Not Defteri
Bir Blog:Rıfat Ilgaz Arşivi
Bir Site: "Çocuk ve Edebiyatı"
"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / ALİ ŞAHİN
Şiir Yazmanın Güçlüğü.../ Ali ŞAHİN
28/5/2006: "ÇOCUK VE EDEBİYATI" ÜZERİNE BİR SİTE...

28/5/2006: BU AŞK BURADA BİTER / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
28/5/2006: KARA ŞARKI / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
28/5/2006: DÖRTLÜKLER... DÖRTLÜKLER... / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
28/5/2006: YIKILMA SAKIN / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
28/5/2006: BİR GÜN MUTLAKA / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
28/5/2006: CEP MESAJ ÇAĞINDA (!) BABAMDAN BİR MEKTUP ALDIM
28/5/2006: BEBEKLERİN ULUSU YOK / ŞİİR / ATAOL BEHRAMOĞLU
Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada
Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma
EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)
'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'
Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir İncesu
Necati Tosuner: “Çok kısa öykü, öyle olması gerektiği için
Oy Vermek Yetmiyor / Oktay Ekşi
Ölü Karımın Bir Ozanı Ziyareti
Dilimiz ve Dil Kirliliği / Osman ŞAHİN
GEÇMİŞTEN GELECEĞE / Cumhuriyet 13.10.2005
Attilâ İlhan'dan Hrant Dink'e Türkiye / Cumhuriyet 13.10.2005
ATTİLA İLHAN'IN ARDINDAN / Cumhuriyet 13.10.2005
İşçinin öyküsü, öykünün işçiliği
Memecikleri mekşûf kalmıştı...
Başar Başarır'ın öyküleri
Denizler üstünde bir Don Kişot
İzmir Postası'nın Adamları
BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
Bir Blog: "Ali Şahin'in Not Defteri
Bir Blog:Rıfat Ilgaz Arşivi
Bir Site: "Çocuk ve Edebiyatı"
"KIRLANGIÇ YILDIZI" VE LEYLA ŞAHİN / ALİ ŞAHİN
Şiir Yazmanın Güçlüğü.../ Ali ŞAHİN

2008
Ekim 2008
Eylül 2008
Mayıs 2008

2007
Ekim 2007
Eylül 2007
Temmuz 2007
Nisan 2007
Mart 2007
Ocak 2007

2006
Ekim 2006
Eylül 2006
Ağustos 2006
Temmuz 2006
Haziran 2006
Mayıs 2006

Zorunlu bir açıklama... Can Dündar Ada

30/10/2008 · Kategori: Arastirma

Zorunlu bir açıklama

Zorunlu bir açıklama

30 Ekim Perşembe 2008

 

“Mustafa” dün vizyona girdi. Ama gün boyu bunun keyfini sürmek yerine “filmin sponsoru”na dair sorularla uğraşmak zorunda kaldım.
İş dallanıp budaklanınca “En iyisi her şeyi bütün açıklığıyla anlatmak” diye düşünerek bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Kişisel bir mevzu gibi görünürse kusura bakmayın.

Son dakikada...
Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv’le bir uçak yolculuğu sırasında tesadüfen tanışmıştım. Belgesellerimi ilgiyle izlediğini söylemişti.
“Mustafa” henüz tamamlanmadan filme bir sponsor arayışı gündeme gelince kendisine bu konuyla ilgilenip ilgilenmeyeceğini sordum. Atatürk’e olan büyük saygı ve hayranlığından söz edip derhal kabul etti.
Turkcell yetkilileri de projenin heyecanı içine girdiler.
Şirketin logosuyla afişler basıldı; fragmanlar sinemalara dağıtıldı. Savarona’da yapılacak bir basın toplantısıyla projenin duyurulması kararlaştırıldı.
O ana kadar ilişkiler karşılıklı güven esasına dayalı gittiği için henüz ne bir sözleşme imzalamıştık, ne bir kuruşluk destek almıştık.
Basın toplantısına birkaç gün kala, Turkcell filmin içeriğiyle ilgili bilgi istedi.
Hemen bir toplantı yaptık. Onlara filmi anlattım. Hatta bitmemiş filmin hazır olan sahnelerinden birkaç örnek gösterdim.
Ve filmde verdiğimiz bazı bilgilerin onları yadırgattığını fark ettim.
Film, Atatürk’ün imza attığı büyük devrimi belgelemekle birlikte özel hayatına da giriyor, sofrasından, yalnızlığından dem vuruyor, dinin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gereğine ilişkin radikal görüşlerine yer veriyordu.

Uzun tartışmalar
“Acaba bunlardan bahsetmek zorunlu muydu?”
Bu soru ile yıllardır o kadar çok karşılaşmıştım ki...
Bir lider portresinde onun hayatının bütün unsurlarının yer alması gerektiğini anlattım uzun uzun... Konu Atatürk olunca daha fazla hassasiyet gösterilmesi gerektiğini anladığımı, ama anlatılanlarda Atatürk adına gocunulacak bir şey olmadığını, tersine onun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını söyledim.
Turkcell ise oradaki mesajların yanlış anlaşılmasından, Atatürk üzerine bir spekülasyon açılmasından endişeleniyordu. Bu tartışmaların Atatürk’e szarar vermesinden, inanç sahibi insanları rencide edebilecek yanlış anlamalara yol açmasından kuşkulanıyorlardı.
Aynı kaygıları benim de taşıdığımı, böyle olmasın diye de azami dikkati gösterdiğimi, ele aldığım her konuyu belgelendirdiğimi anlattım.
7 saatlik bir toplantı sonunda hem Atatürk’e asla zarar vermemek, hem de onu gizlememek esasında anlaştık.

“Biz vazgeçtik”
Ancak ertesi günkü (daha geniş katılımlı ve daha uzun) toplantıda konu biraz daha derinleşti. Çıkacak filmin, Turkcell’in beklentileriyle tam çakışmayacağı gibi bir izlenim oluştu.
Ertesi gün de (basın toplantısına 24 saat kala) Turkcell’den (hem de bana da değil, büroma) “Biz vazgeçtik” notu iletildi.
Elbette haklarıydı. Ama afişler asılmış, fragmanlar sinemalarda dönmeye başlamış, basın toplantısı için bütün gazetelere davetiyeler gitmişti.
Afişleri asmadan güven esası içinde (biraz da acemilikten) bir sözleşme de yapmadığımızdan zor durumda kalmıştık.
“Sağlık olsun”dan başka diyecek bir şey yoktu.
Öyle dedik; geçtik.
Basın toplantısını iptal ettik. Afişleri, fragmanları tek tek sinemalardan toplattık.
Turkcell bir süre sonra “Afiş ve fragmanlar yüzünden üstlendiğiniz zararı biz karşılamak isteriz” dedi.
Üstlendiler. Konu kapandı.
Sabancı
Yapımcımız NTV’nin desteğiyle filmi bitirdik.
Artık bir projeden değil, bitmiş bir eserden söz ediyorduk ve yapmaya çalıştığımız şeyi anlatmam gerekmiyordu; göstermem yeterliydi.
Filmden Güler Sabancı’ya söz ettim. Hemen ilgilendi. “Mustafa”yı ilk kez Sabancı grubunun yetkilileri izledi. Beğendiler.
Ve birkaç gün içinde “Biz varız” dediler.
Böylece film, Sabancı’nın sponsorluğunda vizyona girdi.

Film ayrı, kahramanı ayrı
Bütün bunlarla sizi meşgul etmemin amacı, hem “Mustafa”yı bu tartışmaların, hem kendimi mesnetsiz iddiaların dışında tutmaktı.
Son söz olarak şunu yazmak isterim:
Bir filme verilen desteğin filmin kahramanına verilmiş sayılması kadar, verilmeyen desteğin ona karşı tavır olarak algılanması da hata olur.
Atatürk’ü başka bir filmin kahramanıyla ya da bir reklam karakteriyle kıyaslamak da ona zarar verir.
Atatürk’ü yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, söyledikleriyle tartışalım, ama lütfen onu bu polemiklerin dışında tutmaya özen gösterelim.

 

 

Atatürk'ün not defteri - 2

Genç Mustafa’yla tanışın
Mustafa Kemal, hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini ve duygularını çizgili küçük boy bir deftere yazıyor. Not defterlerinde Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var...

 

İç dünyasında bir yolculuk
Günlükler, hatıraların yapı taşlarıdır; ama onlardan daha inandırıcıdır.
Çünkü hatıra, bütün o günlüklerden süzülerek, bazen elenerek, bazen eklenerek yazılır.
Oysa günlük yalındır.
O gün, o an, o duyguyla, üzerine pek düşünülmeden kaleme alınmıştır. 
Dolayısıyla yazarını daha içeriden yansıtır.
Atatürk (en azından bizim bildiğimiz kadarıyla) üniversite çağından 1933’e kadar, yani 33 yıl cebinde not defterleri gezdirdi.
Harp Akademisi’nde, Şam sürgününde, Çanakkale’deki karargâhında, Doğu Cephesinde, Karlsbad’da tedavide,  Çankaya Köşkü’nde hep not tuttu bu defterlere...
Bazen hoşuna giden bir şarkının güftesini yazdı; bazen yapacağı bir konuşmanın taslağını... bazen cebindeki paranın hesabını... bazen gelmeyen bir mektubun onun ruhunda yarattığı fırtınayı... ders notlarını... askeri taktik anlayışını...
Üstelik bu yazdıkları, yaşadığı döneme dair de çok önemli bilgiler, ipuçları sunuyordu.
Şaşırtıcı olan, o cepheden bu cepheye koşturan, bir türlü yerleşik bir düzen kuramayan, kütüphanesini hep sandıklar içinde taşıyan Atatürk’ün bu not defterlerini nasıl bu kadar özenle hayat boyu taşıyıp arşivinde saklayabildiği... 

34 defter
Atatürk’ü daha yakından tanımak açısından çok kıymetli olan bu defterlerden 34 tanesi ölümünden sonra Genelkurmay arşivine devredildi ve nedense yıllar yılı hak ettiği önemi görmedi.
1970’lerin başında güvenilir Atatürk araştırmacısı Utkan Kocatürk, “Atatürk’ün Hatıra Defterlerine Yazdıkları” kitabında defterlerden örnekler verdi (Ankara, 1971).
Ardından Türk Tarih Kurumu, Şükrü Tezer imzasıyla (“Atatürk’ün Hatıra Defteri”, TTK, 1972) bazı defterleri yayımladı.
1990’larda ancak Ali Mithat İnan gibi çok özel araştırmacılar, özel izinlerle bu arşive girip yayınlar yapabildiler (Bkz: “Atatürk’ün Not Defterleri”, Gündoğan, 1996) ya da Afet İnan, kendisine emanet edilen “Karlsbad Defteri” gibi günlükleri kısmen yayımladı.
Sonra nihayet 2000’lerde, defterleri elinde bulunduran Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Merkezi (ATASE), “Atatürk Araştırma ve Eğitim Merkezi (ATAREM) bünyesinde bir bilim kurulu oluşturarak defterleri belli bir düzen içinde yayımlamaya başladı.
Hala tamamlanmayan bu çalışmalar, Atatürk araştırmacılarının ilgisini çektiyse de, uzun süre geniş kitlelere ulaşamadı.

Demir kapılar ardında
Yıllar yılı Atatürk üzerine belgeseller yapan biri olarak bu defterlere sık sık atıf yapmama rağmen görüp görüntüleme imkânını bulamamıştım.
Bu kez “Mustafa” filminin araştırmaları sırasında “Defterler”i görüntüleyebilmek için izin istedim.
Uzunca sayılabilecek bir beklemeden sonra izin çıktı.
Ankara’da Meclis kapısına bakan ATASE binasına buyur edildik.
Orada Atatürk araştırmalarına gönül vermiş subaylar, yaptıkları çalışmaları anlattılar. Sonra büyük demir kapılar açıldı, arşive girildi ve bazıları bir asırdır ihtimamla saklanan defterler ortaya çıktı.
Bir ceketin iç cebine sığabilecek büyüklükteki bu defterlere ilk dokunduğum andaki duygum, 15 yıl bir definenin peşinde koşmuş birinin onu bulduğu anki sevincine eşittir herhalde...
Bugünden itibaren burada sayfalarından örnekler sunacağımız not defterlerini titiz bir çalışmayla yayımlayan, bazı yayımlanmayan defterleri de ilk kez kamuoyuna ulaştırabilmemize vesile olan ATASE yetkililerine teşekkür ediyorum.
Defterlerin yayımının bitmesini, tüm ciltlerin basılmasını, hatta internet aracılığıyla tüm araştırmacılara ve kamuoyuna açılmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
Sizi Atatürk’ün notları aracılığıyla özel iç dünyasında bir gezintiye buyur ederken, satırlar arasında rastlayacağınız insanı, çok daha kendinize yakın bulacağınıza inanıyorum.

HARP AKADEMİSİ DEFTERİ
Siyah bez ciltli bir defter...   Küçük boy...     Çizgili...
8.5 santime 14 santim ebadında...
İçindeki yazılar mürekkepli kalemle Osmanlıca Rik’a tarzı el yazısıyla kaleme alınmış.
Sadece yazılar değil, Atatürk’ün elinden çıkma çizimler de var içinde...
Notları yazdığı dönemde Mustafa Kemal, Harp Akademisi öğrencisi bir üsteğmen...
Yani 23-24 yaşlarında...
Kurmaylık stajı görüyor, bir an önce göreve başlamaya can atıyor.
Arada Selanik’e gidip geliyor; belli ki orada geride bazı ilişkiler bırakıyor, onlar için duygulanıyor, oradan mektup bekliyor, gelmeyince üzülüyor, cebindeki para, harcamalarını karşılamaya yetmiyor. İstanbul bütün canlılığıyla dışarı, sokağa çağırırken o, kısıtlı bütçesi ile Harp Akademisi binası içinde bu defterle baş başa yaşıyor.
Hislerini, sıkıntılarını, öğrendiklerini, duygularını bu deftere yazıyor. Mektuplar arasında, kimliğini bilemediğimiz, Selanik’teki bir gazete yazarı ya da düşünüre yazdığı övgü dolu satırlar özellikle dikkat çekici...
“Atatürk’ün not defterleri” dizisine, bizi onun gençliğiyle tanıştıran “Harp Akademisi defteri” ile başlıyoruz.

 

DEFTERDEKİ GÜFTE
‘Uğruna canım fedadır, sev beni canın kadar’

Defterin sayfaları arasında bugünün deyimiyle “şarkı sözleri” dikkat çekiyor. Mustafa Kemal, bu sözleri yazarken başına makamlarını da not etmiş.

Hicaz- ağır aksak

Zülfüne dil-besteler zülf-i perişanın kadar
Görmedim sayyad-ı dil-i alemde müjganın kadar
Ben değil görmüş müdür çeşm-i felek anın kadar
Uğruna canım fedadır sev beni canın kadar

Nakarat

Merhamet kıl sevdiğim meftununa şanın kadar
Seni gördükçe derunumda muhabbet uyanır
Piş-i çeşmimde Melahat güneşi doğdu sanık
Bu ne behçet, bu ne zerafet, buna can mı dayanır

Nakarat

Sen meleksin sana insan deseler kim inanır

Süz-i nak, ağır aksak

Bir güna çeşm-i canan süz-i mal oldum beter
Sabah iken oldum sonra harap oldum beter
Pay-ı ağyara serildim sanki hak oldum beter

Süz-i nak, ağır aksak

Gözlerinden kıskanırken bir zaman dildarını
Gel de seyret yarinin bu devre-i idbarını
Bir televvün bak ne hale koydu cism-i zarımı...

 

11 MART 1904 CUMA...  SAAT 7...
‘Yine ağlıyorum... Her zamanki gibi...’

“Selanik’ten geleli 3 ay kadar oldu. İlk günlerde düzenli bir hayata başladım zannediyordum. Manen ve maddeten tutsağı olduğum ıstırabımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Lakin heyhat! Bugün bilmem kaç yüzüncü defa olmak üzere yine kalbimin bütün şikâyet iniltilerini işiterek ağlıyorum. Her zamanki gibi, bu dakika dahi...”

 

16 MART 1904 ÇARŞAMBA... SAAT 3...
Nihayet gelen mektup

“Uzun zamandan beri kendisiyle haberleşmek için övünçlerimi teslim ettiğim birinin sessizliğe bürünmesiyle, haberleşmedeki kayıtsızlığını görmekle azap duyuyordum. Bugün o uzun süren sessizliği bozan bir mektubun   gelişi, vicdanımdaki azabı  dindirdi. Bir mektup... evet, birkaç satırlık, birkaç satırlık kâğıt parçası... fakat sevilen bir kalbin, görünüşüne arzu edilen bir ruhun hayal edilen bir sahnesi olduğu için sonsuz bir değere sahiptir.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Para durumu ıstırap verici

“Bugün para durumumu inceledim. Harcamaları gelirin pek ziyade üzerinde buldum. Şimdiye kadar cüzdanıma girip çıkan parayı hesap etmek hatırıma bile gelmemişti. Bu hesapsızlığın vahim sonuçlarıyla, pek büyük ıstıraplar altında manen ve maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcandığı yerin ve zamanın kaydına baktığım zaman, hareketimdeki düzensizlik dikkatimi çekiyor. Her zaman bu defterimin gözden geçirilmesiyle hissettiğim pişmanlıklar, ihtimaldir ki yaptığım hareketleri düzenlememe neden olacak. Fakat ben henüz bunun tesirini anlayamıyorum. Masrafların sebebi, fazlalığından ziyade, gelirlerin azlığıdır.”

 

21 MART 1904... PAZARTESİ... SAAT 6...
Napolyon’a övgü

“Napolyon, yıldırımları meydana getiren kaynaktan doğmuş bir savaş dâhisidir. Onun hayatı top-tüfek sesleriyle yansıyan bir sema... kanlı derelere tanık olmuş bir zemin... Talih bulutlarına bir düşman, ufuklar arasından geçti. Lakin heyhat, dünyada en az devam eden saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca komutanın bölgesindeki denizin siyah dalgalarının müthiş darbeleri atında inleyen bir kara parçasında nefesini tamamladığını görmek ne üzücü bir durumdur.”

 

YARIN:  Öfkeli satırlar

Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca

11/10/2008 · Kategori: Siir Tahlilleri

Yeniden Fazıl Hüsnü Dağlarca

 

Ahmet Miskioğlu

 

Geçen Mayıs-Haziran sayımızdaki "Dağlarca'nın Adı" başlıklı yazımdan sonra, yazar arkadaşımız Mahmut Yağmur'la birçok kez konuştuk telefonla. Konumuz hep Fazıl Hüsnü Dağlarca idi. Yayımladığı kitaplarından, şiirlerinden, dil tutumundan, yurduna, ulusuna bağlılığından söz açtık Dağlarca'nın...

Bir gün dedi ki Mahmut Yağmur, "Ben, Dağlarca'yı görmeye evine gideceğim, onu gördükten sonra sizin yazıevinize de uğrayacağım."

"Olur, beklerim! Hem de Dağlarca üzerine ayrıntılı bilgiler de verirseniz çok sevinirim."

26 Mayıs 2008 Pazartesi günü, Mahmut Yağmur'dan bir telefon...

Yağmur, Dağlarca'yı görmeye gitmiş ama "Türk Dili Dergisi Yazıevi"ne uğrayamadan dönmüş oturduğu Çapa semtine.

Bana anlattı telefonla.

94 yaşındaki Dağlarca'nın sağlığı iyi imiş. Belleği yerindeymiş. Şiir yazmayı da sürdürüyormuş. Kendisine bu 2008 yılı içinde Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan en yeni yapıtını imzalayarak armağan etmiş. Sait Faik üzerine yazdığı şiirler toplamı imiş kitap. Çok güzel bir baskı imiş.

Bol bol şakalaşıyormuş da... Mahmut Yağmur Türk Dili Dergisi'nden de söz açarak İzmit'e onunla birlikte gittiğimizi dergide yazdığımı söylemiş. Dağlarca da sevinmiş. Kitap ve dergi kâğıdı bulunmadığı yıllarda, kâğıt bulmak için İzmit'e gitmek bir serüvendi o zamanlar... "Evet doğru, öyle oldu; Ahmet Miskioğlu, hiçbir şeyi unutmuyor,"  demiş.

Yanında Ömür adındaki bayan, yardımcı oluyormuş her durumda ona. Dağlarca Tekerlekli sandalyede oturuyor, sandalyede arkaya doğru yaslanıyor, Bayan Ömür, onun her isteği için koşuşturuyormuş.

Mahmut Yağmur söyleşirken, güncel haberlerden de söz açmış, gazetelerde okuduğu yeni olayları açıklamış. Dağlarca'nın hiç yanından ayırmadığı bir radyosu var, düzenli olarak haberleri oradan öğreniyor Demiş ki Mahmut Yağmur"a:

"Ben haberleri yalnız radyodan alıyorum. Bu yetmiyor. Sen bana sık sık telefon et, böyle anlattığın gibi anlat, gazetelerden okuduğun her şeyi anlat."

Mahmut Yağmur da ona sık sık telefon etmeye başlamış. Ülkemizdeki bütün gazete haberlerini yansıtıyormuş. Son konuşmalarında, Dağlarca ona "Çok karanlık bir tablo çizdin" demiş. "Keşke aydınlık, yeşillik haberler topluluğu olsaydı da, onları yansıtsaydım size" diye yanıtlamış o da...

Dağlarca'nın "Diyaliz" [i]sorunu

Bir "diyaliz" sorunu varmış. Böbrekler görevlerini yapamadıkları, süzemedikleri için, sidik kana karışıyormuş. Kan temizlenmezse yaşamak olanaksız. Üç günde bir Marmara Üniversitesi'nin Sayrıevine götürülüp diyalizden geçiriliyormuş. Her gidişinde de dört saat diyalizde kalıyormuş.

Diyaliz işlemine bağımlı olmak çok güç. İnsan bedeni dört saat yoruluyor. Ama diyalizden çıktı mı kendini dinçleşmiş olarak duyumsuyor Dağlarca.

Adım Adım İzlemek

Mahmut Yağmur'la 13 Haziran ve 17 Haziran günlerinde de uzun uzun konuştuk.

Dağlarca, haberleri dinliyormuş, sorular soruyormuş. Çok canlıymış ama, ara sıra uyuklamaya geçiyormuş, sonra gene uyanıp konuşmaya başlıyormuş. Bu, dört saat "diyaliz"de kalmanın sonucuymuş. Gözleri de iyi görmüyor.

Ben, Mahmut Yağmur'a kulaklarını sordum. "Kulakları iyi" dedi. Ekledi: "Yüksek sesle konuşuyorum!"

Yanındaki Bayan Ömür anlatmış: "Diyaliz" için Marmara Üniversitesi'nin sayrıevindelermiş. Bir ara, Dağlarca, bırakmış kendini, ağzı bir karış açık kalmış. Nefes de almıyormuş. Telaşlanmışlar, doktorlar koşuşmuş. Meğer kan şekeri düşük imiş. Hemen doktorlar işe girişmiş. İyileştirmişler. Eve gelmişler. Doktorlar, eve de gelmişler.

"Dağlarca, 94 yaşında," dedi Mahmut Yağmur; "Aytmatov öldü," diye ekledi. "79 yaşında öldü."

"Dağlarca üzerine bilgiler, Gazete-Kadıköy ile Cumhuriyet'te de çıktı" dedim ona. "Egemen Berköz'e ilk ben duyurdum," diye yanıtladı.

Mahmut Yağmur, Amasya'da iken bir süre dergi çıkarmış. Dağlarca'ya da göndermiş dergisini. "Dizgi yanlışlarını düzelt!" demiş Dağlarca ona. İstanbul'a geldiğinde Aksaray'daki "Kitap Kitabevi"nde görmeye gitmiş Dağlarca'yı.

Mahmut Yağmur, o yıllarda, Dağlarca ve Oktay Akbal ile kimileyin birlikte olmuş... "Kaç yıllık dostluğumuz var Dağlarca ile!" diyor.

Dağlarca'ya Yoğun İlgi

18 Temmuz 2008 Cuma günü Mahmut Yağmur telefonla açıkladı.

Fazıl Hüsnü Dağlarca, "Acıbadem Hastahanesi"ne kaldırılıyor. Kadıköy Belediye Başkanı da girişimde bulunuyor.

Marmara Üniversitesi'nin sayrıevindekinden çok daha iyi bir bakım aranıyor. Olağanüstü ilgiden daha büyük bir ilgi isteniyor. Amaç, Dağlarca’yı kesin olarak iyileştirmek.

Dağlarca'ya kan veriliyor. Taze kan veriliyor. Burnundan gıda veriliyor, besleniyor. Dağlarca kendinden geçmiş gibi, kendini bırakmış gibi görülüyor ama, herkes çaba harcıyor, ona yardım ediyorlar.

Günler geçiyor.

İyi Haberler

Bu kez Mahmut Yağmur'dan değil, başka kanaldan haber verdiler: Dağlarca iyileşmiş. "Acıbadem Hastanesi"nden "İyileşti, alıp götürebilirsiniz," demişler. Bayan Ömür, evin asansörünün bozuk olduğunu duyurmuş. Bu kez, Ruşen Eşref Yılmaz , "Yaşlılar Bakımevi"ni önermiş.

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın kendisi ise, "Burada, Acıbadem Hastanesi'nde kalayım" diyormuş.

Yaşlılık-Yaşlanmak

Dağlarca'nın en eski arkadaşlarından Oktay Akbal, geçenlerde yazdığı "Yaşlılık Nasıl Şey"[ii] adlı bir yazıda şöyle söylüyor:

«Fransız yazarı Fontenelle'e doksanında bir hanım "ölüm bizi unuttu" der demez doksan beşlik yazar, hemen parmağını dudağına götürüp ‘sus' işareti vermiş. Ya bir de anımsarsa diye korkusundan!..» Şunları da yazıyor Oktay Akbal:

«Yaşlılık ne zaman başlar? Yaşlı diye kime denir? Öyleleri vardır doksanında yaşlı değildir. Bir ruh halidir yaşlılık diyeceğim ama birtakım kesin belirtileri de var yaşlılığın!.. Gözler görmez oluyor, yüz buruşuyor, bacaklar taşımıyor yükümüzü! En beteri de beyin görevini yapamaz hale geliyor. Ama ellisinde, belki daha genç yaşta da böyleleri yok mu? Yirmi, otuz yaşlarındaki yaşlıları da bilmiyor muyuz?»

"En beteri de beyin görevini yapamaz hale geliyor," diyor Oktay Akbal.

Biz çok iyi biliyoruz ki, Dağlarca'nın beyni pırıl pırıl...

*

"Ölüm bizi unuttu" diyormuş yaşlı bayan! Pek iyi, ölüm nedir?

Doğrusu inanamıyorum bir insanın yok oluşuna!

Nasıl yok olabilir insan?

Bu işte bir aldatmaca var gibi.

Yeryuvarda bir etkinliğin var; bir çevren var; bir düşünüş, bir anlayış evrenin var; yapacağın bir yığın iş, bir yığın çalışma var, capcanlısın; öyle iken, durup dururken çekip gidiyorsun! Olur mu böyle şey, olmalı mı?

Gerçek şu ki, ben, kabul edemiyorum!

Dağlarca da kabul edememişti gençliğinde, şöyle diyordu:

Kim aldatmış bu kadar insanı,
Ki kimsecikler aldırmıyor ölüme
Ölüm, ey göklerden büyük,
Sığdıramıyorum gönlüme.

Nasıl, yaşamayı bırakmak nasıl,
Bir memleket mi bu, bir elbise mi ki?
Ben nasıl yok olurum, anlamıyorum,
Dünya yok olabilir belki.[iii]

Evet, nasıl olur bir insanın çekip gitmesi, doğru mu bu? Doğanın düzeni doğru bir düzen mi?

Yaşamaktan bıkıp kendini öldürenler varmış.

Şaşılacak bir şey!

Gitmek isteyen gitsin. Ama, kalmak isteyen de kalsın. Bir özgürlük olmalı. İnsanoğlu kendisi karar vermeli gitmeye ya da kalmaya... Yaşlanmak nedir, yaşlanmakta bir haklılık var mıdır? Niçin yaşlanır insan?

Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "diyaliz" sorunları, Oktay Akbal'ın "Yaşlılık Nasıl Şey" yazısı, insanı düşündürüyor...


 

[i] diyaliz a.Fr.l kim. kimi maddelerin, başka cisimlere oranla, gözenekli zarlardan, daha kolayca geçmesi özelliğine dayanan bir kimyasal çözümleme ve arıtma yöntemi. 2 hek.bkz. hemodiyaliz.

hemodiyaliz a.Fr.hek. kanı, geçirgen bir zardan süzerek temizleme yöntemi. Ali Püsküllüoğlu, Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü, Arkadaş Yayınları, Genişletilmiş 2. Baskı.

[ii] Oktay Akbal, Yaşlılık Nasıl Şey, Cumhuriyet gazetesi, 22 Haziran 2008.

[iii] Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çocuk ve Allah, Şiirler, İstanbul Varlık Yayınları, ikinci baskı, Ocak 1957, 319 sayfa.

Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma

28/9/2008 · Kategori: Fikra

Server Tanilli   - Bir Bakıma

Birkaç Gün Sonra Bayram...

İyi ki bayramlar var!

Gelişleriyle, topluma ve insanlara değişik bir sevinç getirip katarlar; günlerimiz benzersiz olur. Dinsel ya da dünyasal olsun, bayramlarda bu değişiklik tadılır.

Eskiden “Şeker Bayramı” dediğimiz Ramazan Bayramı’nı, estirdiği barış havasıyla da hatırlarız. Cumhuriyet Bayramı’yla da, geleceğe olan inancımız bileylenir.

İyi ki bayramlar var!

Ancak söylemeliyiz, eskiden bayramlarımız bir başkaydı, bir başka taddaydılar. Ne oldu? Onlar mı değiştiler, yoksa bizler mi?

Bilmiyoruz...

Ne olursa olsun, birkaç gün sonra gelecek bayramın hakkını vermeye çalışalım. Çalışalım, çünkü yakın bir gelecekte, bugünkü bayramlarımızı arayabiliriz.

Hayır, şom ağızlı değiliz: Dışarda en ciddi gazeteler, en başta iktisadi bakımdan, gelecekte pek soğuk fırtınaların eseceğini yazıyorlar. Neler oldu ve daha nelerin olmasından korkuluyor ki, kaygılar gitgide koyulaşıyor. Buradan yola çıkıp kapitalizme sınırlar çiziliyor...

Bizde de, ciddi kalemler uyarıyorlar.

Bayram günleri, bunların da üstünde duracağımız günler olsun!

*

Bayramlarda en çok sevinenler, çocuklardır. Onları sevindirirken, kitaplar armağan edelim. Kitaplar arasında da, başta masallar gelir. Küçükken, en güzel uykularımıza masallar dinleyerek dalmadık mı?

Ancak, masallar çocukları “uyutmak” için değildir; masallar onların bilinç düzeylerini yükseltmek, duygu ve düşünce dünyalarını zenginleştirmek, özetle onları “uyandırmak” içindir.

Masal, üstelik dünya edebiyatında baş köşededir.

Rastlantının güzelliğine bakınız: Ataol Behramoğlu dünya halk edebiyatından 12 masal seçmiş ve o şiirsel diliyle Türkçemizde anlatıyor. Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Dünya Halk Masalları’na, ayrıca Mustafa Delioğlu resimleriyle apayrı bir çekicilik katmış.

Ancak ekleyelim de: Masallar, sadece çocuklar için değildir; büyükler de onlardan zevk alır ve etkilenirler. Büyükler, ana-babalar için de işte bir fırsat!

Edebiyatımızda, Muhsine Helimoğlu Yavuz’un masalcı olarak ayrı bir yeri vardır. Cumhuriyet Kitapları, ondan da üç kitap seçmiş, yayımlamış.

Onlardan Zamanlardan Birinde’de, yazarımız dünya masallarından bir seçki sunuyor: Rapunzel, Uçan Halı, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Kız, Minik Balık ve dünya edebiyatından 17 masal daha...

Esil ile Yeşil’de, Yavuz’un Anadolu’dan derlediği özgün çocuk masalları yer alıyor.

Üçüncü kitabın adı da, Bir Varmış Bin Yokmuş...

Elleri dert görmesin Muhsine Helimoğlu Yavuz’un...

Bu çalışmaların yanı sıra, aynı yayınevinde, Zafer Temoçin’in çizgileriyle, boyama kitapları, Hayvanlar, Meyveler, Meslekler unutulmasın...

Bu kitaplara bakıp dediğimiz gerçekten şu oldu: Şimdi çocuk olmak vardı...

*

Sizlere gelince... Nice bayramlara sevgili okurlar!..

27 Eylül 2008 - Cumhuriyet

Birkaç Gün Sonra Bayram... Server Tanilli - Bir Bakıma

28/9/2008 · Kategori: Fikra

Server Tanilli   - Bir Bakıma

Birkaç Gün Sonra Bayram...

İyi ki bayramlar var!

Gelişleriyle, topluma ve insanlara değişik bir sevinç getirip katarlar; günlerimiz benzersiz olur. Dinsel ya da dünyasal olsun, bayramlarda bu değişiklik tadılır.

Eskiden “Şeker Bayramı” dediğimiz Ramazan Bayramı’nı, estirdiği barış havasıyla da hatırlarız. Cumhuriyet Bayramı’yla da, geleceğe olan inancımız bileylenir.

İyi ki bayramlar var!

Ancak söylemeliyiz, eskiden bayramlarımız bir başkaydı, bir başka taddaydılar. Ne oldu? Onlar mı değiştiler, yoksa bizler mi?

Bilmiyoruz...

Ne olursa olsun, birkaç gün sonra gelecek bayramın hakkını vermeye çalışalım. Çalışalım, çünkü yakın bir gelecekte, bugünkü bayramlarımızı arayabiliriz.

Hayır, şom ağızlı değiliz: Dışarda en ciddi gazeteler, en başta iktisadi bakımdan, gelecekte pek soğuk fırtınaların eseceğini yazıyorlar. Neler oldu ve daha nelerin olmasından korkuluyor ki, kaygılar gitgide koyulaşıyor. Buradan yola çıkıp kapitalizme sınırlar çiziliyor...

Bizde de, ciddi kalemler uyarıyorlar.

Bayram günleri, bunların da üstünde duracağımız günler olsun!

*

Bayramlarda en çok sevinenler, çocuklardır. Onları sevindirirken, kitaplar armağan edelim. Kitaplar arasında da, başta masallar gelir. Küçükken, en güzel uykularımıza masallar dinleyerek dalmadık mı?

Ancak, masallar çocukları “uyutmak” için değildir; masallar onların bilinç düzeylerini yükseltmek, duygu ve düşünce dünyalarını zenginleştirmek, özetle onları “uyandırmak” içindir.

Masal, üstelik dünya edebiyatında baş köşededir.

Rastlantının güzelliğine bakınız: Ataol Behramoğlu dünya halk edebiyatından 12 masal seçmiş ve o şiirsel diliyle Türkçemizde anlatıyor. Cumhuriyet Kitapları arasında çıkan Dünya Halk Masalları’na, ayrıca Mustafa Delioğlu resimleriyle apayrı bir çekicilik katmış.

Ancak ekleyelim de: Masallar, sadece çocuklar için değildir; büyükler de onlardan zevk alır ve etkilenirler. Büyükler, ana-babalar için de işte bir fırsat!

Edebiyatımızda, Muhsine Helimoğlu Yavuz’un masalcı olarak ayrı bir yeri vardır. Cumhuriyet Kitapları, ondan da üç kitap seçmiş, yayımlamış.

Onlardan Zamanlardan Birinde’de, yazarımız dünya masallarından bir seçki sunuyor: Rapunzel, Uçan Halı, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Başlıklı Kız, Parmak Kız, Minik Balık ve dünya edebiyatından 17 masal daha...

Esil ile Yeşil’de, Yavuz’un Anadolu’dan derlediği özgün çocuk masalları yer alıyor.

Üçüncü kitabın adı da, Bir Varmış Bin Yokmuş...

Elleri dert görmesin Muhsine Helimoğlu Yavuz’un...

Bu çalışmaların yanı sıra, aynı yayınevinde, Zafer Temoçin’in çizgileriyle, boyama kitapları, Hayvanlar, Meyveler, Meslekler unutulmasın...

Bu kitaplara bakıp dediğimiz gerçekten şu oldu: Şimdi çocuk olmak vardı...

*

Sizlere gelince... Nice bayramlara sevgili okurlar!..

27 Eylül 2008 - Cumhuriyet

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)

19/9/2008 · Kategori: Arastirma

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (1)

 

Cemal Süreya'nın izindeler

 

2006 Cemal Süreya Ödülü'ne değer görülen şairler Erol Özyiğit ve Kaan Koç, Milliyet'in sorularını yanıtladı. Kaan Koç, Cemal Süreya için, "Sıkıntılı anlarımda sığındığım şair" diyor

 

18 Ocak 2007 Perşembe

Sema Aslan

Aydın Hatipoğlu, Enver Ercan, Haydar Ergülen, Mustafa Öneş ve Refik Durbaş'tan oluşan seçici kurul, Şiir Kitabı dalında "Acemi Irmak" kitabıyla Erol Özyiğit'i, Şiir Dosyası dalında ise "Çok Tanrılı Sular" isimli dosyasıyla Kaan Koç'u 2006 Cemal Süreya Ödülü'ne değer buldu.
Törenin hemen ardından ödüllü iki şair, Erol Özyiğit ve Kaan Koç'la buluştuk; Özyiğit, Şirinevler'deki marketinden, Koç da Kocaeli'nden, üniversiteden çıkıp geldiler söyleşiye.
1972 Malatya doğumlu olan Erol Özyiğit, 2 yıl öncesine kadar kitapçılık yapıyormuş, ancak iflas etmiş. Şimdi, Şirinevler'de bir market işletiyor. Ama uygun bir yer bulursa ilk iş, hayalindeki şiir evini açacak.
Şiiri, yaşamının odağına koymuş. "Erol Özyiğit, eşittir şiir!" diyecek kadar tutkunu şiirin. Liseden sonra pek çok iş yapmış, ama kitapçılığa dönmeye kararlı; "Nokta değil, virgül koydum kitapçılığa" diyor. Şiirle ilişkisi ailesinin yönlendirmesiyle daha okuma yazma öğrenmeden başlamış:
"Evimizde kırmızı kapaklı bir şiir defteri vardı. Annemle babam, okuyup sevdikleri şiirleri bu deftere yazmıştı. Okuma yazmayı öğrendikten sonra evdeki masanın altına girip defterdeki kimi şiirleri kopya ederdim; sonra da arkadaşlarıma hava atardım, 'Bu şiirleri ben yazdım' diye."
Evinde iddialı bir şiir kitaplığı olduğunu söylüyor Özyiğit. "1900'lü yıllardan günümüze, pek çok şiir kitabı mevcut bende. Aralarında imzalı olanlar da var." Yaklaşık 2 bin 500 kitaptan oluşan bu kitaplık içinde Orhan Veli'nin 1949 tarihli "Şiir Antolojisi"ni özellikle  önemsiyor Özyiğit: "Orhan Veli, galiba şiire meraklı insanlar için bir başlangıç noktası. Aldığım ilk şiir kitabı, Orhan Veli'nindi."

"İyi ki edebiyat okumadım"
1986 İstanbul doğumlu olan Kaan Koç ise, "Çoğu Türk gibi ben de şiirle okulda tanıştım" diyor. Günlerdir sınavları için yoğun bir çalışma temposunun içinde; Kocaeli Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okuyor. Okulda tanıştığı şiirle ilişkisini, okulda sürdürmekten bile isteye kaçınmış:
"Edebiyat okuyan arkadaşlarımın çoğu edebiyattan soğudu. Herhalde toplumu yönetme stratejisi; bu ülkede kim ne okursa, ondan soğuyor..."
İçinde hissettiği bir 'hareket'le ilk şiirini 16'sındayken yazmış, ancak bu ilk hareketin devamının geleceğini, hele hele Cemal Süreya Ödülü'nü kazanacağını hayal bile etmemiş o dönem. Şiir yazmayı sürdürdükçe, kendisini hem garip bir yalnızlığın içinde bulmuş hem de çoğaldığını hissetmiş. Şiiri bilimsel bir makale, bir teori ya da insanlık için çok önemli bir şeyi okur gibi okuduğunu söylüyor. Şiiri ilk Garip Akımı ile keşfetmiş; o da Orhan Veli hayranı:
"Orhan Veli'nin önderliğinde başladım okumaya, daha sonra İkinci Yeni şiirini okudum. Çok fazla ısınamadım, ama Tanzimat dönemi şiirini de öğrenmek amacıyla inceledim."
Koç, aslında 'meşhur' bir şair. Internette arama yaptığınızda şiirlerine hemen ulaşabiliyorsunuz. Özyiğit de Koç'un şiirlerine ilk kez internette rastlamış; o dönemden itibaren Koç şiirinin takipçisi.
Her iki şair de fanzin çıkarıyor. Erol Özyiğit, Mavi Liman isimli fanzinini 2 aylık periyotlarla 500 adet basıyor; fanzinin alıcısı ise çok sınırlı.
Özyiğit 75 kişinin düzenli olarak takip ettiği fanzinlerden 100 adet ayırarak tesadüfi bir semt belirliyor ve bu semtteki posta kutularına bırakıyor. "Bir mektup aldık, içinden şair çıktı" diye e-mail'ler alınca da umutlanıyor. Koç ve arkadaşlarının çıkardığı Goygoy ise 150 adet basılıyor. Daha çok okulda dağıtıyorlar fanzini.

Cemal Süreya tutkusu
Cemal Süreya'nın adını taşıyan bir ödüle değer görülmek, her iki şair için de çok anlamlı. Ödülü aldığını öğrenince sabaha kadar uyuyamamış Özyiğit.
Koç ise bir Cemal Süreya tutkunu olduğunu söylüyor. "Kendime en yakın gördüğüm ve sıkıntılı anlarımda sığındığım şair" diyor Cemal Süreya için.

Sökük Sözler

anne hırka ör
kalbinin söküğünden
üryan tenime

anne kalbimin
derininde üşüdüm
susarken sesim

anne saçının
hangi telinde saklı
eşkıya yüzüm
Erol Özyiğit

Akşam

inmiş şehrin kapakları
doldurmuş bütün sokakları akşam.
yalnız, şu sokağın başında bir çocuk
oturuyor, unutmuş gibi onu yaşam.

bütün perdeler örtülüyor sıkıca
korkuyorum gökyüzünden
o kadar sessiziz ki şehirle ben
konuşmak bile geçmiyor içimden.

zenci bir çocuktur tanrı
vücuduna göre büyük elleriyle
tutup iki yanından sımsıkı
boğazlıyor hayatı.
Kaan Koç

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün bu yılki sahibi olan şair ve düşünür Sezai Karakoç tören istemedi.

 

3 Şubat 2007 Cumartesi

HASAN TÜRKAN AA

Kültür ve Turizm Bakanlığı, yaklaşık bir ay önce, Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nün şair-düşünür Sezai Karakoç'a verildiği açıklamıştı.

Açıklamanın ardından, ödülün verileceğine ilişkin yazı Karakoç'a ulaştı. Karakoç, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un imzasıyla kendisine gönderilen yazıya verdiği yanıtta, uygun görülmesi halinde ödülle ilgili bir tören yapılmamasını istedi. Ödül plaketiyle diğer ilgili belgeleri de posta yoluyla kabul edebileceğini bildirdi.
Edindiği izlenimlerden, kamuoyunda yeterli yankıyı uyandırdığı düşüncesinde olduğunu kaydeden Karakoç, yazısında ayrıca, para ödülünün kültür hizmetlerinde veya uygun görülecek bir alanda kullanılmak üzere bakanlık tasarrufuna alınması ricasında bulundu.

Zamanının büyük bir bölümünü Cağaloğlu'ndaki mütevazı ofisinde geçiren Karakoç'un şiir kitapları arasında "Hızırla Kırk Saat, Taha'nın Kitabı / Gül Muştusu, Körfez / Şahdamar / Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı ve Alın Yazısı Saati" bulunuyor. Şair, ayrıca 1950 yılında kaleme aldığı, ancak kitaplaştırılmasına 45 yıl boyunca izin vermediği "Mona Rosa" adlı akrostiş şiiriyle geniş bir hayran kitlesine ulaştı.

Necip Fazıl Kısakürek'in, "Ruh gibi, Hazreti İsa gibi" diye tanımladığı, Ece Ayhan'ın "Sivil şiirin en iyi şairlerinden" şeklinde övdüğü, Cemal Süreya'nın "Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Salvador Dali de sever. Sıkışmış, sıkıştırılmış deha. Alçakgönüllükle katı yüksek uçuyor. Şemsiyesi yok" ifadesiyle anlattığı Karakoç, özel hayatıyla ilgili çeşitli söylentiler karşısında suskunluğunu hep korudu.

Şiirdeki aşk

Mona Rosa'daki her kıtanın ilk satırının baş harfleriyle meydana gelen "Muazzez Akkaya" isminin, Karakoç'un üniversite yıllarında âşık olduğu, ama hiçbir zaman açılamadığı sınıf arkadaşı olduğu, Cemal Süreya ile bu konuda bir iddiaya girdiği, iddiayı kaybeden Süreya'nın soyadındaki "y"lerden birini bu nedenle atmak zorunda kaldığı kulaktan kulağa yayıldı.

"Diriliş Nesli'nin öncüsü" olarak da nitelendirilen Karakoç'un fikir ve araştırma kitapları arasında, "Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, İslamın Dirilişi, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık" bulunuyor.
"Meydan Ortaya Çıktığında ve Portreler" adlı hikâye, "Armağan" adlı piyes, "Batı Şiirlerinden ve İslamın Şiir Anıtlarından" adlı çeviri şiir kitapları da yayımlanan Karakoç'un, son günlerde Diriliş Partisi'ni yeniden kurma çalışmalarını başlattığı biliniyor.

Karakoç'un partisi kapatılmıştı

Sezai Karakoç, 1933'te Ergani'de dünyaya geldi. İlkokul ve ortaokulu Diyarbakır ve Kahramanmaraş'ta parasız yatılı okuduktan sonra, lise öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. Liseden sonra Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi ve 1955'te Mülkiye'den mezun oldu. 1959 - 1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1973'te memurluk görevinden ayrıldı. 1967 yılında

"İslamın Dirilişi" adlı kitabından dolayı yargılandı.
Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam ve A dergileri ile Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete'de yazılar kaleme aldı. Karakoç, 1960 ve 1976 arasında yayımladığı Diriliş dergisini 1976'dan itibaren gazeteye dönüştürdü.
Diriliş, son olarak 1987-1993 yılları arasında haftalık olarak yayın hayatına devam ederken, Karakoç, 1990'da kurduğu Diriliş Partisi ile hayatında farklı bir sayfa açtı. Karakoç, 1997'de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar partisinin genel başkanlığında siyasi hayatını sürdürdü.

Mona Roza

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller(...)

(...)Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek(...)

 

Memet Fuat Ödülleri Öneş ve Demiralp'e

 

Memet Fuat anısına verilen Memet Fuat Eleştiri / İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri'nin bu yılki sahipleri belli oldu

 

10 Şubat 2007 Cumartesi

Memet Fuat anısına verilen Memet Fuat Eleştiri / İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri'nin bu yılki sahipleri belli oldu. 
Cevat Çapan, Eray Canberk, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı ve Yurdanur Salman'dan oluşan Seçici Kurul'un değerlendirmesi sonucunda; eleştiri / inceleme ödülünü
"Şiir Kuşatması" adlı çalışmasıyla Mustafa Öneş, deneme ödülünü ise "Satırlar Arasında Aylaklık" kitabıyla Oğuz Demiralp kazandılar.

Yayıncılık ödülü ise Komşu Yayınevi ve Multilingual Yayınları arasında paylaştırıldı. 5 bin YTL tutarındaki eleştiri/inceleme ödülü, Bilgi Üniversitesi Yayınları, aynı tutardaki deneme ödülü ise Adam Yayınları tarafından karşılanıyor. Ödül töreni, Memet Fuat'ın 81. doğum günü olan 16 Şubat'ta Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda düzenlenecek.

 

Memet Fuat Ödülleri, önceki akşam Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda yapılan törenle sahiplerine verildi

 

18 Şubat 2007 Pazar

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Memet Fuat Ödülleri, önceki akşam Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu'nda yapılan törenle sahiplerine verildi. Törenin açılış konuşmasını yapan, Memet Fuat'ın oğlu Kenan Bengü, ödülleri babasının doğum günü olan 16 Şubat'ta vermeyi kararlaştırdıklarını, bu yıl da Memet Fuat'ın 81. yaşını kutladıklarını söyledi.
Tören, Maltepe Üniversitesi Öğretim Görevlisi Yusuf Çotuksöken'in yönettiği Prof. Dr. Fatma Akerson, Yrd. Doç. Dr. Nesrin Kaya, Öğr. Gör. Fundagül Apak ve Öğr. Gör. Önder Yeral'ın konuşmacı olarak katıldıkları "Üniversitelerdeki Türkçe Eğitiminde Deneme ve Eleştiri Türlerinin Ele Alınışı" konulu panelle başladı.
Ardından İstanbul Devlet Opera ve Bale sanatçıları, koreografisini Beyhan Murphy'nin yaptığı iki dans gösterisi sundu. Dansçılardan Deniz Kılınç'ın Fuat'ın kız kardeşi Suzan Yasavul'un torunu olması, gösteriyi daha da anlamlı kıldı.
Eleştiri / İnceleme dalında "Şiir Kuşatması" adlı yapıtıyla ödül alan Mustafa Öneş'e 5 bin YTL tutarındaki ödülünü, Bilgi Üniversitesi Yayınları adına Fahri Aral verdi. Deneme dalında ödülün sahibi Oğuz Demiralp ise yine aynı tutardaki ödülünü Adam Yayınları'nın sahibi Nazar Büyüm'ün elinden aldı. "Satırlar Arasında Aylaklık" adlı yapıtıyla ödüle değer bulunan Demiralp, ilk yazısının 1972'de Memet Fuat'ın çıkardığı Yeni Dergi'de yayımlandığını, Fuat'ın kapısının genç yazarlara her zaman açık olduğunu söyledi.

'Acaba ne düşünür?'
Yayıncılık dalında verilen ödülü, şiir kitapları ve dergileri yayımlamak amacıyla kurulan Komşu Yayınevi ve Türkiye'nin ilk özel dilbilim yayınevi olan Multilingual paylaştılar. Ödülü Eray Canberk'in elinden alan Enver Ercan, "Bizim kuşağın bütün üyeleri ne yayınlasa, 'Acaba Memet Fuat ne düşünüyor?' diye merak ederdi" dedi.
 Multilingual Yayınları'nın sahibi Lozan Kaynak, ödülü Seçici Kurul üyelerinden Hasan Kuruyazıcı'dan aldıktan sonra Fuat ile sokak kitapçılığı yaptığı zamanlarda tanıştığını söyledi.
Tören, senaryosunu Handan Durgut'un yazdığı, Serdar - Gül Birol'un yönettiği Memet Fuat belgeselinin gösterimiyle sona erdi.

 

 

'Şiir de ödülle bitti!'

 

2007 Altın Portakal Şiir Ödülü, Lale Müldür'ün "Ultra-Zone'da Ultrason" adlı kitabına verildi. Müldür: "Şiirden uzaklaşmışken, kitabımın ödüllendirilmesi ilginç"

 

25 Şubat 2007 Pazar

Aslı  Onat

Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından verilen Altın Portakal Şiir Ödülü'ne bu yıl, Lale Müldür'ün "Ultra-Zone'da Ultrason" adlı kitabı değer görüldü.
Doğan Hızlan, Mehmet H. Doğan, Mehmet Taner, Orhan Koçak ve Birhan Keskin'den oluşan 11. Altın Portakal Şiir Ödülü Seçici Kurulu, 2006 içinde yayımlanmış şiir kitaplarından yola çıkarak yaptıkları değerlendirme sonucu 'çağdaş ruhsallığın en gerilimli ve çetrefil alanlarında çalışırken, hem şiirden beklentilerin sınırlarını alabildiğine genişlettiği hem de dünya algısında sarsıcı dönüşümler yarattığı' gerekçesiyle Müldür'ün kitabını seçti.
Müldür, ödülünü 21 Mart Dünya Şiir Günü'nde Antalya Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenecek törenle alacak.

Jüriye katılıyorum!
"Saatler / Geyikler"den beş yıl sonra yayımlanan "Ultra-Zone'da Ultrason", Müldür'ün son yıllarda yaşadıklarına tanıklık eden şiirlerden oluşuyor. Şair ile ödül üzerine söyleştik.
Bol kahkahalı geçen söyleşide Müldür, hayli keyifliydi. Ödülü kazandığını bizden öğrenen Müldür, doğrusu pek de şaşırmadı:
"O, benim iddialı kitabımdı. Şiir yazamayacak deniyordu benim için. Hal böyleyken şiir kitabımın ödül alması beni son derece sevindirdi tabii."
Müldür, kazandığı ödülün, bu iddialara verdiği ironik bir yanıt şeklinde de değerlendirilebileceği konusunda ise netti:
"Evet, aynen öyle oldu."
Peki ya jürinin görüşü?
Lale Müldür, her zamanki espirili haliyle yanıtladı bu soruyu. İçten ve samimi:
"Ben de jüriyle aynı görüşteyim."

Biraz üzüntü verdi!
Şubat ayında çıkan otobiyografik romanı "Bizansiyya"ya değinmeden geçemedik, söyleşide. Roman, henüz yayımlanmış ve kısa sürede çok satanlar listelerine girmişken gelen bir "şiir ödülü"... Bu da ilginç bir tesadüf sayılmaz mıydı?  Usta şairin yanıtı şaşırtıcıydı:
"Biraz üzüntü verdi tabii!"
Müldür bu üzüntünün gerekçesini ise şöyle açıkladı:
"Çünkü ben romana geçmeye kararlıyım artık. Şiir de bir ödülle bitti işte! Şiirden uzaklaşmışken ödüllendirilmek ilginç... Şiir yazarsam gene yazarım ama sanmıyorum..."

"Keskin, sonsuzluk duygusu veriyor"

Ödülün açıklanması öncesinde Atatürk Kültür Merkezi Perge Salonu'nda düzenlenen 10. Altın Portakal Şiir Ödülü Sempozyumu'nda, geçen yıl "BA" adlı eseriyle Altın Portakal Şiir Ödülü'nün sahibi olan Birhan Keskin'in şiiri, Doğan Hızlan ve İlhan Berk'in de katılımıyla ele alındı.
Birhan Keskin şiirinin, kendisinin üzerindeki izdüşümünü ele alan Hızlan, Birhan Keskin'in şiirini okurken aklıma bir ressamın, Neşe Erdok'un tablolarını getirdim. Onun tabloları da Keskin'in şiiri gibi bir sonsuzluk duygusu bırakıyor insanda" dedi.
Şairin bugünün şiirini yazdığını söyleyen Hızlan, Keskin'in şiirinde bugünün dünyasında var olan yalnızlığımızın ve konumumuzu tayin edemeyişimizin bulunduğunu belirtti.

Çay Kuarteti
Ben seni hiç üzemem
Papatya çayı yapmak isterim sana
Sonra portakal çayı
Füme lapsang souchong çayı
Ama ben seni hiç üzemem
Deliririm yalnızca
Sessizce tek başıma deliririm
Beni Lape'ye koyarlar
Koyu Türk çayı içerim orada
yalnızca
 "Ultra-Zone'da Ultrason"dan

 

 

Türk edebiyatı '1001 Kitap'ta

 

Dünyaca ünlü eleştirmenlerin listelerinin yayınlandığı "Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap", edebiyatla ilgilenenler için eşsiz bir kaynak niteliğinde.

 

26 Şubat 2007 Pazartesi

KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

Peter Boxall'ın genel editörlüğünde hazırlanan "Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap" adlı edebiyat eserleri seçkisi, Caretta tarafından Türkiye'de yayımlandı.
Yurtdışında ilk kez Quintet Publishing tarafından Mart 2006'da İngiltere'de yayımlanan eser, Filiz Ülgüt'ün editörlüğünde Türkçeye kazandırıldı.
"...1001 Kitap"ta Jean Jacques Rousseau'dan Victor Hugo'ya, Leo Tolstoy'dan J.R.R. Tolkien'e uzanan yazarların eleştirmenlerce 'en iyi bulunan' yapıtlarına yer verildi. Dünyaca ünlü eleştirmenler tarafından oluşturulan listede Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Latife Tekin ve Emine Özdamar'ın da eserleri bulunuyor.
Kitabı hazırlayan ekip, uluslar ve kültürler üstü fikir birliği oluşturmayı amaçlayan benzersiz bir liste üretmeyi değil, çok çeşitli ulusal bağlamlarda okumalar yapmaya dair tartışmaları özendirip çoğaltmayı amaçlıyor.

Eleştirmenler Türk yazarlar hakkında ne dedi?

Orhan Pamuk - 'Beyaz Kale'
"Türk yazar Pamuk'un 'Beyaz Kale'si Jorge Luis Borges ile Italo Calvino'nun yapıtları gibi gerçek ve kimlik kavramlarımızın okuyup yazma eylemi üzerinden sorgulandığı bir yerdir." (Jordan Anderson)

Emine Özdamar- 'Hayat Bir Kervansaray'
Kitap harika bir anarşik yapıya sahip (...) Ingeborg - Bachmann Ödülü'nü kazanan, 'Alman kökenli olmayan' biri tarafından yazılmış ilk kitap." (Matthew Sperling)

 
Latife Tekin - 'Kristin Çöp Masalları'
"Tekin'in büyülü gerçekçiliği, okurla karakter arasında uçurum yaratmak yerine, okuru mahrem olduğu bölgeye taşıyor." (Laura Lenkester)

Yaşar Kemal - 'İnce Memed'
"Barındırdığı insani sıcaklık ve üstün anlatım gücü sayesinde son derece keyifle okunacak bir yapıt." (Reg Grant)

Kitaptan bir seçki

Kitaptaki eserler 1800 öncesi, 1800'ler, 1900'ler ve 2000'ler olam üzere 4 bölümde inceleniyor. Kitapta yer alan bazı eserler şunlar:

1001 Gece Masalları (Anonim)
Don Kişot - Miguel de Cervantes
Robinson Crusoe - Daniel Defoe
Gulliver'in Seyahatleri - Jonathan Swift
Genç Werther'in Acıları - Goethe
Kırmızı ve Siyah - M. Stendhal
Notre Dame'ın Kamburu - Victor Hugo
Goriot Baba - Honore de Balzac
Oliver Twist - Charles Dickens
Ölü Canlar - Nikolay Gogol
Madame Bovary - Gustave Flaubert
Babalar ve Oğullar - Ivan Turgenyev
Suç ve Ceza - Fyodor Dostoyevski
Savaş ve Barış - Leo Tolstoy
80 Günde Devrialem - Jules Verne
Meyhane - Emile Zola
Ana - Maksim Gorki
Ulysses - James Joyce
Dava - Franz Kafka
Silahlara Veda - Ernest Hemingway
Yengeç Dönencesi - Henry Miller
Yüzüklerin Efendisi - J.R.R. Tolkien
Fareler ve İnsanlar - John Steinbeck
Bulantı - Jean Paul Sartre
Senin Köylerin - Cesare Pavese
Yabancı - Albert Camus
Küçük Prens - Antoine de Saint - Exupery
1984 - George Orwell
Doktor Jivago - Boris Pasternak
Teneke Trampet - Günter Grass
Otomatik Portakal - Anthony Burgess
Gülüşün ve Unutuşun Kitabı - Milan Kundera
Gülün Adı - Umberto Eco
Sevgili - Marguerite Duras
Koku - Patrick Süskind
New York Üçlemesi - Paul Auster

 

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2007 (2)

 

 

'Sanki bana oy yolladı'

 

Türk şiirinin önemli isimlerinden biri olan Ceyhun Atuf Kansu adına 1986'dan bu yana verilen Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Cengiz Bektaş oldu.

 

7 Mart 2007 Çarşamba

YASEMİN BAY

Adnan Binyazar, Abdülkadir Budak, Müslim Çelik, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş, Bahar Gökler ve Emin Özdemir'den oluşan Seçici Kurul, 58 yapıtı değerlendirdi; Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün "Dün Bugün" adlı kitabıyla Cengiz Bektaş'a verilmesi oyçokluğuyla kararlaştırıldı.

'Çok mutlu oldum'

Aynı zamanda mimar olan Bektaş, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün duygusal bir önemi de olduğunu belirterek, "Bilge ozan Ceyhun Atuf ile çok yakın bir dostluğumuz vardı. TRT Şiir Yarışması'na beni zorlayarak 'Mor' adlı şiirimi göndermemi sağlamıştı. Sanki o bana bir oy yolladı gibi geldi. Onun için çok mutlu oldum" dedi.

Bektaş, Mayıs 2006'da Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan "Dün Bugün" kitabında "Anadolu'nun geçmişiyle bugününü bir arada yaşamak, geleceğe umutla bakmak ve her zaman umudu yeşertmek" temalarının ağır bastığını vurguladı.

Bektaş'a ödülü 17 Mart'ta saat 15.00'te Ankara'da Türk - İş Konferans Salonu'nda düzenlenecek bir törenle verilecek. Törende şair Müslim Çelik, "Ceyhun Mavisi" adlı bir şiir dinletisi gerçekleştirecek. Ardından Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel'in yöneteceği, Adnan Binyazar, Refik Durbaş, Şükrü Erbaş ve Emin Özdemir'in konuşmacı olarak katılacakları "Ceyhun Atuf Kansu Şiir Odağında Günümüz Türk Şiiri" başlıklı bir açık oturum düzenlenecek.

21 yılın ödül alan 21 şairi

Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nü, ilk olarak, Sivas katliamında yitirdiğimiz Behçet Aysan "Eylül'' adlı yapıtıyla kazandı.

Bugüne dek çalışmaları Kansu Ödülü'ne değer görülen şairler sırasıyla şunlar: Behçet Aysan, Şükrü Erbaş, Emirhan Oğuz, Müslim Çelik, Salih Bolat, Ahmet Ada,  Hüseyin Yurttaş, Hidayet Karakuş, Abdülkadir Budak, Ali Cengizkan, Gültekin Emre, Oya Uysal, Ahmet Uysal, Hicri İzgören, Hüseyin Peker, Arif Berberoğlu, Ahmet Özer, Turgay Fişekçi, Aydın Hatipoğlu, Hüseyin Atabaş, Çiğdem Sezer.

 

 

Attilâ İlhan Şiir Yarışması: İlk üçte altı isim var

İzmir Karşıyaka Belediyesi'nin düzenlediği, Homeros Ödülleri 2007 / Attilâ İlhan Şiir Yarışması sonuçlandı.

 

15 Mart 2007 Perşembe

İsmail Mert Başat, Veysel Çolak, Baki Ayhan T., Mehmet Mümtaz Tuzcu ve Nuri Demirci'den oluşan seçici kurul, her üç sıralamada da iki şairi ödüle değer buldu. Birincilik ödülü Ersun Çıplak ve İlker İşgören, ikincilik ödülü Işıl Özbek ve Cengiz Şenol, üçüncülük ödülü ise Ersan Erçelik ve Özkan Satılmış arasında paylaştırıldı. Ödül töreni, 21 Mart Çarşamba günü saat 20.00'de Ziya Gökalp Kültür Merkezi'nde...

 

 

Behçet Necatigil Şiir Ödülü Hüseyin Peker'in

 

1979 yılında yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil'in anısına ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir Ödülü, bu yıl "Tek Vuruş" adlı kitabı için Hüseyin Peker'e verildi.

 

11 Nisan 2007 Çarşamba

Doğan Hızlan başkanlığında toplanan, Füsun Akatlı, Cevat Çapan, Mehmet H. Doğan, Haydar Ergülen, Mehmet Taner ve Tahsin Yücel'den oluşan seçiciler kurulu, Hüseyin Peker'i hayatın gündelik ayrıntılarını şiirleştirmede gösterdiği ısrar ve başarı dolayısıyla ödüle değer buldu. Ödül töreni 18  Nisan Çarşamba günü saat 18.30'da Taksim Park Mühendishane'de yapılacak.

Şairlerin yürek çarpıntısı üzerine

 

Necatigil Şiir Ödülü'nü alan Hüseyin Peker, "Şairlerin çarpıntısı fazladır. Kalbimizden, duymaktan, acı çekmekten vazgeçmek, yazmaktan vazgeçmek demektir" diyor

 

19 Nisan 2007 Perşembe

Miraç Zeynep Özkartal

1979'dan beri verilen Necatigil Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi Hüseyin Peker oldu. Ödülü Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan "Tek Vuruş" adlı kitabıyla alan Peker, İzmir'de yaşıyor.
1946 doğumlu şair, 19 yaşında başlar şiirlerini yayımlatmaya. Ancak araya bankacılık girer, bir süre ara verir. Emekli olunca geri döndüğü edebiyat yaşamına iki roman, dört şiir kitabı sığdırır.
"Tek Vuruş" şiirini, Nişantaşı'nda 'tek vuruş' adını verdikleri, 'az ile yetinmeyi' savunan bir felsefe doğrultusunda yaşayan gençleri anlatan haberden esinlenerek yazar. Ödül töreni için İstanbul'a gelen Hüseyin Peker ile "Tek Vuruş"u ve şiirini konuştuk.
Öncelikle şiirin ülkemizde çok okunan bir edebiyat türü olmadığına dikkat çekiyor Peker: "Şiir, dinlenmiş bir beyin, ona alışmış bir okur ister. Yaşadığı ekonomik yorgunluk sürecinde halk bu eğitimi sağlayamıyor ve şiiri anlamıyor.
Bana daha düz yaz diyorlar, ama ben şair olarak dolaylı anlatmak ve bu şekilde çağrışım patlamaları yaratmak zorundayım."
"Tek Vuruş" şairin ödüllendirilen dördüncü şiir kitabı. Ya ödüle ismini veren Behçet Necatigil? Tanışmışlar mı bu büyük ustayla?
"Çok istedim ama tanışamadık. Şiirlerini çok sevdiğim, yüzde yüz benzemesem de yaşama biçimi olarak çok yaklaştığım, yakın durduğum bir şair. Onun adını taşıyan ödülü aldığım için sonsuz mutluyum."
Hüseyin Peker, ödülün kendisine verilme gerekçesinde yer alan "Hayatın gündelik ayrıntılarını şiirleştirmede gösterdiği ısrar ve başarı" ifadesindeki "gündelik hayat" sözüne itiraz ediyor:
"Ben şiirimi sadece gündelik hayat kavramının içine sığdırmak istemiyorum. Biraz daha düşünce adamı olduğumu düşünüyorum. Benim şiirimin ana planı düşünce."
Peker'in şiiri, İkinci Yeni akımından izler taşıyor. O da bunu onaylıyor:
"Kesinlikle İkinci Yeni'nin devamı olmak isteyen bir şairim. İkinci Yeni ölmedi, öldürmeyelim diye savaş veriyorum. Ahmet Oktay'ın şiirine çok yakın buluyorum kendimi. İlhan Berk çok şiir kokuyor, hani süt şişesini açarsın süt kokar, onun gibi. Ben Ahmet Oktay gibi düşünce kokmak istiyorum."
Hüseyin Peker'in şiirlerinden birinin ismi "Şairler çok yaşamıyor". Diyor ki, "Şairlerin çarpıntısı fazladır. Kalbimizden, duymaktan, acı çekmekten vazgeçmek, yazmaktan vazgeçmek demek. Zaten birkaç gündür bu ödül haberiyle mutluluktan hiç yazamaz oldum."
Ödülü aldığının açıklanmasından sonra başlayan, "Tek Vuruş"un ödül şartnamesine uygunluğuyla ilgili tartışma için ise "Beni çekemeyenlerin uydurması" diyor Peker.

 

Tek Vuruş
(...)
Sırtına kanat çizdiren biriydim
ayrılık korkularında
Öyle ya, çabuk koşturan sofra servisinde
Tek vuruşla indirmişken tuz, biber,
yağ ve şarap yerinde mi diye sorduk
(...)
Başladı bende iç kanama
Eldivensiz yönet kolumdaki dövmeye; çizgileri
Gül renginde bir kumsalda tek vuruş
Balık posterlerine banzedik şimdi
(...)

 

Duygu Asena Ödülü Çalışlar'a verildi

 

PEN Türkiye Merkezi'nin, Duygu Asena'nın anısına düzenlediği "Duygu Asena Ödülü" "Latife Hanım" adlı biyografisi nedeniyle gazeteci yazar İpek Çalışlar'a verildi.

 

17 Nisan 2007 Salı

Ödül jürisi, İnci Asena, Prof. Nazan Aksoy, Emel Armutçu, Prof. Fatmagül Berktay, Serpil Gülgûn, Prof. Oya Köymen,  Orhan Pamuk, Prof. Şirin Tekeli ve Vecdi Sayar'dan oluştu. Çalışlar'a ödülü 19 Nisan'da Duygu Asena Doğum Günü toplantısında verilecek.

 

 

 

Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü Çıplak'a

Mayıs Yayınları'nca düzenlenen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nün 12.si, Ersun Çıplak'ın "Turgut Uyar'ı 'Kan Uyku'dan Uyandırma Denemesi" adlı incelemesine verildi.

 

21 Nisan 2007 Cumartesi

Ödüle katılanlar arasından yayımlanmaya değer görülen incelemeler de hazırlanacak kitapta yer alacak. İlk Kitap Özel Ödülü'nün sahibi ise "Her Kitabın El Kitabı" ile Gökçenur Ç. ve yayımcısı Yitik Ülke Yayınları oldu.

 

 

Sait Faik Hikâye Armağanı Fındıklı'nın

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen 43. Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla Selma Fındıklı kazandı.

 

6 Mayıs 2007 Pazar

Doğan Hızlan başkanlığında Hilmi Yavuz, Füsun Akatlı, Nursel Duruel, Kayhan Özel, Jale Parla ve Murat Gülsoy'dan oluşan jüri, dün toplanarak oybirliğiyle ödülün Selma Fındıklı'ya verilmesini kararlaştırdı. Fındıklı, ödülünü Sait Faik'in ölüm yıldönümü olan 11 Mayıs Cuma günü saat 19.00'da Rahmi Koç Müzesi'nde yapılacak olan törende alacak.

"Bu ödülü almayı hayal bile etmedim"

 

Selma Fındıklı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla kazandığı ödülü, önceki akşam törenle aldı

 

13 Mayıs 2007 Pazar

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL

Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayıncılık tarafından düzenlenen 43. Sait Faik Öykü Ödülü, cuma akşamı Rahmi Koç Müzesi'nde yapılan törenle Selma Fındıklı'ya verildi. Fındıklı, "İmbatta Karanfil Kokusu" adlı kitabıyla kazandığı ödülünü Darüşşafaka Cemiyeti Başkan Vekili Talha Çamaş'ın elinden aldı. Yazar, teşekkür konuşmasında 1983'te radyo oyunları yazarak edebiyat hayatına atıldığını belirterek, "Böyle bir ödülü almayı hayal dahi etmedim, Sait Faik Ödülleri halkasına eklenebildiğim için çok mutluyum" dedi.
TRT Ankara Radyosu'nda dramaturg olarak görev yapan Fındıklı, "Loş Sokağın Kadınları" adlı kitabıyla 1996 Haldun Taner Ödülü'nü, "Ankara İstasyonu" kitabıyla da 1998 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı.
Jüri Başkanı Doğan Hızlan, jürinin ödülü Fındıklı'ya verme gerekçesini yazarın '1863-1930 yılları arasındaki döneme özgü dili özenle işlemesi ve kahramanları başarısıyla canlandırması' olarak açıkladı. Hızlan, Sait Faik için ise şunları söyledi:
"Yazarları kentlere göre sınıflandırırım. Sait Faiksiz ne İstanbul oluyor ne de Adalar. Bir edebiyatçı yarattığı kahramanlar sayesinde ölümsüzleşir. Sait Faik'in insanları değişmiş olsa da onların izdüşümleri duruyor."
Yapı Kredi Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Raşit Çavaş ise törende iki yeni kitabın müjdesini verdi. Çavaş, kitaplardan birinin Sait Faik'in bugüne dek gün ışığına çıkmamış metinlerinin derlemesi, diğerinin ise Nursel Duruel'in hazırlayacağı, Sait Faik Öykü Ödüllü Yazarlar Antolojisi olacağını açıkladı.

 

 

Orhan Kemal Roman Armağanı Hıfzı Topuz'un

 

36. Orhan Kemal Roman Armağanı'na,Hıfzı Topuz'un "Başın Öne Eğilmesin" adlı romanı değer görüldü.

 

16 Mayıs 2007 Çarşamba

Roman, Tahsin Yücel, Osman Şahin, Semih Gümüş, İnci Aral, Adnan Binyazar, Refik Durbaş ve A.Kemali Ögütçü'den oluşan seçiciler kurulu tarafından 44 eser arasından seçildi. Kurul, oybirliğiyle aldığı kararın gerekçesi olarak Hıfzı Topuz'un çağdaş Türk edebiyatının unutulmaz değerlerinden Sabahattin Ali'nin yaşamındaki gerçeklere nesnel ve duyarlı yaklaşımını, romanındaki akıcı anlatımı ve toplumsal sorunlar karşısındaki tavrını gösterdi.

 

'Orhan Kemal Roman Armağanı' Hıfzı Topuz'un

 

''Orhan Kemal Roman Armağanı'' ödülüne değer görülen "Başın Öne Eğilesin" romanının yazarı Hıfzı Topuz, ödülünü aldı.

 

1 Haziran 2007 Cuma

Orhan Kemal Kütüphanesi'nde gerçekleştirilen Orhan Kemal'i anma töreninde, "Başın Öne Eğilmesin" adlı romanı ile Sabahattin Ali'nin yaşamındaki gerçekleri nesnel ve duyarlı yaklaşımı ile belgesel roman şeklinde akıcı bir üslupla anlatan Yazar Hıfzı Topuz'a ödülünü Orhan Kemal'in oğlu Işık Öğütçü verdi.
     
Ödülünü, Sabahattin Ali'nin kızı Filiz Ali ile almaya çıkan Hıfzı Topuz, kendisinden habersiz olarak aday gösterildiğini belirterek, Orhan Kemal ile Akşam gazetesinde yazı işleri müdür yardımcısı olduğu dönemde beraber çalıştığını söyledi.
     
Orhan Kemal'in Bursa'da cezaevi günlerinde Nazım Hikmet ile tanışıp, dersler alarak yazarlığa başladığını anlatan Topuz, Paris'te kaldığı günlerde Kemal'in kendisine yazdığı mektupları okudu.
     
Hıfzı Topuz, "Orhan'ı, Sabahattin Ali'yi, Rıfat'ı saygıyla anıyorum. Ve siz gençler, Orhan Kemal gibi saygın insanları sevdiğiniz için beni çok mutlu ediyorsunuz" dedi.
     
Törende daha sonra Yazar İnci Aral, "Edebiyatımızda Orhan Kemal" başlıklı bir konuşma yaptı.
     
Aral, Orhan Kemal'in ölümünden sonra hem dünyada hem de Türkiye'de toplumsal ve ekonomik olgular ile yaşama biçimler

'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'

30/5/2008 · Kategori: Elestiri

'Orhan Pamuk'un Türkçe sorunu var'

Dergibi

Eleştirmen kimliğiyle de tanınan AB Genel Sekreteri Büyükelçi Oğuz Demiralp, “Orhan Pamuk''un Türkçe sorunu bulunduğunu” düşündüğünü belirterek, “Nobel verenler (Pamuk''un) eserlerini Türkçesinden okusalardı aynı değerlendirmenin yapılıp yapılmayacağı konusunda teknik bir şüphesi olduğunu” söyledi. Büyükelçi Demiralp, yazınla ilişkisini ve yazınsal serüvenini anlattı.

“Edebiyat, insanın kendini daha kolay ifade edebildiği, kendisiyle daha özdeşleşebildiği bir faaliyet alanı” diyerek söze başlayan Demiralp, Dışişleri Bakanlığına girmeden önce de edebiyata ilgi duyduğunu, emekliliğinden sonra da ilgi duymaya devam edeceğini belirtti. Demiralp bir eleştirmen olarak Orhan Pamuk''un Nobel edebiyat ödülünü alması konusundaki fikrinin sorulması üzerine, “Orhan Pamuk''un bütün kitaplarını okumadım. Okuyacağım ama... Nobel aldığı için mutlaka okumamız gerekir bir Türk okuru olarak. Nobel alması, her şeyden önce muazzam bir başarı onu kabul etmek lazım” diye konuştu. Nobel''in yazınsal ölçütlere göre alınmış olduğunu varsaydığını söyleyen Demiralp, “Nobel''in nasıl verildiğini, kimlerin o romanları okuduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama Nobel Türkiye''ye değil, Türkçeye değil, Orhan Pamuk''un kendisine verilmiştir. Bunu da görmek gerekir” ifadesini kullandı.

Demiralp, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Okuduğum kadarıyla eleştirebileceğim bir konu: Türkçesi kötü Orhan Pamuk''un. Teknik bir değerlendirme yaparsam, Nobel verenler İngilizce yerine Türkçesini okusalardı ne düşünürlerdi bilmiyorum. Orhan Pamuk''un bir Türkçe sorunu var. Okuduğum romanları yapı olarak başarılı romanlar, başarılı bir romancı olduğunu teslim etmek gerekir. Ama Nobel verenler Türkçesinden okusalardı aynı değerlendirmeyi yaparlar mıydı, o konuda teknik bir şüphem var. Buna karşın Yaşar Kemal deyince, onun Türkçesi çok güzel bir Türkçe. Ama her şeye rağmen Orhan Pamuk''un Nobel alması büyük bir başarıdır. Bu başarıdan hepimizin övünç duyması gerekir.” Demiralp, bu bağlamda Henri Michaux''nun “Kitapları çıkardıkları gürültülerden ayırmak gerekir” sözünü hatırlatarak, “Orhan Pamuk konusunda daha çok o kitapların çıkardığı gürültülerin tartışması yapılıyor. Oysa kitapların tartışılması gerekir” dedi.

“ELEŞTİRİYİ EDEBİYATIN BİLİNCİ, VİCDANI OLARAK GÖRÜYORUM”

“Satırlar Arasında Aylaklık” adlı kitabının önsözünde kendini “amatör bir yazınsever” olarak tanımladığının hatırlatılması üzerine Demiralp, kendini bir okur olarak tarif ettiğini, birtakım şeyleri okuduktan sonra da yazma hevesine kapıldığını anlattı.

Demiralp, “Yazmam gerekiyor, o ihtiyacı duyuyorum ve yazıyorum. Yazdıktan sonra ortaya çıkan ürün bilimsel mi, değil mi, onun tartışmasını yapmak bana düşmez. Ama arzum, bilimsel değil de yazınsal olması, edebi bir değer taşıyabilmesi. Eğer yazdıklarımda öyle bir değer görülüyorsa bu beni sevindirir” diye konuştu.

Eleştirinin, edebiyatın bir parçası olduğunu kaydeden Demiralp, “Eleştiriyi edebiyatın bilinci, vicdanı olarak görüyorum. 18., 19. asırdan beri edebiyatın eleştiriden ayrı düşünülemeyeceğini değerlendiriyorum. Eleştiri, artık edebiyatın yanında, ötesinde, berisinde değil, üstünde hiç değil, yargıç hiç değil, edebiyatın bir parçasıdır” diye konuştu.

Kendini bir eleştirmen olarak görüp görmediği konusunda, kendine yönelik bir tereddütü bulunduğunu, yazdıklarıyla ilgili olarak eleştirel denemelerden bahsetmenin daha doğru olacağını söyleyen Demiralp, “Okuyorum, okuduktan sonra da yazıyorum. Yazdıklarım beğeniliyorsa ya da belli bir katkı yapıyorsa yazın dünyasına, ne mutlu bana” dedi. Demiralp, Türkiye''de edebiyat eleştirisi konusunda gelişme olduğunu, ancak bunun daha da gelişmesi için akademik incelemelerin artması gerektiğini kaydederek, “Edebiyat fakülteleri geliştiği ölçüde, eleştirinin imkanları da artacaktır diye düşünüyorum” dedi. Eskiye oranla Türkiye''de daha çok eleştirmen bulunduğunu, daha iyi eleştiriler yapıldığını da söyleyen Demiralp, “İzlenimci eleştiri aşıldı. Ama izlenimci eleştiriyi de küçümsememek lazım. Orada çok yoğunlaşmış bir edebiyat beğenisi ve bilgisi var. Ama o üslup içinde de kalmamak gerekiyor” diye konuştu.

“ELEŞTİRİNİN İHTİYACI OLAN MEKAN, KİTAP EKLERİ DEĞİL”

Demiralp, edebiyatın aynı zamanda bir piyasa olduğunu belirterek, özellikle gazetelerin kitap eklerinin bu piyasanın bir parçasını oluşturduğunu söyledi.

Demiralp, “Eleştirinin ihtiyacı olan mekan, kitap ekleri değil. Kitap eklerinde kısa yazı isteniyor. Ama eleştirinin nefes almak için geniş mekana ihtiyacı var. Eleştiri konusunda yoğunlaşan dergilere daha çok ihtiyacımız var” diye konuştu.

Eleştirmenin görevine de değinen Demiralp, eleştiriden bir yargılama eylemi beklentisinin sorunlu olduğunu, eleştirinin işlevinin bu olmadığını söyledi.

Demiralp şunları kaydetti:

“Tabii eleştiri bir kitap üzerine konuştuğu için, haliyle yönlendirici etkisi de var. O yönlendirici etkisinin dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Orada eleştirmene önemli bir sorumluluk düşüyor. Eleştirmen kendisini yazarın üstünde görmemeli, yargılar gibi yazmamalı. Okurların çobanı gibi kendini görmemeli. Ama edebiyat piyasası, maalesef kitap eklerinde eleştirmenlerden bir yargıç rolü oynamasını bekliyor. Bu hem eleştirmenin ayarını bozuyor, hem de yazın dünyasındaki okur ve yazar dengesini bozabiliyor.”

“ŞİİR ÇEVİRİSİ YAPABİLİRİM”

Diplomasi kariyerinin başlangıcı olan 1970''li yılların ortalarında, aynı zamanda Yazı, Soyut ve Oluşum dergilerinin kurulmasında da rol alan Demiralp, o dönemde bu iki uğraş arasında bir seçim yapmak durumunda kalmadığını söyleyerek, “Seçimi edebiyat açısından yapmadım. Seçimi özel sektör ile kamu sektörü açısından yaptım. Ama edebiyat onu etkilemedi” dedi.

Edebiyata ilişkin çalışmaları çerçevesinde çeviriler de yaptığını söyleyen Demiralp, “Bazı çevirilerim başarısız oldu. Çok başarılı çevirilerim olmadı. Ama bazı şiir çevirilerimi çok severek yaptım. Çeviri ayrı bir uzmanlık işi, ama şiir çevirisi beni hala çekiyor. Belki şiir çevirisi yine yapabilirim” diye konuştu.

Son zamanlarda çeviri eleştirisinin geliştiğine de dikkati çeken Demiralp, “Çeviri çok önemli bir konu, bazı dergilerde özel bölümler yapılmaya başladı. Çeviri Türkiye açısından çok önemli, Türk kültürünün gelişmesi açısından çok önemli. Üstünde daha çok durulması gereken bir konu” ifadesini kullandı.

Daha çok İngilizce ve Fransızca odaklı bir çeviri kültürü içinde olunduğunu da söyleyen Demiralp, Almanca, Arapça ve İspanyolcadan da çevrilecek çok önemli yapıtlar bulunduğunu söyledi.

Demiralp, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İslamiyetin kültürel bakımdan çok güçlü olduğu dönemlere ait birçok çalışma Türkçeye aktarılmamıştır. Onların Türkçeye aktarılması gerekir, ama güzel bir Türkçeye aktarılması gerekir. Cumhuriyet Türkçesine, anlaşılır bir Türkçeye aktarılması gerekir. O çevirilerin güzel bir Türkçeyle yapılması, ideolojik anlayışla yapılmaması büyük önem taşımaktadır.”

“HAS EDEBİYAT, HER ZAMAN BİR AZINLIĞIN ETKİNLİĞİ OLACAKTIR”

Edebiyat etkinliğinin alanının dar olduğundan yakınan Demiralp, “Türkiye''de bu alan belki daha da dar. Has edebiyatın takipçisi her zaman dardır. Batı''da da dardır, bizde de dardır. Has edebiyat, her zaman bir azınlığın etkinliği olacaktır” dedi.

Edebiyatın türleri arasındaki ayrımların silikleşmeye başlamasına da değinen Demiralp şöyle konuştu:

“Bir de post-modern dedikleri anlayış var. Onu biraz da kaliteden kaçmak için, kolaycılığa kaçmak için yapıyorlar. Onu da yapmamak lazım. Bir has edebiyatın, türler arasındaki ayrımın daha önemsiz olması, bir de kolaycılığa kaçıp ''Roman yazsam da olur, deneme yazsam da olur. Arada ne fark var'' deyip, uyduruk edebiyatçılık yapmak var, ikisini ayırmak lazım.”

“YENİNİN ESKİYLE YENİ BİR İLİŞKİ KURMASI GEREKİYOR”

Gezdiği şehirler hakkındaki izlenimlerini derlediği “Gönderilmemiş Kartpostal Yazıları” adlı bir kitabı da bulunan Demiralp, bu yazıların iş için gittiği yerlerde aldığı notlar olduğunu söyleyerek, “Diplomat kılığında gezsek de içimizde bir edebiyatçı oluyor tabii. O da etrafa bakıyor” diye konuştu.

İstanbul''un Sultanahmet semtinde büyüdüğünü anlatan Demiralp, yazılarında sıkça rastlanan geçmiş özlemini anlatırken de, “Ahşap evlerin, Sultanahmet Camisinin, Bizans''ın, surların oradan geliyorum ben. Geçmiş, benim bir kimliğim. Geçmişe eklemlenerek büyüdüm ben. Geçmişten kopukluğu hiçbir zaman yaşamadım. Osmanlı geçmişi, benim için hiçbir zaman yabancılaştığım bir geçmiş değil” ifadesini kullandı. Demiralp, “Geçmişle eklemlenmeyi genel bir kültür olarak henüz beceremedik. Orada tabii eskiye dönüş olamaz. Yeninin eskiyle yeni bir ilişki kurması gerekiyor. Bunu henüz daha genel olarak yapamadık. Osmanlı''yı hala tanımıyoruz” diye konuştu.

“SADIK HİDAYET''İ OKUYUNCA ATATÜRK''ÜN ÖNEMİNİ DAHA İYİ ANLIYORSUNUZ”

Alman düşünür Walter Benjamin, İranlı yazar Sadık Hidayet ve Türk romancı Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine inceleme kitapları bulunan Demiralp, bu seçimlerinin sembolik önemi olup olmadığı sorusuna, “Olabilir. Ama edebiyat incelemelerim, İran''da, Almanya''da ve Türkiye''de yaşamış olmamdan da kaynaklanıyor” yanıtını verdi. Demiralp, Tanpınar''ın eskiyi ve yeniyi kendi kişiliğinde eklemlemiş bir kişi ve Türk modernleşmesi açısından önemli bir aydın olduğunun altını çizdi. Demiralp, “Sadık Hidayet''i okuyunca da Atatürk''ün ve Cumhuriyet kültürünün önemini daha iyi anlıyorsunuz. İran eski ile yeni arasındaki eklemlenmeyi hiç beceremedi” dedi.

YENİ PROJELER

Yeni projelerine de değinen Demiralp, “Türk sinemasıyla ilgili yazılarım vardır. Daha çok hafif-meşrep yazılar. Onları kitap haline getirip bir yayıncıya yolladım. O kitabı belki daha da geliştirebilirim” dedi. Demiralp, Türk sinemasıyla ilgili değerlendirmesinin sorulması üzerine ise, “Türk sinemasında gelişme var. Yazılarım son iki yıllık filmleri pek kapsamıyor, ama Türk sinemasında gelişme olduğu kesin. Eskiden de çok önemli ustalar vardı, onların da hakkını vermek lazım. Ama Türk sinemasında olumlu gelişmeler olduğu kesin, ancak umarım Hollywood etkisi genç sinemacılarımızı fazla bozmaz. Ama çarpıcı film yapma talebi bazen sanatsal bakımdan olumsuz sonuçlar doğurabiliyor” diye konuştu. Demiralp, şimdiye kadar yazdığı çeşitli denemeleri tekrar bir araya getirmek gibi bir düşüncesi ve yazmaya devam ettiği ufak tefek metinler de bulunduğunu söyledi.

OĞUZ DEMİRALP KİMDİR?

1952''de doğan Demiralp, ilk yazı ve çevirilerini 1973 yılından itibaren Yeni Dergi''de ve kuruluşlarında rol oynadığı Yazı, Soyut ve Oluşum dergilerinde yayımladı. Demiralp''in 1980''lerde yazıları Tan, Yazko Edebiyat ve Gergedan dergilerinde yayımlandı. Demiralp, “özel bir metafizik kurmaya yöneldiği” eleştirel denemelerinde Abdülhak Şinasi Hisar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, İsmet Özel üzerinde çözümleyici bir yaklaşımla durdu; ilk kitabı “Kutup Noktası: Ahmet Hamdi Tanpınar Üzerine Eleştirel Deneme”de, Tanpınar''ı öznel bir okuma perspektifinden işledi.

Demiralp''in Alman düşünür Walter Benjamin üzerine yazdığı “Tanrı Bakışlı Çocuk: Walter Benjamin Üzerine 49''a Parçalanmış Deneme” 1995''te, “Kör Okur: Sadık Hidayet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi” ise 2001''de Yapı Kredi Yayınlarından çıktı.

Denemelerini “Okuma Defteri”, “Yazı ve Yalnızlık” ve “Satırlar Arasında Aylaklık” adlı kitaplarda toplayan Demiralp''in “Gönderilmemiş Kartpostal Yazıları” adlı, ziyaret ettiği 49 şehirden izlenimlerini içeren bir kitabı da bulunuyor.

Oğuz Demiralp evli ve iki çocuk babası.

29.12.2007

Yılları Biriktiren Bir Kitap ‘Oyalı Mendil’ / Kadir

5/10/2007 · Kategori: Soylesi

Yılları biriktiren bir kitap ‘Oyalı Mendil’

ca67e36d.jpgKadir İncesu

 

B. Fahrettin Fidan tam bir kitap kurduymuş deyim yerindeyse... Daha ilkokul öğrencisiyken simit alması için verilen harçlıklarını harcamaz kitaba yatırırmış. Bu yüzden çok azar işitmiş, dayak yemiş birlikte yaşadıklarından... 60 yaşını geçtiği günlerde ise aynı azarı eşinden işitiyor... Evin içinde nereye baksanız kitap dolu çünkü... Hatta büfelerdeki tabak bardakları çıkarıp yerlerine de kitaplarını koymuş... Eşinin durumunu düşünün artık... Kitaplarını da en az çocuklarını ve eşini sevdiği kadar seviyor.

“Evde işim olmadığında, bir dolap önüne geçip kitaplarımı seyrederdim. Sonra birden içim kabarır, onları birer birer elime alıp okşardım. Tozlarını üflerdim. Adeta sevişirdim onlarla. Rafı boşaltıp hepsini tek tek elden geçirdikten sonra yeniden yerlerine koyardım.” (Haksız mıyım Ama ?, S. 92)

 

Didinmem neye yarar?

 

B. Fahrettin Fidan, Yalın Ses Yayınları tarafından yayımlanan ilk kitabı “Oyalı Mendil”de yazma nedenini şöyle açıklıyor: “... Ben yıllarca insanımı yüreğime doldurduysam, onunla, en azından duygularımı, sorularımın açılımını paylaşmam gerek. İyi kötü, az-çok edindiğim deneyimlerimi aktaramazsam, benim onca didinmem neye yarar.”

“Yoksa Hasta mı Oldum” adlı öyküde son birkaç aydır kendisine oldukça sıkıntılar yaşatan hastalığından söz ederken yapmak istediklerini de ayrıntılı olarak anlatıyor... Gerçekleşen düşünceleri mutluluğuna mutluluk katarken gelecek için daha da emin adımlar atmasına yardımcı oluyor. Başkaları tarafından amatörce olarak değerlendirilen şiirlerini de kitaplaştırmak istediğini anlatıyor açık yüreklilikle: “... Onlar benim duygularımı yansıtıyorlar. Onlarda benim sevinç, mutluluk, acı ve gözyaşlarım saklı. Onlar bence, benim çocuklarım.”

 

50 yıl önce İstanbul

 

B. Fahrettin Fidan yaklaşık 50 yıl öncesinin Kartal’ını, Kadıköy’ünü kısaca İstanbul’u anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği köşkü, köşkün odalarını paylaştığı teyzesi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarını, arkadaşlarını, okulunu, hiçbir zaman vazgeçmediği kitaplarını, bin bir güçlükle bulduğu işini, ilk görüşte beğenip evlendiği eşi Türkan’ı, çocuklarını, dostlarını, yıllardır hayallerini süsleyen Yalın Ses adlı dergisini anlatıyor. Bu öyküler sadece Fahrettin Fidan’ın yaşamından kesitler sunmuyor. İstanbul’u da anlatıyor. İster anı niyetine, ister öykü niyetine okuyun beğeneceğinizden kuşkum yok... Fahrettin Fidan’ın yüreğinin seslerini dinleyeceksiniz yazılarında, geç de olsa...

B. Fahrettin Fidan ile gecikmiş ilk kitabı “Oyalı Mendil”i konuştuk...

 

İlk kitabınız için neden bu kadar geciktiniz?

 

Hiçbir zaman uzun yazmayı sevemedim. Daha ortaokul sıralarındayken kendimce şiir adını verdiğim dizeler karalıyordum. Lise yıllarına geldiğimizde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenimiz rahmetli Tahir Nejat Gencan beyin itelemesiyle düzyazıya başladım. O yaz ve kompozisyon derslerinde yazdıklarımı ve diğer yazılarımı da sakladım. Sonraki yıllarda, gemilerde çalışırken de günlük tuttum ve yazılarımı çoğalttım. Zaman zaman dergilere yolladım. Kimse oralı olmadı. Birkaç arkadaş bir araya gelip “en azından kendi yazdıklarımızı yayınlarız” düşüncesiyle Yalın Ses Yayıncılığı kurduk. Amaçlarımızdan biri, bizler itelendiğimiz için, bize başvuracak gençlerimize elverdiğince sahip çıkmaktı.

Bazı düşüncelerimizi uygulayabildik. Bu arada arkama baktığımda geride 61 yıl kalmıştı. Ama olsun. Nice insanlar var ki benim yapabildiğim kadarını da yapamıyorlar.

 

Yazmak sizin için ne ifade ediyor?

 

Bu arada etkilendiğim kişilerin başında kuşkusuz öğretmenim rahmetli Tahit Nejat Gencan Bey gelir. Çünkü onunla adeta baba - oğul gibiydik. Benim yol gösterimciydi. Bir gün hiç unutmam bana çıkışıvermişti. “Bak Oya Baydar adlı bir hanım kızımız ilk kitabını çıkardı. Sen hâlâ oturuyorsun!..”

Benim elimde değildi. Çünkü birikim gerekirdi. Benim birikimim yoktu. Olsa bile neyle ortaya çıkaracaktım. Kısaca mümkün değildi. Sonra ben çok tembeldim. Öyle çala kalem yazmayı beceremiyordum.

Sürdürecek miyim? Tabii evet. Hatta şiirlerimi kitaplaştırmayı da düşünüyorum. Ben yaşadığım kadar daha yaşamayacağım ki. Bu yüzden insanıma ne verebilirsem, ne bırakabilirsem benim sevincim olur.

Kimi insan vardır insanlara şarkılarla seslenir, kimileri şiirler yazar, bazıları söylevler verir, ben yazmaya çalışıyorum. İnsanıma bir şeyler vermem gerekir. Onlarla paylaşmam gerekir. Almak güzel fakat vermek daha da güzel…

 

Sadece kitap için değil bu gecikme... Bir süre önce bazı genç arkadaşlarınızla Yalın Ses adlı bir de dergi çıkardınız...

Evet bu işe önce dergi ile atıldık. Altı arkadaş gönül birliği yapmıştık. Yaşam koşulları insanları öylesine zorladı ki bu arkadaşlarımız hemen pes ettiler. Benim de fazla dayanacak gücüm yoktu. Dergiye kazanmayı bırakın giderleri karşılayacak oranda bile ilan alamadık, dergimizi düzenli dağıtıp gelir sağlayamadık. 4 sayı sonra da durmak zorunda kaldık. Üzgünüm. Bize güvenenlere özür borcum var.

Sonra, biz yayınevini kurduk ama benim fazla bir katkım olamadı zira 2005 yılından bu yana akciğer kanseriyle boğuşuyorum.

Şimdi 61 yaşımı bitirmek üzereyim.

 

“Oyalı Mendil”i basılmış olarak ilk gördüğünüzde neler hissettiniz?

 

Bir yıldır hastalığımla boğuşuyorum. Bazen karamsarlığa kapılsam bile asla teslim olmadım. Teslim olmaya da niyetim yok. Kitabımı elime aldığım günlerde ışınlanıyordum. Beni oldukça bitkin düşürüyordu. Bu sıkıntılar içindeyken duyduğum sevinci düşünebiliyor musunuz? Birçok kimsenin “Aaa vah, vah!” diye baktığı günlerde kucağımda tamamı kendi emeğim olan kitabım, benim çocuğum. Bu yaşına değin doğru dürüst bir şeye sahip olamamış bir kimsenin sevincini varın siz hayal edin!..

Bu kitap ile okura vermek istediğiniz mesaj nedir?

Bu kitapta yer alan öykülerimin her satırında benden bir parça vardır. Hiçbiri uydurma değildir. Yani bir tür anılar demeti, öyle diyelim. Bundan sonraki çalışmalarımda da beni bulacaksınız.

İnsan ömründe 60 yıl az bir zaman değildir. Bunca yılda kişi olumlu - olumsuz birçok deneyim kazanır. Bu deneyimleri başkalarına aktarmayıp kendiyle birlikte gömmek, doğrusu hiçte hoş olmasa gerek. İnsanı seven ona bir şeyler vermelidir bence.

 

“Ben O Duayı Bilmiyorum” adlı öykünüzde annenizin ölümünü anlatıyorsunuz...

 

Bilirsiniz insanın en değerli yakını annesidir. Hele benim gibi babasını çok küçük yaşta yitirmiş, onu da annesinde özdeşleştirmiş biri için anne çok daha önemlidir. Bir de onun yıllar süren ama aslında hiçbir şey yapılamayan hastalığıyla uğraşmak zorunda olmak anlatılması mümkün olmayan bir iştir. Düşünün ki onunla birlikte yıllarca hastalığını yaşadım, onun her gün biraz daha göçüp gitmesini gözledim. Çok zordu çok…

 

“Bir Yapraktan Diğerine” adlı öykünüzün son cümlesinde, “Aslında İstanbul’da değişen bir şey yok. Yıllar önce ne ise yine aynı. Çevrenize şöyle bir bakarsanız geçmiş gözlerinizin önüne geliverir” diyorsunuz? Gerçekten değişen bir şeyler yok mu?

 

Bana göre İstanbul hep aynı. Neden derseniz, İstanbul o zamanlar da karmakarışık ve kalabalıktı yine öyle, o zamanlar da yerlere sümkürüp tükürüyorlardı yine öyle, yine o zamanlardaki gibi her yer çöplük, insanlar yine birbirine karşı saygısız, yine birbirlerini sevmiyor, birbirlerinin gözlerini oyuyorlar.

 

 

4 Mayıs 2006 Evrensel

« Önceki ::